Makia Freeman’la “Seçilmişler Kültü” Üzerine

Bilim kurgu mu? “Antisemitizm” mi? Yoksa fazlasıyla açık bir gerçeklik mi? The Freedom Articles’ın yazarı ve editörü Makia Freeman, kısa süre önce The Cult of the Chosen Ones (Seçilmişler Kültü) adlı kitabını yayımladı. Aşağıda sohbetimizin dökümü yer alıyor.
Nisan 20, 2026
image_print

Kevin Barrett: Truth Jihad Audiovisual’a hoş geldiniz. Ben Kevin Barrett. Yaklaşık 20 yıldır radyo programı yapıyorum, görsel-işitsel (audiovisual) yayıncılığını ise biraz daha kısa süredir sürdürüyorum. İlginç yazılar kaleme almış insanları programa davet etmeye çalışıyorum, iyi yazıları görsel-işitsel (audiovisual) formata taşıyorum. Ve bugün ilgimi çeken bir konuda yepyeni bir kitabı konuşacağız: Makia Freeman burada, The Cult of the Chosen Ones hakkında konuşmak için. Ve bunun hangi tarikat olduğunu tahmin edebilirsiniz. Makia, nasılsın?

Makia Freeman: İyiyim. Teşekkürler Kevin. Beni davet ettiğin için teşekkürler.

Kevin Barrett: Evet, Seçilmişler Kültü (Cult of the Chosen Ones). Kulağa bilim kurgu romanı gibi geliyor. Kimdi o komedyen Dave—adı neydi—(Chappelle)/Komedyen Dave Chapelle, uzay Yahudilerinden bahseden, değil mi? Uzaydan gelen seçilmişler tarikatı. Bunu bilim kurgu yapabilirsiniz ama yeryüzünde bile neredeyse o kadar çılgın. Neden kendini tanıtıp bu kitabı yazmaya nasıl başladığını anlatmıyorsun?

Makia Freeman: Tabii. 2007’den beri küresel komplo üzerine tam zamanlı çalışıyorum. Beş kitap yazdım ve bu beşincisi. Oldukça kapsamlı bir araştırmaya dayanıyor. 900 dipnotu ve 700 sayfası var. Bu kitapta yapmak istediğim şey, Yahudiliğin arkasına saklanan bu tarikatın hikâyesini anlatmak ve nasıl ortaya çıktığını, zaman içinde nasıl güç kazandığını bağlantılarıyla göstermekti. Bu durum M.Ö. dönemlerinden Orta Çağ’a ve oradan da Avrupa’ya kadar uzandı. Daha sonra bu iki sahte Yahudi Mesih (Sabetay Sevi, Jacob Joseph Frank) ile ve ikincisinin Rothschild ailesiyle bağlantı kurmasıyla gerçekten hız kazandı. Ardından çeşitli örgütlere, kurumlara ve hükümetlere sızarak yapılar oluşturdu ve dünyayı ele geçirdi. Bugün de bunun etkilerini görüyoruz.

Siyasi suikastlar ya da sahte bayrak operasyonları gibi büyük olaylara baktığımızda, bunun arkasında bu tarikatın olduğunu görüyoruz. Ayrıca 20. yüzyılın tarihine, devrimler gibi büyük olaylara baktığınızda da bu tarikatın izlerini bulabilirsiniz. Ben de tüm bu bağlantıları kurmak ve bunu günümüze, Gazze’deki soykırım, İran savaşı gibi konulara kadar getirerek, bu tarikatın saplantılı gündemini nasıl geliştirdiğini göstermek istedim. Hâlâ bunu durdurmak için zamanımız var, ancak dünyaya uyguladığı kontrol ne yazık ki çok büyük.

Kevin Barrett: Peki, bu tarikat tam olarak nedir? Seçilmişler Kültü. Başlığınız, bunun Yahudilik olabileceğini düşündürüyor ki Yahudilikte, Tanrı’nın seçilmiş halkı olma fikri, bilindiği üzere, temelinde yer alıyor. Ancak bir de Sabetaycı Frankizm var; birkaç yüzyıl önce patlak vermiş, şeytani, mesiyanik, milenyumcu bu sapkın akım ki Rothschildlerin arkasında da bu akım olabilir. Ve elbette bu ikisinden de etkilenen modern siyasi hareket Siyonizm var. Yani Yahudilik, Sabetaycı Frankist türde şeytani mesihçilik ve Siyonizm. Senin seçilmişler kültün bunlardan hangisi ya da nedir?

Makia Freeman: Doğrusu, sonuçta derinlemesine incelediğinizde bunun şeytani bir tarikat olduğuna inanıyorum. Ve kendini şu şekilde gösteriyor-kesinlikle Sabetaycı Frankizm, dünyada bu şekilde tezahür etmesinde büyük bir rol oynuyor. Ama nihayetinde, bunun da ötesinde olduğunu söyleyebilirim, çünkü Baal ve Moloch’a, garip tanrılara tapınmaya, çocuk kurban etmeye ve tüm bunlara dair referanslar eski zamanlardan beri mevcut. Dolayısıyla bu durum, bu kitapta izini sürdüğümden bile daha eskiye, MÖ binlerce yıla kadar uzanıyor ve tüm bu olayların ne zaman başladığını kim bilebilir ki.

Ben ise bunun Yahudilik içinde nasıl ortaya çıkmaya başladığını ele alıyorum. Bazıları bunun Yahudiliği yarattığını iddia eder. Diğer bazıları ise bunun Yahudilik içinde seçilmiş olduklarına inanan bir mezhep olduğunu söyler. Bu mezhep zamanla Yahudiliği ele geçirmiş ya da onu ileri taşımıştır. Hangi kaynağa inandığınıza bağlı olarak değişiyor yorumlar.

Esasen, seçilmiş kişiler olma fikri çok sinsi bir fikirdir, çünkü eğer seçilmiş olduğunuzu düşünüyorsanız, bu fikrin içinde bir üstünlük duygusu içkindir. Hem seçilmiş olduğuna inanıp hem de tüm insanların eşit olduğuna inanmak ve grubunuzun dışındakilere aynı saygıyı göstermek zor. Günümüzde Yahudi olmayan kişilerin Yahudilerle röportaj yaparken, bana seçilmiş kişiler fikrini anlatın demeleri ve Yahudi hahamların, diğer Yahudi akademisyenlerin veya uzmanların sık sık geri adım atmalarını görmek ilginç. Ve şöyle demeye çalışıyorlar; biliyorsunuz, bu bizim daha iyi olduğumuz anlamına gelmiyor. Sadece belirli bir görev için seçildiğimiz anlamına geliyor. Ve herkes bir görev için seçiliyor. Herkes bir şey yapmaya çağrılıyor. Ve bunu sanki büyük bir olay değilmiş gibi geçiştirmeye çalışıyorlar.

Ama sonuç olarak, buna inanıp da herkese eşit davranmanın nasıl mümkün olabileceğini gerçekten anlamıyorum. Bence bu fikir başlı başına büyük bir sorun Bazıları da, bu zaten bazı Yahudi kitaplarının bir parçası değil mi? Talmud’umuz, Tevrat’ımız ve Kabala’mız var, diyor. Hayır, aslında bu tutum bahsettiğimiz bu üç Yahudi kutsal kitabının da temelinde yer alıyor. Hangisini takip ederseniz edin, her zaman Yahudi üstünlüğü fikri vardır. Ve bunu uygulamada gördüğümde, bazı Yahudilerin bundan bahsettiğini gördüğümde, bunun temelde onların dünya görüşlerinin ve dünyada nasıl davrandıklarının temeli olduğunu görüyorum. Onların dünyası Yahudi ve Yahudi olmayanlar olarak ikiye bölünmüş durumda ve hangi sınıfa ait olursanız olun, ahlak ve saygı konusunda tamamen farklı sistemlere sahipler.

Sonra da Yahudi diye adlandırılan, sözde Yahudi olan ama bu seçilmiş halk ideolojisini reddeden başka insanlar da görüyorum. Birkaç örnek vermek gerekirse, Haaretz için yazan harika bir gazeteci olan Gideon Levy’yi gösterebilirim. Onun çalışmalarını ve konuşmalarını gördüm ve şöyle diyor; biliyorsunuz, bu Yahudiler olarak en büyük tökezleme noktalarımızdan biri. Bu aptalca fikirden vazgeçip onu çöpe atmalıyız. Ayrıca, The Invention of the Jewish People gibi gerçekten inanılmaz kitaplar yazmış olan Profesör Shlomo Sand gibi diğer Yahudiler de bu fikri reddediyor.

Öncelikle şunu açıkça belirtmek istiyorum ki, tüm Yahudileri bu kategoriye koymuyorum. Belki bazı Yahudiler buna inanmaya devam ederken aynı zamanda herkese eşit davranabileceklerini düşünüyor olabilirler. Ama kesinlikle bu fikrin tamamen zehirli olduğunu düşünen Yahudiler de var. Ve bence bu, iyi bir insan olmanın önünde bir engeldir.

Kevin Barrett: Teorik olarak, bir grubun Tanrı tarafından insanlığa hizmet etmek için seçildiğine inanması mümkün olabilirdi; hatta herkesten daha mütevazı olup ortak iyilik için herkesten daha çok çalışmak gibi. Bu aslında harika bir fikir olurdu. Böyle bir grubu ben de isterdim. Ama ne yazık ki ana akım Yahudiliğin bunun tam tersini benimsediği görülüyor. Goyimlerin, yani Yahudi olmayanların, efendi ırk olarak görülen Yahudilere hizmet etmek için yaratıldığına inanıldığı görülüyor. Bu yüzden, evet, pratikte ortaya çıkış biçimi çoğu zaman pek iyi değil.

Bence bunun en ilginç ve sinsi yönlerinden biri, kendini seçilmiş olarak gören bu topluluğun kendisi dışındaki gruplara karşı güçlü bir nefret geliştirmesi. Çok güçlü bir biz ve onlar ayrımı var. Elbette tüm gruplarda bu biraz vardır, değil mi? Biz Green Bay Packers taraftarları Chicago Bears’tan nefret ederiz, ama bu Chicago’dan gelen insanlara kötü davranacağımız anlamına gelmez. Bu tür grup içi/dışı dinamikler yaygındır.

Ancak bu belirli grupta bunun abartıldığını ve farklı toplumlara sızıp en kazançlı sosyoekonomik alanları ele geçirmede oldukça başarılı olduklarını görüyoruz. Özellikle uzun mesafeli ticaret bu açıdan avantajlıdır; çünkü dünyanın farklı toplumlarına yayılmışsanız, kendi etnik grubunuzla ticaret yapmada büyük avantaj elde edersiniz ve etnik kayırmacılık yapabilirsiniz.

Yani dış gruplardan nefret eden, geniş çaplı etnik kayırmacılık yapan ve en avantajlı alanları ele geçiren bir yapıdan bahsediyoruz. Bu durumda dışarıdakiler bunu fark ederse tepki gösterecektir. Bu da iyi bir durum değil. Bu Yahudiler için iyi değil, değil mi? Chaimie Amca, Pazar günü New York Times’ı açıp haberlere baktığında ilk sorduğu sorusu, bu Yahudiler için iyi mi sorusudur.

Bu yüzden dikkatleri dağıtmak ve gerçekte ne yaptıklarını gizlemek için anlatılar ve hikâyeler üretmek zorundalar. Bence buradaki en büyük sorun, binlerce yıldır gerçekte ne yaptıklarını, yani yalan söyledikleri gerçeğini gizlemek için bu aldatıcı anlatıları uydurma yeteneği üzerinde çalışıyor olmalarıdır. Siyon için, kabile çıkarı için yalan söylemede çok iyiler. Ve sonra, Batı’da olduğu gibi medyayı ele geçirip yalanlarını tüm topluma dayattıklarında, para basma sistemini ele geçirdiklerinde, bence bugün karşı karşıya olduğumuz sorunların büyük bir kısmı işte bu.

Ama bence asıl mesele, kendi etnik kayırmacılık düzenlerini korumak için gerçeği çarpıtma ve hikâye üretme yetenekleri. Sen ne düşünüyorsun?

Makia Freeman: Evet, maalesef yalan söylemek onlar için nefes almak kadar kolay. Bu büyük bir sorun.

Bir tarikatın tanımına bakacak olursak, tarikatların özelliklerinden biri de insanları eskiden ait oldukları aile veya topluluktan uzaklaştırıp yeni bir ideolojiye veya gruba dâhil etmeleridir. Sonra da genellikle bir ideoloji ve karizmatik bir lider veya liderlik olduğunu söylemeye başlıyorlar. Ardından da, üyeleri tarikata dâhil etme, onları beyin yıkamaya tabi tutma, tarikata bağımlı hale getirme ve tarikata sadık kılma gibi teknikler ve özellikler devreye giriyor. Ve onların arkadaşları, aileleri ya da diğer insanlarla olan normal bağlantılarını kesersiniz, böylece her şeyleriyle tarikatın içinde yaşar ve nefes alırlar; bunun dışında gerçek anlamda hiçbir referans çerçeveleri kalmaz.

Ve nihayetinde, insanları gerçekten kontrol edebileceğiniz nokta, onların tarikat uğruna ölmeye veya öldürmeye razı oldukları noktaya gelmeleridir. Ve bu konuda gerçekten dikkatimi çeken şey budur. İsrail’i önceliklendiren bu pozisyonlarda çalışan ve sadece İsrail’i önemseyen, başka hiçbir şeyi umursamayan insanlara baktığınızda -ki bunlar sadece İsrail’de yaşayan insanlar değil- durum daha da vahim. Amerika’da bu tür insanlardan çok var; siyasi yelpazenin her iki tarafını da finanse eden, Hollywood’da veya medyada çalışan zengin Yahudi milyarderler. Çok yüksek mevkilerde bulunuyorlar ve tek umursadığım şey İsrail’dir diyorlar.

Bu durum o zaman son derece tehlikeli hale geliyor çünkü zaten baştan beri çok şüpheli bir amaç uğruna öldürmeye veya ölmeye razılar. Ve bu, diğer tüm ülkelerden çok farklıdır. Yani, Thomas Massie’nin bu konuda konuştuğunu duydum. Şöyle diyor; çifte vatandaşlığa sahip olanlara, örneğin Almanya veya Avustralya’dan olanlara baktığınızda-ben aslen Avustralyalıyım, bir süredir Amerika’da yaşıyorum-Avustralya’yı seviyorum, ona karşı bir sevgim var, orası benim evim, ama bu İsraillilerin yaptığı gibi Avustralya için öldürmeyi veya ölmeyi asla isteyemem. Bazıları İsrail’e, her şeyden önce İsrail’e o kadar takıntılı ki. Ve Almanya’dan, Fransa’dan veya diğer birçok ülkeden böyle bir takıntıya sahip birini hiç tanımadım. Bu da analiz edilmesi gereken çok ilginç bir soru. Bu noktaya nasıl geldiler? Çocuklarının beynini ne söylemeleri veya yapmaları için yıkıyorlar? Yahudilerin hepsini İsrail için öldürmeye veya ölmeye bu kadar saplantılı hale nasıl getiriyorlar?

Ve elbette, bahsettiğiniz yalanlara ek olarak klasik bir teknik daha kullanıyorlar; psikolojik yansıtma. Netanyahu gibi bazı adamlar ağızlarını her açtıklarında ve İran’ı, Hamas’ı, Hizbullah’ı veya her kim olursa olsun, günün düşmanını bir şeyle suçladıklarında, bu aslında her zaman gizlenmiş bir itiraf oluyor. Çünkü yaptıkları şey, toplumlarının veya kendilerinin beğenmedikleri yönlerini yansıtmaktır. Sonra bunu sözde düşmanlarına yükleyerek dikkati düşmana yönlendiriyor ve kendilerinden uzaklaştırıyorlar.

Klasik bir örnek, İran’ı sürekli en büyük devlet destekli terörizm destekçisi olarak adlandırmalarıdır; oysa aslında en büyük devlet destekli terörizm destekçisi İsrail’dir, ya da belki de perde arkasında İsrail ile yakın işbirliği içinde çalışan, yüzeyde muhalif veya tarafsız gibi davranan, ancak perde arkasında tekfirci Selefi cihatçıları komşularını işgal etmeye, İran’a saldırmaya teşvik eden Suudi Arabistan gibi bir ülke olabilir.

Yani yalanlar, psikolojik yansıtma ve tarikat benzeri davranışlar var. Aynı zamanda nükleer silah meselesi de var. Düşmanlarımız nükleer silah edinirse tehlikeli olur, diyorlar. Nükleer silahlara sahip olmaması gereken ama bir sürü nükleer silahı olan ülke hangisi? Bir milyon nüfuslu bir ülke 400 nükleer silaha sahip mi? İşte bu ülke İran. Aman Tanrım, İran nükleer silah edinebilir.

İsrailli tarihçilerden Martin van Creveld gibi isimler, köşeye sıkışırsa İsrail’in nükleer silah kullanabileceğini söylemiştir. Jonathan Pollard gibi isimler, 1973’teki Yom Kippur Savaşı sırasında yaşananları anlatırken, İsrail’e ait bir jetin kanatlarının altında nükleer silahlarla piste inerek Amerikalılara bir mesaj verdiğini belirtmişti. Ertesi gün ABD, İsrail’e gerekli olan yardımı sağlamıştır.

Yani, İsrail’in gerekirse nükleer silahlarını kullanacağına dair açık imalar, hatta açıklamalar gördük; aynı zamanda İran’ın nükleer silah edinmemesi gerektiğini savunuyorlar. Ve son zamanlarda Trump, tüm o abartılı tehditleri ve tweetleriyle tamamen çıldırmış durumda. Oysa ABD, dünyada en çok nükleer silaha sahip ikinci ülkedir. Öyleyse bu insanlar, kendi davranışlarıyla nükleer silahların sadece aklı başında, rasyonel ve istikrarlı insanların elinde olması gerektiğini nasıl objektif bir şekilde söyleyebiliyorlar?

Bir diğer konu da Netanyahu ve İsrail’in sürekli olarak, bu Araplar, bu Müslümanlar, çocuklarına doğdukları andan itibaren Yahudilerden nefret etmeyi öğretiyorlar ve hepimizi öldürmek istiyorlar, demeleri. Oysa internette ortaya çıkan bazı videolara bakarsanız, İsrail’deki sınıflarda çocuklara, Araplar kötü, büyüyünce ne yapmak istiyorsunuz? diye öğretildiğini görebilirsiniz. Ah, bir silah alıp bütün Arapları öldürmek istiyorum. Tamam, güzel, görevimizi tamamladık.

Kevin Barrett: Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bir Yahudi arkadaşımın bir kardeşi vardı; özellikle “Arap öldürmek” için İsrail’e göç etti.

Makia Freeman: Bu tür tarikat benzeri davranışların İsrail toplumunun bazı kesimleri üzerindeki etkisini görüyorum. Ayrıca Batı’dan İsrail’e gidip sokakta insanlarla röportaj yapanlara baktığınızda, mesele sadece liderlik değil. İsrail toplumunun önemli bir kısmının beyni öylesine yıkanmış ki evet, bunu destekliyoruz diyorlar. Nükleer silah kullanmalıyız, savaş başlatmalıyız, Filistin’de soykırım yapmalıyız, diyebiliyorlar. Açıkça sergilenen bu nefret ve bundan duyulan memnuniyet gerçekten rahatsız edicidir.

Kevin Barrett: Bir mahkûma sopayla tecavüz ederek ölümüne neden olan birini ulusal kahraman ilan ettiler. Büyük gösteriler yapıldı ve bu kişinin serbest bırakılması sağlandı. Ve görünüşe göre bu insanların hepsi cezasız kalacak çünkü İsrail’deki baskın düşünce akımı, insanları sopalarla tecavüz ederek öldürdükleri için onları ulusal kahraman olarak görüyor. Yani, ne garip bir ülke.

Sonra bunu karşı tarafa yansıtıyorlar ve sanki nefret dolu olanlar Araplar ve Müslümanlarmış gibi gösteriyorlar. Oysa ben uzun zamandır Müslümanlar ve Araplarla vakit geçiriyorum ve gidip Yahudi öldürmek istiyorum diyen tek bir kişiyle bile karşılaşmadım. Böyle bir şeyi hiç duymadım. Ama benim Yahudi arkadaşımın kardeşinin Arap öldürmek için İsrail’e gitmesi sanki normalmiş gibi kabul ediliyor. Burada bir kopukluk var. Ve dediğin gibi, bunu yansıtıp medyada yayıyorlar, insanlar da buna inanıyor.

Makia Freeman: Evet, bu büyük bir sorun. Ama ilginç olan şu ki, kitabımda mümkün olduğunca Yahudi kaynaklar kullanmaya çalıştım. İsrail içinde ya da dışında, bu durumu daha objektif görebilen, beyin yıkama sürecinden kurtulmuş ya da hiç etkilenmemiş Yahudileri araştırdım. Ve Norman Finkelstein veya Gilad Atzmon gibi bu görüşe hiç katılmayan bir dizi Yahudi de var. Açıkça eleştiriyorlar. Ve bu tür kaynakları kullanmak iyi bir şey, çünkü o zaman Yahudi karşıtı olmakla suçlanmıyorsunuz.

Kevin Barrett: Yine de suçlanabilirsiniz, bekleyin görün.

Ama Yahudilerin kendi içlerinden gelen eleştiriler oldukça etkili oluyor.

Katılıyorum. Yahudi kabileci ideolojisinin en güçlü eleştirmenlerinden bazıları Yahudilerin kendileri ya da Yahudi olarak büyümüş kişiler. Hatta bazıları kendilerini eski Yahudi olarak tanımlıyor; Michigan, Ann Arbor’dan Henry Herskovitz gibi. Bu tür insanların uzun bir listesi var.

Ben de bir anlamda Amerikan yetiştirilme tarzım açısından benzerim. Amerika’da belirli bir ideolojiyle büyüdüm ve kısa sürede bunun ciddi sorunları olduğunu keşfettim; Vietnam Savaşı, Kennedy suikastı ve nihayetinde 11 Eylül saldırıları. Kendi Amerikan kabileme karşı sert bir eleştirmen oldum. Yahudiler arasında da böyle insanlar var. Ancak Yahudi kabilesi, Amerikan kabilesinin başkalarına karşı tavrı da dâhil olmak üzere, diğerlerine kıyasla daha tarikat benzeri, daha yoğun ve dış gruplara karşı daha düşmanca görünüyor.

Tekrar tarikat meselesine dönersek, hangi teknikleri kullanıyorlar? Tarikatların insanları alıp ailelerinden ve normal kültürlerinden kopardığından bahsetmiştin. Ama Yahudiler zaten Yahudi bir çevrede büyüyor. Peki, onları önceki kültürlerinden koparmadan kült dinamiklerini nasıl başlatıyorsunuz?

Ben her zaman sünnetin bunda büyük rol oynadığını düşünmüşümdür, çünkü John Bowlby’nin kurduğu bağlanma teorisi adı verilen bir psikoloji ekolü var. Bowlby ve diğer birçok araştırmacı, insan kişiliğinin, özellikle anneyle olan bağ olmak üzere, bakım verenlerle olan erken dönem ilişkisinden güçlü bir şekilde etkilendiğini keşfetti. Bağlanma bozukluğu ciddi yaşam sorunlarıyla ilişkilidir.

Erken yaşta güvensiz bağlanmaya yol açan her şeyin büyük etkisi olur. Bir haftalıkken yapılan sünnet son derece acı vericidir. Bebeğin annesi buna izin verdiğinde ve çocuk bu travmayı yaşadığında, bilinçaltında derin bir iz bırakır. Daha sonra yaşamları boyunca, onlara zarar vermek isteyen kötü bir yabancı fikriyle yetiştirilirler. Bu imaj, psikolojik olarak travmayla bağlantı kurabilir ve dışarıdakilere yönelik bir yansıtma oluşturabilir.

Bu bana göre travmaya dayalı bir zihin kontrolü biçimi. Ve erken yaşta sünnetin yasaklanmasının bu durumu kökten değiştirebileceğini düşünüyorum.

Bence bunda çok şey var, özellikle de ritüelin müdahaleci ve rahatsız edici doğasını göz önünde bulundurduğumuzda. Dolayısıyla bu, beyin yıkamaya olanak sağlayan dinamiklerin büyük bir parçası olabilir.

Başka neler var?

Makia Freeman: Sadece Yahudilikte değil, genel olarak manipülatörler her zaman insanlara mümkün olduğunca erken yaşta ulaşmayı hedefler. Dünya görüşünü erken yaşta verirler, çoğu zaman korku unsurlarıyla birlikte. Yetişkinlerde ise kendini değersiz ya da kopuk hisseden kişiler daha savunmasızdır. Tarikat liderleri bu duygusal zayıflıkları tespit eder ve bunları kullanır.

James Jesus Angleton (eski CİA Karşı-İstihbarat Dairesi Başkanı) gibi örneklere bakmak ilginç. Bir şekilde İsrail çıkarlarıyla derin bir uyum içine girdi. Yakın ilişkiler kurdu, sık sık İsrail’i ziyaret etti, hatta Ben-Gurion ile özel olarak görüştü. Kendisi önemli istihbarat operasyonlarına ve örtbas etme girişimlerine karışmıştı.

Kevin Barrett: Peki onu bu noktaya nasıl getirdiler? Bence bunun birden fazla nedeni var; Soğuk Savaş dönemi anti-komünizmi de bunlardan biri. İsrail’i komünizme karşı bir kale olarak görüyordu ve bu ideolojik çerçeve muhtemelen etkili oldu.

Makia Freeman: Evet, haklısın, bu açıklayıcı olabilir. Buna karşılık birkaç şey söylemek istiyorum. Birincisi, gerçekten kanıt buldum; önde gelen Rothschildlerden birinin Marx’a yazdığı bir mektup var. Sanırım bu bir mektup ya da bir makbuz; Marx’a bir manifesto yazmaya başlamasına yardımcı olması için bir miktar para ödüyor. Dolayısıyla bence bu, tarihe nasıl baktığınıza bağlıdır. Tarihi, toplumların fikirleri benimseyip bunların hareketlere dönüştüğü ve evrimleştiği doğal bir koşullar akışı olarak görebilirsiniz; ya da manipülasyonun rolüne bakabilirsiniz.

Bir komplo araştırmacısı olarak, üst düzeydeki sosyal mühendislerin kitleleri nasıl yönlendirdiğine dair çok sayıda kanıt gördüm. Bu yüzden daha komplo odaklı bir bakış açısına eğilimliyim. Belki eşitlik arzusu gibi doğal hareketler vardır, ama elitler bu eğilimleri yönlendirmede çok iyidir.

Bir hareketin oluştuğunu görüp “Bunu yönlendirmemiz gerekiyor, kendi ajanlarımızı yerleştirmeliyiz” diyebilirler.

Komünizm veya sosyalizmin asıl sorunu, yoksulları orta sınıfa veya fabrika sahiplerine karşı kışkırtırken, kontrolü ele geçiren bankacıları ve yöneticileri görmezden gelmesidir.

Sonuçta ister kapitalizm ister komünizm olsun, yine tepede küçük bir grup kontrolü elinde tutar. Asıl model bu.

Kevin Barrett: Evet, bunlar biraz farklı konular. Bu tür manipülasyonlar vardır. Ama aynı zamanda insan toplumlarının doğası gereği hiyerarşik olduğu gerçeği de var.

Küçük, kabile tipi toplumlarda hiyerarşiler daha esnektir ve zayıflara daha fazla destek vardır. Ancak büyük ve karmaşık toplumlarda, her zaman yapılandırılmış hiyerarşiler ortaya çıkıyor; liderler, bürokrasiler, komuta zincirleri. Bu durum, ideolojiden bağımsız olarak-kapitalist, sosyalist veya başka bir ideoloji-ve Yahudilerin dâhil olup olmamasından bağımsız olarak gerçekleşir.

Yahudilerin sosyalizm ya da komünizme etkisine gelince, belki de ekonomik adalet hareketlerini kullanarak Yahudi olmayan toplumların geleneksel yapılarını zayıflatmaya çalışmış olabilirler. Bunun bir yolu da dini hedef almaktır, çünkü din toplumsal bütünlüğün merkezindedir. Fransız sosyolog Emmanuel Todd bu konuda yazılar yazdı. Kendisini okumanızı şiddetle tavsiye ederim.

Ayrıca aile değerlerine ve cinsel ahlaka yönelik saldırılar da toplumları zayıflatır. Daha geniş bir olgu olsa da bunu azalan doğum oranlarında görebilirsiniz.

Yani evet, manipülasyon var, ama her şeyi kontrol eden tek bir büyük komplo olarak görmüyorum.

Makia Freeman: Anlıyorum. İlginç bir nokta şudur; Jacob Frank Polonya’dan Almanya’ya ve Frankfurt’a geldiğinde Rothschildlerle bir ittifak kurdu. Ayrıca 1776’da Bavyera’da İlluminati’yi kuran Adam Weishaupt var.

Mayer Amschel Rothschild’in vasiyetnamesine dair kanıtlar gördüm; bu vasiyetnamede aile içi evlilikleri teşvik etmek ve dünya egemenliğini sağlamak için din, monarşi ve siyasi sistemleri hedef almak gibi amaçları özetlediği söyleniyor.

Böyle uzun vadeli planların nesiller boyunca uygulanabileceğini düşünüyorum.

Kevin Barrett: Evet, bunda bir miktar gerçek payı olabilir. Sabetaycı-Frankistlerin etkisi düşündüğümüzden fazla olabilir, hatta İsrail’in kuruluşunda bile. Ahlakın tersine çevrilmesi, bazı insanların aşırı ya da uç davranışlar olarak gördüğü şeyleri açıklayabilir. Ron Unz, İsrail’den bahsederken “karikatürize edilmiş kötülük” olarak adlandırdığı şeyden bahsetti.

Yakın zamanda İsrail’de üst düzey yetkililerin karıştığı ritüel istismarı hakkında açıklama yapan ve ardından şüpheli bir şekilde ölen bir kadın vakası da yaşandı. Bu belki de söz konusu ağların türü hakkında fikir veriyor.

Makia Freeman: Evet, bu beni şaşırtmaz. 2023’te The International Satanic Network Exposed adlı bir kitap yazdım. Sadece Yahudilere değil, daha geniş bir küresel ağa odaklandım. Avustralya, ABD ve diğer birçok ülkeden mağdurlar benzer olayları anlatıyor; kaçırma, ritüeller, istismar, güçlü kişilerin dâhil olması. Bazı anlatımlara göre bu ritüeller kiliselerde veya siyasi binalarda, elitlerin katılımıyla gerçekleşiyordu. Kurbanlar, bu sistemler içinde büyüdüklerini ve daha sonra kaçmayı başardıklarını söylüyorlar.

Bu yüzden Sabetaycı Frankizm bunun bir parçası olabilir ama tamamı değil. Farklı geçmişlerden insanlar da bu ağın içinde. Nihayetinde bunun şeytani bir ağ olduğunu düşünüyorum. Katılımcılar, ritüeller yoluyla, muhtemelen bir tür varlıkla etkileşim veya ona sahip olma yoluyla güç kazandıklarına inanıyorlar. Kendilerine güç veya enerji verildiğine ve bu etkinin daha sonra üst düzeylerdeki politikaları ve kararları şekillendirdiğine inanıyorlar.

Kevin Barrett: İlginç. Eğer dünya bu tür ağlardan etkileniyorsa, dünya dışı varlıklar meselesi ne olacak? Eski Kanada Savunma Bakanı Paul Hellyer, Dünya’nın yozlaşmış insan elitleri tarafından kontrol edildiği, muhtemelen de olumsuz varlıklarla işbirliği yaptığı bir ortamda, iyiliksever bir galaktik federasyonun var olabileceğini öne sürdü. Diğerleri ise tam tersini savunuyor; uzaylı veya boyutlararası varlıkların zararlı veya aldatıcı olduğunu, geleneksel şeytanlara daha çok benzediklerini iddia ediyorlar. Bir de bunun tamamen psikolojik veya teknolojik bir operasyon olma ihtimali var. Peki, sen ne düşünüyorsun?

Makia Freeman: Uzun zamandır bu konuyu inceliyorum. Bunun sadece bir psikolojik operasyon olduğunu düşünmüyorum. İddia edilen ritüel istismarı şebekelerinden ve UFO veya kaçırılma deneyimlerinden kaynaklanan çok fazla tanık var. Bazı vakalar gizli askeri teknolojiyi içerebilir, ancak bu her şeyi açıklamaz. Roswell, MJ-12 ve benzeri olaylardan sonra kurulan komiteler gibi, uzaylılarla ilgili olaylarla ilgilenen hükümet programlarına dair belgeler ve iddialar mevcut. Ayrıca bu bilgilerin devletlerden özel şirketlere devredildiği ve başkanların bile erişiminin sınırlı olduğu söyleniyor.

Uzaylıların iyi mi kötü mü olduğu konusunda anlatımlar farklı. Bazıları tarafsız veya belirsiz etkileşimleri, diğerleri ise olumsuz etkileşimleri tanımlıyor. En sık bildirilen varlıklar ise gri uzaylılar (Grays) ve sürüngenimsi varlıklar (Reptilians). Gri uzaylılar genellikle küçük, duygusuz ve muhtemelen melezleme programlarına dâhil olan varlıklar olarak tanımlanıyor. Ayrıca, bazı kamuoyuna mal olmuş kişiler tarafından da dile getirilen, insan-uzaylı melezleme programının devam ediyor olabileceğine dair iddialar da vardır. Sürüngenlerle ilgili iddialar, David Icke ve diğerleri gibi araştırmacılar tarafından popülerleştirildi ve bazı görgü tanıkları doğrudan karşılaşmalar yaşadıklarını iddia etti. Bu nedenle bunun gerçek bir olgu olduğunu, ancak birden fazla faktörün dâhil olduğu karmaşık bir durum olduğunu düşünüyorum.

Kevin Barrett: Doğru. Yıllar önce David Jacobs ile röportaj yapmıştım. Kapsamlı araştırmalarına dayanarak, olası bir sızma da dâhil olmak üzere gerçek bir şeylerin olup bittiği sonucuna varmıştı. Ancak ben bu konuda hâlâ şüpheciyim. Hipnotik regresyon her zaman güvenilir değil ve somut fiziksel kanıtlar sınırlı. Teknoloji geliştikçe bile daha net kanıtlar elde edemiyoruz, bu da soruları gündeme getiriyor. Yani bir şeyler oluyor olabilir, ancak tam olarak anlaşılamıyor.

Makia Freeman: Evet, bu makul bir yaklaşım. Belki daha açık bir olay yaşandığında daha net anlayacağız.

Kevin Barrett: Evet, belki de. Beyaz Saray’ın bahçesine inerlerse tekrar konuşuruz.

Makia Freeman: Evet, kulağa hoş geliyor. Beni programına davet ettiğin için teşekkürler.

Kevin Barrett: Katıldığın için teşekkürler. İnsanlar çalışmalarına nereden ulaşabilir?

Makia Freeman: Web sitem thefreedomarticles.com. Ayrıca Rumble, BitChute, Odyssey, Substack, Brighteon ve YouTube’da da varım. Beş kitap yazdım; en yenisi The Cult of the Chosen Ones, eser; basılı, e-kitap ve sesli kitap olarak mevcut.

Kevin Barrett: Harika, bağlantıyı eklerim. Tekrar teşekkürler.

Makia Freeman: Teşekkür ederim.

Kevin Barrett, Doktoralı bir Arap dili–İslam İlahiyatı uzmanı ve Amerika’nın Teröre Karşı Savaş eleştirmenleri arasında en tanınmış isimlerden biridir.

 

Kaynak: https://kevinbarrett.substack.com/p/makia-freeman-on-the-cult-of-the

 

Tercüme: Ali Karakuş

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA