“Psikiyatri, tıbbın simgeleştirmeyle uğraşan dalıdır.” “Psikiyatri, hastada biyoloji-psikoloji ve sosyolojiyi aynı anda görür.” Tespitlerini daha önceden yapmıştık. Evet, insan zihninin ayırt edici özelliği olan dilin simgeleştirme özelliğine psikiyatri hekimi, diğer klinik tıp dallarına göre daha çok dikkat kesilmek; hastayla görüşmesi sırasında, onun sosyolojik ve psikolojik yapısını, bu yapılarla bedeninin işleyişi arasındaki bağlantıyı anlamaya çalışmak zorundadır. Psikiyatrik görüşme, o nedenle diğer insan ilişkisi biçimleriyle ortak bir temeli paylaşır; fark, yalnızca bu ilişkideki asıl amacın hastanın yakınmalarının anlaşılması ve onların ortadan kaldırılması için yapılacak olan tedavi işbirliği ve etik olarak bu çerçevenin dışına çıkılmaması gerekliğindedir.
Belli bir yakınmayla psikiyatri hekiminin karşısına gelmiş (veya getirilmiş) olan hasta derdini dile getirir yani konuşma ve beden dilinin simgeselliği aracılığıyla ne yaşadığını açmaya çalışır. Onun yakınmasını dile getiriş biçimi aynı zamanda derdinin dışa vurulma şeklidir; dert, onun dilsel ifadesinde dışlaşır ve anlaşılmayı bekler. Hekim, hastanın anlatısındaki kendi tıbbi bilgisine uyan belirtiyi (semptom) bulmaya ve oradan bir tanı koymaya çalışır. Tüm bunlar bir insan ilişkisi formatında cereyan eder.
Norman Brown’ın çılgınlığı
Psikolojik rahatsızlıktaki semptomla dilsel simgesellik arasındaki bağlantı, psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’un teorisinde de örtük olarak bulunur. Psikanalizde bulunan semptomla dilsel simgesellik arasındaki bağlantıyı ilk olarak Norman Brown 1950’lerde teorisinde kullanmıştır. Brown, Freud’un insanın ruhsal yapısındaki nihai rahatsızlık yapıcı (patojenik) materyalin gerçek bir fiili olay değil, fanteziler olduğunu ileri sürdüğü zaman psikanalizin esasen hastanın (daha doğrusu Freud’un analizand adını verdiği psikanalize gelen kişinin) simgesel dünyasıyla ilgili olduğunu keşfettiği kanaatindedir.[1]
Brown, semptomla simgesellik arasındaki yakınlığın, aynı zamanda Freud’u, insanı “simgeleştiren varlık” olarak gören Ernst Cassirer’e yaklaştırdığını da ilk tespit eden düşünürdür. “Semptomlar simgelere öylesine yakındır ki, psikanaliz Cassirer’in verdiği adla animal symbolicum’un genel bir teorisi olmaksızın nevroz teorisini ifade edemez”[2] der.
Brown’ın dil teorisinden asıl anladığı ise, konuşmanın tarihte (ona göre insanın evriminde) ilk ortaya çıkışının nedenselliğiyle ilgili spekülasyonlardır. O da bu konuda bir spekülasyona sahiptir. Brown, dilin ortaya çıkışında haz ilkesinin (eros’un) temel olduğuna inanır. Brown, soruna tıpkı “İnsan, düşüncelerini dile getirmekten çok önce duygularını haykırmıştır.” diyen karşılaştırmalı dilbilimci Otto Jespersen gibi baktığını belirtir.[3] Brown, Jesperson gibi Cassirer’i de tam da bu noktada onların dilin metaforik ve oyunu andıran yapısıyla ilgili tezlerini, kendi özgün “dilin erotik kökeni” konusundaki tezine dayanak yapmak için teorisine katar.
Cassirer de “dilin doğası ve özü gereği metaforik olduğunu ve her metaforun da sözcüklerle oynanan bir oyun olduğunu”[4] belirtmektedir. Bu görüşlere Brown, çocuklar için dil öğrenmenin tamamen bir oyun olduğunu; dile bu oyuncul niteliğini veren şeyin de çocuğun anneyle olan haz yaşantısının, yani arzunun olduğunu söyleyerek kendi katkısını yaptığını düşünür. “Dildeki oyun öğesi, erotik öğedir ve bu erotik öğe de öz olarak cinsel organla ilgili (genital) değil, çok biçimli sapkındır.” Bu oldukça keskin saptamayı yapan Brown, bir yandan da bu saptamasını Cassirer’in canavarca bulacağını ifade etmekten geri kalmaz. Gerçekten de kafayı “köken” sorununa takan ve bu nedenle parlak zihninden inanılmaz basitlikte ifadeler üreten Brown’ın bu görüşleri ve hele hele onları Jacop Boehme’nin Adem’in konuşmayı öğrenmeden önceki duyusal-doğal diline, tensel konuşmasına vurgu yapan mistisizmine; Valery ve Rilke’nin şiirde “dilsiz konuşma”nın amaçlandığı tezlerine bağlayıp, oradan, eros’u (arzuyu ve aşkı) uygarlığın (dilin ve simgeselin) bastırmasından kurtarma iddiasına geçmesi canavarca olmasa bile çılgıncadır. Taşıdığı devrimci, yenilemeci iddiadan dolayı değil; böylesine basit ve indirgemeci olma riskini göze alabildiğinden dolayı çılgınca…
Brown, nedense gerçekliğe karşı haz ilkesinden, olgunluğa karşı çocuksuluktan, simgeselliğe karşı insan yavrusunun henüz dili öğrenmediği dönemden yani dil-öncesinden (preverbal) yanadır ve onun Marcuse’a, Lyotard’a, tüm 68 kuşağına musallat olmuş eskinin hayranlık uyandıran günlerinin yeniden gelmesini isteyen nostaljik ütopizm tercihi, parlak zihnini dinamitlemektedir. Ancak gerçekten de onun Cassirer ve psikanalizin, oradan giderek, dil ve oyun teorisinin iş birliği yapması gerekliliği saptamasının muhteşem olduğunu teslim etmek gerekir. Brown, her şeyi oyunun erotik niteliğiyle açıklama gafletine düşeceğine ya burada kalmalı ya da psikanalizin Cassirer’in animalsymbolicum’u ile bağlantı noktalarını açmaya girişmeliydi. Ama onun nostaljik ütopizmi buna engel oldu ve Brown’ı oyunu erotizme indirgeten önyargılarının kurbanı haline getirdi. Şimdi biz, Brown’ın çılgınca sapmasına pabuç bırakmadan hem kendi kaldığımız, hem onun bıraktığı yerden devam edelim.
Brown’ın bıraktığı yerden…
Şüphesiz insanın dilsel-simgesel yanını formülleştirme şerefi Cassirer’e aittir ama teslim edilmeli ki, dilin metaforik niteliğiyle hakikatin ele geçmezliği arasındaki bağlantıyı büyük bir vuzuhla ilk açıklayan ve felsefesine temel yapan da Nietzsche’dir. Onun için “hakikat, seyyar metaforlar ordusundan başka bir şey değildir.” Nietzsche ile Freud’un aralarındaki birçok benzerliğe rağmen asıl farklılık noktaları da dilin metaforik yapısıyla ilgilidir. Nietzsche, hayat dışında hiçbir gerçeklik tanımamakta; modernlikle birlikte Tanrı’nın ölümünün (!) yol açtığı boşluğu, bilim dâhil hiçbir inancın doldurmasına izin verilmemesi gerektiğini savunmaktadır. Nietzsche’nin hayat dışında bir gerçeklik tanımamasının nedeni, dilin metaforik niteliğidir. Onun dil teorisi uyarınca, bilimin iddialarını sorgulamaksızın kabul etmek, yeni bir dini benimsemekle eşdeğerdir; oysa din gibi bilim de kültürün bir yüceltilmesinden ibarettir.
Nietzsche, sanılanın aksine bilim düşmanı değildir; onun karşı olduğu, bilimsel söylemin mutlak hakikat olarak kabul edilmesi ve bilimcilerin hakikate ulaşmak uğruna kendilerini bilime adayan ve yaşamdan vazgeçen alçalışlarıdır (decadance). O, “yaşamın küçük şeyleri öğretisi”ne dayalı “şen bilim”i savunmaktadır.
Cassirer’in ve Nietzsche’nin bakışları gereğince, insanın diğer simgesel ürünleriyle rekabete girmeyen, gerçekliğin tamamını tükettiği iddiasında bulunmayan bir bilim mümkündür. Hatta bu bilimin yönteminin “hakikat iddiasından arındırılmış” pozitivist-ampirisist bir bakış olduğunu söylemekte de hiçbir sakınca yoktur. Bu ilk bakışta karışık görünen durumu özetle şöyle açıklayabiliriz:
Bilim, felsefe, din, mitoloji (Cassirer’e göre insanın simgesel etkinliğinin ortaya çıkardığı kültürün halkaları), her ne kadar bazı ideolojik bakışlarla birini savunmak adına diğerlerini yok sayan girişimler olsa da birbirlerinden konumsal olarak tamamen farklı bilgi etkinlikleridir; birbirlerinden görece özerk bilgi yöreleridir.
Her şeyden önce, her ne kadar yapısalcılık sonrası bilim felsefecileri “değerden bağımsız bilgi” olamayacağını ileri sürseler de bilimsel bilginin elinden geldiğince değerden kaçındığı oysa felsefi bilginin olgulara değer yüklemek için uğraştığı, aralarındaki en temel ayrım olarak karşımıza çıkmaktadır. Ama bu ayrımı yapabilmek için öncelikle zihinlerimizin “değerden bağımsız” olmakla “nesnel” olmak arasında bir ayrım yapabilecek yetenekte olması gerekmektedir.
Bilimi ve felsefeyi benzer hale getiren ikisinin de teorik disiplinler olmalarıdır. Bilim ve felsefe gibi, teorik olanı, ideoloji gibi diğer zihinsel etkinliklerden ayıran ise, yan-anlamlardan alabildiğince kaçınan mümkün olduğunca düz-anlamı ifade etmeye çalışan “sıkı” kavramsallığa dayanmasıdır. “Sıkı” kavramsallık bilim ve felsefeyi birbirinden ayırt ettirmez; aralarındaki asıl fark, nesneleriyle olan ilişki biçimleridir. Bilimin veya bilim dallarının tanımlı ve gerçek nesneleri olduğu halde, felsefenin nesnesi gerçek bir “şey” değil, “bütün”dür. Felsefe, “her şey”i ve “hiç”i kucaklar.
Bilimler, kendi nesnelerini açıklayıcı kavramlar ve onlardan oluşan önermeler üretirler; felsefi önermeler ise gerçekliği açıklamaya ve kanıtlamaya yönelmezler; onlar, neyin haklı neyin doğru olduğunu söyleyen tezlerdir. Felsefi tezler kanıtlanmaz, tam tersine taraf tutar; felsefenin dogmatik tezleri bir araya gelerek felsefi bir yöntemi ve sistemi oluşturur. Ama bu yöntem ve sistem, bilimden çok değişik bir işleyişe sahiptir amacı pratikte diğer felsefelere üstünlük kurmaktır ancak bu sayede haklılığını göstermiş olur. “Felsefi yanlış” diye bir şey yokken bilimsel önermeler tamamen “yanlışlanabilirlik” (falsification) temeli üzerine kurulmuşlardır.
Tüm bunlardan sonra, “yaşam”, “insan” ve “bilgi ve bilim” üzerine öne sürülmüş felsefi tezleri ve bu alanlarda bilimsel-klinik bilgi üretmeye girişen psikiyatri ve psikanalizdeki ampirik (görgül, ölçülebilir) bilgi arasındaki farkı açıkça görebiliriz. Wallace’ın görüşlerini açıkladığımız sırada, psikiyatrinin bilimsel konumun sağlamlaştırılması için Cassirer’in bakışından nasıl yararlanabileceğimiz üzerinde durmuştuk. Psikanalizin bilimsel konumu konusunda ise şunları söyleyebiliriz:
Psikanalizin bilimsel konumunu sarsan, onun yoruma dayalı oluşu değildir; çünkü simgeleştiren bir varlık olarak insanı ve onun metaforik dilini anlayabilmenin yorumdan başka yolu yoktur. Psikanalizin bilimsel niteliğini sarsan, yorumların daha kolay yanlışlanabileceği bir standarda sahip olmaması, spekülasyona ve hatta suiistimale hep açık olan bir metapsikolojiyi barındırmasıdır. Oysa dil ve oyun teorilerinin yardımıyla, psikanalizin de başta “içgüdü teorisi” olmak üzere, metapsikolojiden kurtarılması, bir arzu semantiği olarak, analist ile analiz edilen kimse (analizand) arasındaki diyalogta olup bitene ayarlı bir ampirik bilimsel kavramlaştırmaya kavuşturulması mümkündür. Nasıl tarih ve arkeoloji, elimizdeki somut verilerden yola çıkılarak bilimsel olmaya çalışıyorsa, psikanaliz de analizandın çocukluk yaşantılarına (bireysel-psikolojik tarihine) ancak analist-analizand ilişkisinde sağlanan verilerin muhtemel yorumlarıyla ulaşabilir. Buna göre örneğin “aktarım” (transference) ve “karşı-aktarım”, bilimsel işleyişe uygun “sıkı” kavramlaştırmalardır ama yine örneğin “Ödipal-karmaşa” daha çok felsefi-ideolojik bir bakışı yansıtmaktadır.
[1]N.O. Brown, Ölüme Karşı Hayat: Tarihin Psikanalitik Anlamı (çev. A. Yılmaz), İstanbul 1996, Ayrıntı yayınları.
[2]Age., s. 78.
[3] Dilin ortaya çıkış anını ve nedenlerinin antropolojik açıdan fevkalade bir değerlendirmesi için Ahmet Demirhan’ın “Şaman ve Tengri” kitabındaki “Şamanın Jeopolitik Yolculuğu” bölümüne bakınız.
[4]E. Cassirer, age. s. 135.
