Lionel Jospin’in 22 Mart’ta, 88 yaşında ölümü, Fransız soluna dair tanıdık tartışmaları yeniden alevlendirdi. Bazıları, 1997 ile 2002 yılları arasında Fransa’nın başbakanı olarak Komünistleri ve Yeşilleri pragmatik bir yönetim koalisyonuna dahil eden bu sosyalisti övüyor ve bu yöntemi geleceğe yönelik bir model olarak görüyor. Diğer bazıları ise radikaller ve ılımlılar arasındaki uçurumun her zamankinden daha derin olduğunu ve bu tür bir ittifakın artık bir hayalden ibaret olduğunu savunuyor. Jospin, ekonomiyi yönetme biçimi ve en önemli sosyal politikası olan haftalık çalışma süresini 35 saate indirmesi dolayısıyla övgü almıştır. Eleştirmenlere göre ise Fransa’nın daha az çalışıp uluslar arasındaki yerini koruma hayali kesin olarak çökmüştür. Bunlar anlamlı tartışmalardır. Ancak bu makale, bunları bir kenara bırakarak neredeyse herkesin hemfikir olduğu bir konuya odaklanıyor: Jospin’in ahlaki karakteri ya da daha doğrusu bunun etrafında oluşan efsane.
Jospin hayatta olduğu dönemde, Fransa’nın sahip olmadığı en dürüst parti başkanı olarak geniş çapta kabul görüyordu. Onun hakkında yazan gazetecilerin klavyelerinden “dürüstlük”, “samimiyet” ve “onur” gibi kelimeler dökülüyordu. Protestan geçmişine özellikle vurgu yapılıyordu (Katoliklerin, Yahudilerin ya da Müslümanların neden daha az güven uyandırması gerektiği ise hiç açıklanmadı). En büyük yenilgisini yaşadıktan sonra-2002 cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunda elendi, seçimi sonunda Jacques Chirac kazandı-siyasetten çekildiği için övgü aldı. Deneyimli analist Alain Duhamel yakın tarihli bir siyasi portreler dizisinde; “Jospin, kendini kandırmayan ve inançlarına göre hareket eden, bunu kendi zararına bile olsa yapan ilkeli bir adamdır” diye yazdı.
Ölümünden sonra ise neredeyse aziz ilan edildi. Le Nouvel Observateur “Jospinizm her şeyden önce bir insanın etik anlayışıydı” dedi. Le Monde ise onun “etiği siyasetten ayırmayı reddettiğini” yazdı. Sağ eğilimli CNews kanalı, siyasi dost ve düşmanlarının ona yönelttiği övgüleri sadakatle derledi: “doğruluk”, “dürüstlüğün bir modeli”, “çalışkanlık ve yüksek standartların örneği.” Övgüler arasında kaybolan veya gizlice bir dipnot olarak geçiştirilen gerçek şu ki, Jospin zirveye çıkarken onlarca yıl boyunca siyasi bir ikili hayat yaşadı ve bu durum ortaya çıktıktan sonra da defalarca yalan söyledi.
Henry de Montherlant’ın yazdığı gibi, “Bazı sessizliklerin insafına kalmış şekilde yaşıyoruz.” Jospin için bu sessizlik, başbakanlığının dördüncü yılı olan Haziran 2001’de bozuldu. Yaşlı bir Marksist devrimci olan Boris Fraenkel, 1964 yılında Jospin’i, kilit kurumlara sızmayı amaçlayan gizli bir Troçkist grup olan Organisation Communiste Internationaliste’a/ Uluslararası Komünist Örgütü’ne (OCI) kendisinin kazandırdığını açıkladı. O sırada bürokrat yetiştiren seçkin bir okul olan École Nationale d’Administration/ENA’da (ENA, 2022’de yerini Institut national du service public (INSP)’ye bırakmıştır) öğrenci olan Jospin, oldukça değerli bir kazanımdı. Fraenkel, Le Nouvel Observateur’e “O zamanlar hareketimizde hiç ENA mezunu yoktu. Bu, kamu yönetiminin üst kademelerine sızmak için eşsiz bir fırsattı” dedi.
1970’te, diplomat olarak geçirdiği beş yılın ardından Jospin üniversite profesörü oldu. Devrimci eğiticileri için daha da ilginç olanı, “Michel” kod adlı Jospin’in ertesi yıl Sosyalist Parti’ye (PS) katılmaya karar vermesiydi. Her taktik hamleyi kişisel olarak kontrol eden, OCI’nın otoriter lider Pierre Lambert bu kararı onayladı. PS, François Mitterrand tarafından “kapitalizmden kopuş” programıyla yeniden kurulmuştu ve içeride bir köstebeğe sahip olmak kaçırılmayacak bir fırsattı. Lambert daha sonra, “Jospin benim onayımla Sosyalist Parti’ye girdi” ve “özel bir görevi vardı” dedi.
Operasyon büyük bir başarıydı. “Michel”, PS içinde hızla yükseldi. 1979’a gelindiğinde, Mitterrand’ın sağ kolu olmuştu; gündüzleri partiyi yönetiyor, geceleri ise hücre toplantılarında devrimi tartışıyordu. Gizli faaliyetlerini karısından bile saklıyordu. 1980’lerin başına gelindiğinde, baykuş gözlükleri ve kabarık saçlarıyla kolayca tanınır hale gelmişti ve Troçkist bağlantısına dair söylentiler yayılmaya başladı. Yanıtı: İnsanlar onu, açıkça OCI üyesi olan kardeşiyle karıştırıyor olmalı, şeklindeydi. Jospin, 1981’de PS lideri ve 1988’de kabine bakanı olmasına rağmen, basın bu konuya ilgi göstermedi. 1995’te, başkanlık yarışında iyi bir konumda görünürken, Le Monde merakını tatmin edip ona daha önce Troçkist olup olmadığını sordu. O da bunu kesin bir dille reddetti ve yine küçük kardeşinin arkasına saklandı.
Altı yıl sonra, artık başbakanken, Jospin nihayet köşeye sıkıştırıldı. Hem Fraenkel hem de Lambert kamuoyuna açıklama yapmıştı ve oyun bitmişti. Haziran 2001’de Ulusal Meclis’te kürsüye çıkarak bir tür itiraf sayılan konuşmasını yaptı: “1960’larda Troçkist fikirlere ilgi duyduğum ve bu hareketin gruplarından biriyle ilişkiler kurduğum doğrudur. Bu, doğru ifade buysa, utanmam için hiçbir nedenim olmayan kişisel, entelektüel ve siyasi bir yolculuktu” dedi.
Bu kaçamak ustalığı yakından incelenmeyi hak ediyor; çünkü her kelime, açıkça yalan söylemeden gerçekleri bulanıklaştıracak şekilde dikkatle seçilmiştir:
- 1960’larda: Bununla, 1980’lere kadar OCI içinde aktif kaldığına dair güvenilir iddialar görmezden gelinir ve PS içindeki on yılı aşkın sızma faaliyetleri yok sayılır;
- Troçkist fikirlere ilgi duydum: Bu ifade, kod adı ve bilinçli çift üyelik içeren örgütlü gizli bir faaliyetten ziyade, gençlik dönemine ait entelektüel bir merak gibi duyulur;
- Bu hareketin gruplarından biriyle ilişkiler kurdum: Belirsiz ifade sis perdesini kalınlaştırır. OCI adı anılmaz, sanki birçok kulüpten birine yüzeysel olarak uğramış gibi;
- Kişisel, entelektüel ve siyasi bir yolculuk: Üç kelimelik bu formül, siyasi bir bağlılığı neredeyse bir kendini keşif yolculuğuna indirger;
- Utanmam için hiçbir nedenim yok, eğer doğru ifade buysa: Son retorik şerh, hem kendi formülasyonundan uzaklaşmasına hem de onu güçlendirmesine olanak tanır. Sadece utanmayı reddetmekle kalmaz, utanmanın geçerli bir kategori olup olmadığını bile sorgular.
Fransa’da, sürekli devrime adanmış Stalin karşıtı bir Marksizm kolu olan Troçkizm, başka yerlerde göründüğü gibi eski moda bir ideolojik kalıntı değildir. 1946-64 yılları arası dönemde doğanların (Baby boomer) kuşağı arasındaki eski Troçkizm bağlıları; siyaset, medya ve kamu yönetiminde önemli mevkilere yükselmiştir. Birçoğu geçmişteki bağlılıklarını gururla taşımıştır. Merhum sosyalist senatör Henri Weber dikkate değer bir istisnaydı: “Sürekli devrim mi? Ne saçmalık!” diye bir keresinde haykırmıştı. Özellikle komplo teorilerine meyilli bir kardeşlik koluna mensup olan ve dürüst bir kamu imajı sergileyen Jospin, bu kadar açık sözlü olamadı.
2010’da Jospin’in her şeyi açıkça anlatma fırsatı vardı. Üç yıl önce cumhurbaşkanlığı yarışına sonuçsuz bir şekilde göz kırptıktan sonra siyasetten tamamen çekilmişti. İki gazeteci, kariyerinin durumunu değerlendirmek için ona yaklaştı. Bunun sonucunda ortaya çıkan televizyon belgeseli ve kitapta (her ikisi de Lionel, Jospin’i anlatıyor adını taşıyor) Lionel, Jospin’in hikâyesini anlatmış olabilir, ancak “Michel” hakkındaki tüm soruları geçiştirdi.
“Önce Troçkist ve Sosyalisttim, sonra Troçkistlik Sosyalistliğin önünde soldu” dedi, ancak PS’ye katılmadan çok önce Troçkist olduğunu belirtmedi ve OCI’dan ne zaman ayrıldığını da açıklamadı. Çoğu analist nihai kopuşun, 1988’de eğitim bakanı olduğu dönemde gerçekleştiğini düşünür.
Kimse Jospin’i yolsuzlukla ya da yıkıcı faaliyet girişimiyle suçlamıyor. Fransız liderlerin standartlarına göre sicili onurludur. Başlangıçta, gizli devrimci kimliği, içsel bir gerilimi yönetmenin bir yoluydu: 1960’ların sonlarında, genç diplomat, ülkenin idealist gençliği sokaklarda isyan ederken, de Gaulle’ün Fransa’sında kariyer basamaklarını tırmanırken kendini yabancı hissediyordu. 2010’daki röportajda Jospin, OCI üyeliğini “uyum sağlama” riskine karşı bir “panzehir” olarak tanımladı.
Ancak çift hayatın dinamiği zamanla tersine döndü. İnandığı davaya artık inanmadığı halde gizli ajan rolünü oynamaya devam etti; gerçek fark yarattığı açık hayatı ise onun gerçek benliği haline geldi. İlk eşi bunu 2002’de açıkça ifade etti: Bir zamanlar bir inanç olan şey, bir kısıtlamaya, sonunda da bir hapishaneye dönüşmüştü. Jospin, geçmişi peşini bırakmayan düzgün bir insandı.
Ama sonra onu dürüstlüğün timsali olarak göstermek; her başkanlık seçiminde en az iki rakip Troçkist adayın yarıştığı tek Batı ülkesinde şaşırtıcı bir kolaylıkla atılan bir adımdır. Onu övenlerden biri (ironik bir şekilde, onu ilk kez ifşa eden gazetecilerden biri) şu ifadeleri kullanacak kadar ileri gitti: “Jospin, ikili hayatında hiç bu kadar samimi, gizliliğinde hiç bu kadar dürüst olmamıştı. Çelişkilerinde hiç olmadığı kadar özgürdü.”
Yalanın en yüksek samimiyet biçimine yükseltilmesi! Bunu anlamak için, Madeleine Albright’ın bambaşka bir bağlamda söylediği gibi, “ya bir dahi ya da Fransız olmanız gerekir.”
*Henri Astier, Fransızca ve İngilizce yayınlar için yazan Londra’da meskun bir gazetecidir.
Kaynak: https://www.persuasion.community/p/lionel-jospin-french-prime-minister
Tercüme: Ali Karakuş
