Türkiye, bölgede İran’ın yerini alacak ülke değil

Bölgesel hegemonya, doldurulmayı bekleyen bir boşluk değil. Aksine, Orta Doğu’yu defalarca istikrarsızlaştırmış yapısal bir dengesizlik. Asıl mesele, bir sonraki baskın gücü belirlemek değil; devletlerin vekil güçlerin, milislerin ve rekabet eden hegemonyaların mantığından sıyrılıp egemenliklerini yeniden kurabilecekleri bir siyasi düzen inşa etmek.
Nisan 17, 2026
image_print

Bir ikame yanılsaması: 

 

Orta Doğu’da İran’ın etkisi gündeme geldiğinde, Türkiye sık sık hazır bir alternatif olarak sunuluyor. Mantık ilk bakışta basit: İran’ın gücü zayıflarsa, Ankara doğal olarak ortaya çıkıp boşluğu doldurur. Ancak bu varsayım, bölgesel hedeflerini temelden farklı zeminler üzerine kurmuş iki ülke arasında yapılan yanıltıcı bir karşılaştırmaya dayanıyor.

İran, devlet sınırlarının ötesinde faaliyet gösteren devrimci bir sistem olarak etki uyguluyor. Bölgedeki artan aktivizmine rağmen Türkiye ise hâlâ büyük ölçüde ideolojik genişlemeden ziyade stratejik avantaj arayan bir ulus devlet gibi hareket ediyor.

Bazı analistler meseleyi tam da bu çerçevede ele almaya başladı. Hayfa Üniversitesi’nden Ilan Giladi, Haaretz’te yayımlanan bir makalede, İran’la yaşanacak herhangi büyük bir çatışmanın ardından Türkiye’nin bölgede kilit bir güvenlik aktörü olarak öne çıkabileceğini savundu. Bu yaklaşıma göre Körfez ülkeleri, ABD’ye bağımlılıklarını azaltacak ve Türkiye’ye daha geniş bir rol açacak şekilde savunma stratejilerini yeniden ayarlamaya başlamış durumda.

Ancak bu argüman, daha temel bir soruyu göz ardı ederek Türkiye’nin İran’ın bölgesel etkisini taklit edebileceğini varsayıyor: Ankara, Tahran’ın Orta Doğu genelinde etki ağını kurmasını ve sürdürmesini sağlayan aynı yapısal ve ideolojik çerçeveye sahip mi?

Ayrışma, devletin doğasında başlıyor.

Modern Türkiye, 1923’te Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntıları üzerine kurulan bir cumhuriyet olarak ortaya çıktı. Mustafa Kemal Atatürk’ün projesi esasen içe dönüktü; net biçimde tanımlanmış ulusal sınırları olan ve siyasi kimliği seküler milliyetçiliğe dayanan modern bir ulus devlet inşasına odaklanıyordu. Türkiye son yirmi yılda bölgede diplomatik, ekonomik ve askerî varlığını genişletmiş olsa da, dış politikası ideolojik dönüşümün bir aracı olmaktan ziyade ulusal çıkarların uzantısı olarak kaldı.

İran ise farklı bir yol izledi. 1979 Devrimi’nden bu yana İslam Cumhuriyeti kendisini yalnızca bir devlet olarak değil, süregelen bir devrim olarak tanımlıyor. Bu çerçevede bölgesel etki, sadece bir dış politika aracı değil; rejimin kimliğinin ve hayatta kalma stratejisinin bir parçası. Bu durum, İran’ın bölgedeki davranışlarının farklı cumhurbaşkanlıkları ve siyasi gruplar arasında neden dikkat çekici bir süreklilik gösterdiğini açıklıyor. Tahran’ın dışa dönük hedeflerini belirleyen, tek tek liderlerden ziyade sistemin kendisi.

Bu fark, her iki ülkenin etki üretmek için kullandığı araçlara da yansıyor.

İran, bölgesel gücünü büyük ölçüde İslam Devrim Muhafızları’yla bağlantılı devlet dışı aktör ağları üzerinden inşa etti. Bunlar arasında Lübnan’daki Hizbullah, Irak’taki Halk Seferberlik Güçleri içindeki gruplar ve Yemen’deki Ensarullah gibi yapılar bulunuyor. Bu örgütler geçici taktik araçlar değil; İran’ın bölgesel stratejisinin yapısal unsurları.

Buna karşılık Türkiye, esas olarak devlet gücünün geleneksel araçlarına dayanıyor: askerî konuşlandırmalar, güvenlik anlaşmaları, ekonomik ortaklıklar ve diplomatik angajman. Ankara, örneğin Suriye veya Libya’da askerî müdahalelerde bulunmuş olsa da, Türk devletinin süreklilik arz eden bir uzantısı olarak işleyecek ulusötesi bir milis ağı kurmuş değil.

Her iki ülkede iç ve dış politikanın nasıl etkileştiği konusunda da belirgin bir fark var.

İran açısından bölgesel genişleme çoğu zaman iç baskıları yönetmenin bir aracı işlevi görüyor. Ekonomik krizler, siyasi muhalefet ya da toplumsal huzursuzluk, sıklıkla İran’ın bölgesel sahalardaki artan faaliyetleriyle aynı döneme denk geliyor. Dış angajman, rejimin ideolojik anlatısını ve stratejik derinliğini pekiştiriyor.

Türkiye’nin siyasi dinamikleri ise farklı işliyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan döneminde daha iddialı bölgesel politikaların izlendiği dönemler olsa da, Türk siyasetinin ağırlık merkezi içerde kalıyor.

Seçimler, ekonomik performans ve kurumlar içindeki tartışmalar, Türkiye’nin dış politikasını düzenli olarak yeniden şekillendiriyor. İç baskılar arttığında Ankara, bölgesel hedeflerini tırmandırmak yerine ayarlamayı tercih ediyor.

Bu nedenle Türkiye ile İran’ı bölgesel hegemonya için rakip modeller olarak karşılaştırmak son derece yanıltıcı.

İran, tarihsel olarak etkisini; Lübnan’da devlet otoritesinin aşınması, Irak’ta egemenliğin parçalanması, Suriye’de güç dengesinin çökmesi ve Yemen’deki siyasi bölünmeler gibi kırılgan devletlerde ortaya çıkan kurumsal boşluklardan yararlanarak büyüttü. Stratejisi çoğu zaman zayıflamış siyasi sistemlerin içine kendisine bağlı silahlı ağlar yerleştirmeye dayanıyor.

Buna karşılık Türkiye, devlet kurumlarının — orduların, bürokrasilerin ve siyasi sistemlerin — hâlâ işlediği ortamlarda hareket etme eğiliminde. Bu nedenle Türkiye’nin etkisi, uluslararası diplomasi, bölgesel güç dengeleri ve klasik devlet yönetiminin sınırlarıyla kısıtlanıyor.

Türkiye’yi İran’ın potansiyel halefi olarak sunmak, aslında bölgeden çok analistlerin Orta Doğu’ya bakışını ortaya koyuyor. Çünkü yaygın bir eğilim, baskın bir gücün gerilemesinin kaçınılmaz olarak yeni bir gücün ortaya çıkmasına yol açacağını varsaymak.

Oysa daha önemli bir soru olabilir:

Bölgenin gerçekten İran’a alternatif bir güce ihtiyacı var mı?

Bölgesel hegemonya, doldurulmayı bekleyen bir boşluk değil. Aksine, Orta Doğu’yu defalarca istikrarsızlaştırmış yapısal bir dengesizlik. Asıl mesele, bir sonraki baskın gücü belirlemek değil; devletlerin vekil güçlerin, milislerin ve rekabet eden hegemonyaların mantığından sıyrılıp egemenliklerini yeniden kurabilecekleri bir siyasi düzen inşa etmek.

Kaynak: https://www.middleeastmonitor.com/20260411-the-illusion-of-a-substitute-turkey-is-not-the-regions-replacement-for-iran/

SOSYAL MEDYA