Antik Ve Modern Felsefede Evrenin Döngüsü, Zaman ve Yeniden Doğuş

Einstein kozmik döngüler fikrini benimsemeden 50 yıl önce, Nietzsche tekevvün tekrarı düşüncesine geri dönülmesi gerektiğini savunmuştu. Tanrı ölmüştü ve onunla birlikte ahiret ile Hıristiyan ahlakının vaat ettiği yaşam boyu yargı da ortadan kalkmıştı. Nietzsche, bu kayıpla birlikte benmerkezciliğin (solipsizm) sızabileceğinden endişe ediyordu. Ona göre hayatı keyfi ya da gelip geçici olarak düşünmek katlanılmazdı. Tekevvün tekrarı fikrine dönüş, Hıristiyanlık öncesi yaşam anlamı arayışına kendi yorumunu katmanın bir yoluydu.
Ocak 20, 2026
image_print

Antik Yunan ve Roma Filozofları Zamanı, Yeniden Doğuşu ve Tekevvün Tekrarı Döngüsünü Nasıl Anladılar?

 

Mevsimsel döngülerden reenkarnasyona, kozmik yıkım ve yeniden doğuşa kadar, antik Yunan ve Roma filozofları zamanın nasıl tekrarlandığına ve bu tekrarın insan yaşamı için ne anlama geldiğine dair birbiriyle rekabet eden teoriler geliştirdiler.

Albert Einstein evrenin kaderi konusunda sık sık fikrini değiştirdi. Gençliğinde, o dönemdeki çoğu insan gibi, evrenin statik, yani sabit bir büyüklüğe sahip olduğuna inanıyordu. Einstein, hayatının sonuna doğru Büyük Patlama teorisini kabul etmiş ve evrenin dışa doğru büyümeye devam edeceği, sonsuza dek genişleyeceği, ışıklarının giderek zayıflayıp sonunda sonsuz bir kapkaralığa dönüşeceği (şimdi standart olarak kabul edilen) görüşünü benimsemişti. Ancak bu iki görüş arasında, 1930’ların başlarında, oldukça farklı bir fikri savundu: Evrenin kozmik döngülerden geçtiği düşüncesini.

Döngüsel bir modele göre, evrenimiz Büyük Patlama ile başlar ve genişlemeye devam eder, ancak bir noktada bu genişleme durur. Ardından evren büzülmeye başlar, hareket yönünü tersine çevirir ve sonunda tüm madde Büyük Çöküş adı verilen tek bir noktaya çöker. Ama bu sadece evrenin sonu değil, aynı zamanda yeni bir başlangıç ​​noktasıdır; çöküş, başka bir Büyük Patlamayı tetikler ve başka bir evren filizlenir. Bu döngü sürekli tekrar eder. Einstein bu fikri modern fizik kullanarak öne süren ilk kişi değildi. Bu görüş, Büyük Patlama fikrinin temellerinin atılmasında büyük rol oynayan Rus kozmolog Alexander Friedmann tarafından zaten ortaya atılmıştı. Friedmann, talihsiz bir kaza sonucu ölmeden önce kozmik döngülerin fiziği üzerine kafa yoruyordu. Ölümünden birkaç yıl önce, balayındayken, bir tren istasyonundan aldığı enfekte bir armuttan tifo kapmıştı; 1925’te enfeksiyon bütün vücudunu sarmıştı.

Döngüsel tekevvün-yani evrenin defalarca ölmesi ve yeniden doğması fikri-fizik için yeni olabilir, ancak düşünce tarihinde yeni değildir. Küresel ölçekte Hinduizm ve Budizm dâhil birçok dinde yer alır. Ayrıca modern öncesi dünyada felsefi spekülasyonların da konusu olmuştur. Özellikle Yunan ve Roma filozoflarının eserlerinde, döngüsel tekevvünün farklı türlerini ayırt etmeye yönelik çabalar görülüyor. Birinci tür, modern fizikte karşılaştığımız şekliyle, evrenin bir bütün olarak ölmesi ve yeniden doğması fikridir. Ancak Einstein ve Friedmann’da görülen bu düşünce, belirli olayların, nesnelerin ya da insanların tekrar edeceğine dair bir iddiada bulunmaz. Fizikçilerin ilgilendiği şey, kozmosun yeniden düzenlenmesidir.

İkinci tür tekrar döngüsü, birçok dinde yaygın olan reenkarnasyon kavramıdır. Burada odak noktası tüm dünya değil, insan ya da hayvan ruhudur. Her ruh, kozmik bir denge tarafından belirlenen ya da yönetilen silsileler halinde, farklı yaşamlar sürerek yeniden bedenlenir. Bu düşünce, Hinduizm ve Budizm’de olduğu gibi kozmik tekrar fikriyle birlikte bulunabilir; ancak aynı zamanda ebedi bir dünya inancıyla (Jainizm veya bazı yerli Aborjin dinlerinde olduğu gibi) ya da yaratılmış ama sabit bir dünya görüşüyle (Sih dini, Yahudiliğin bazı kolları, Amerika kıtasındaki bazı yerli gelenekler ve Alaska’daki İnupiaq halkının dini dahil) de uyumludur. Üçüncü ve daha uç bir fikir ise mutlak tekevvün tekrarı düşüncesidir: Tüm dünya ölür ve yeniden başlar, bununla birlikte her olay, her seferinde aynı şekilde, aynı sırayla, sonsuza dek tekrar eder. Fizikçilerin soyut kozmik yeniden doğuşunun aksine, hem reenkarnasyon hem de mutlak döngüsellik bize hayatta başa gelenlerin rastgeleliğinin bir sebebini sunar. Bu bakış açısıyla, olayların salt rastlantı sonucu değil, önceki bir döngüden gelen bir şeyin şimdiki zamana şablon oluşturması nedeniyle meydana geldiğine inanırız. Oluşun tekrarı fikri bize daha büyük bir resim sunar; Friedmann’ın astrofizik araştırmalarının enginliğini, onu öldüren talihin tüy kadar hafif rastlantısallığıyla aynı ağ içinde birleştirir.

Greko-Romen yazarlar, ebedi tekrar fikrini çeşitli şekillerde ele aldılar. Gevşek bir anlamda, birçok antik yazar zamanın ölçülmesine dair her düşüncede bir tür döngüsellik bulunduğunu gözlemledi. Aristoteles’in öğrencisi Eudemos, bu daha geniş bağlamı açıkça ifade eder: “Aynılık farklı şekillerde söylenir ve gerçekten de tür bakımından aynı olan bir zaman [dönemi] tekrar eder; örneğin yaz, kış ve diğer mevsimler.” Aristoteles’in kendisi zamanı “bir tür döngüsel daire” olarak tanımlamıştı. Platon ise onu “ebediyetin hareketli bir imgesi” olarak adlandırmış, zamanı açıkça göklerin dairesel hareketleriyle ilişkilendirmişti. Hava durumu ve mevsimler üzerine yazılmış erken Yunan metinleri de bu zaman döngüsü fikrini geliştirir. Örneğin, Hesiod’un “İşler ve Günler”i çiftçi için tekrar eden işaretlerden oluşan bir takvim sunarken, Yunan şehir devletlerinin uzun zamandır var olan festival takvimleri genellikle yazılıp sergilenerek, her geçen yılın aynılığına dair görsel bir ipucu sağlıyordu.

Yunan düşünürler, reenkarnasyon anlamında da tekevvünün tekrarı üzerine teoriler geliştirdiler. Pisagorcu düşüncenin önemli bir özelliği, metempsikoz yani ruhların göçü fikridir. Ne yazık ki Pisagorculuğu yeniden inşa etmek oldukça zordur; çünkü pek çok şey yazıya geçirilmemiştir ve yazılanların büyük kısmı kaybolmuştur. Klasik öncesi Yunan dünyasında ilk popülerlik dalgasının ardından, yüzyıllar boyunca çoğu zaman çelişkili hikâyeler, Pisagor kült figürünün etrafında birikerek tarihsel kayıtları adeta balçıkla doldurdu (Pisagorculuğun daha sonraki yorumları elbette, Geç Antik Çağ’ın zengin felsefi dünyasına giriş kapıları olarak kendi başlarına ilgi çekicidir, ancak bize MÖ altıncı yüzyıl Yunanlarının gerçekte ne düşündüğü hakkında çok az şey anlatırlar). Pisagorcu öğretiler, Orfizm ve Eleusis gizemleri de dâhil olmak üzere, Yunan dünyasındaki birçok gerçekten gizli gizemli kültü şekillendirmiştir; bu kültlerin reenkarnasyonla ilgili fikirleri ise büyük ölçüde zaman içinde kaybolmuştur. Bu nedenle reenkarnasyon, Yunan metinlerinde yüksek sesle haykırılan değil, daha çok fısıldanan konulardan biridir.

Ancak Platon’dan sonra gelişen felsefi okullar daha kesin ve ayrıntıcı bir yaklaşım benimsediler. “Elimde bastonla, sen böyle otururken sana konuşacağım ve diğer her şey de aynı olacak”: Eudemos bu sözlerle, dünyadaki tüm olayların defalarca ve tam olarak aynı şekilde yeniden gerçekleşeceğini savunan bir grup Stoacı filozofun görüşünü özetler. Onun aktardığına göre, bazı Pisagorcular yalnızca reenkarnasyona değil, aynı zamanda şeylerin sayısal olarak birebir aynı olacağı, olayların göreli sırasının evrenin bir yinelemesinden diğerine eksiksiz biçimde örtüşeceği tekevvünün tam bir tekrarına da inanmış görünmektedirler. Bu fikir her ne kadar diğer bazı Stoacılar buna karşı çıkmış olsa da, Stoacı filozofların en ünlüsü olan Khrysippos (yaklaşık MÖ 279–206) tarafından da benimsenmişti. Stoacı tekevvünün tekrarı anlayışının ürkütücü bir ek unsuru vardı: ekpyrōsis ya da büyük yangın. Stoacılara göre ekpyrōsis, tüm evrenin belirli aralıklarla alevler içinde kaldığı ve küllerinden, tıpkı bir anka kuşu gibi, yeni bir dünyanın doğduğu bir süreçti-gerçekten de Büyük Çöküş fikrine oldukça benziyor. Stoacı görüşlerin çoğu bize yalnızca daha sonraki özetler aracılığıyla ulaşmıştır. MS ikinci yüzyılda yaşamış Hıristiyan yazar Hippolytos, Stoacı öğretinin eski olanın yok oluşu ile yeninin doğuşunun nasıl iç içe geçtiğini yakalayan bir tasvirini sunar:

“[Stoacılar], bu dünyanın bir yangın ve arınma yaşayacağını beklerler; bazıları bu yangından dolayı dünyanın bütünüyle, bazıları ise kısmen yok olacağını söyler ve … yok oluşu ve onun ardından başka bir [dünyanın] meydana gelişini arınma olarak adlandırırlar.”

Hippolytos ile aşağı yukarı aynı dönemde yazan, Aristoteles’in pagan yorumcusu Afrodisiaslı Aleksandros ise Khrysipposçu görüşü şöyle ayrıntılandırır:

“[Bazı Stoacılar], yangından sonra dünyada aynı şeylerin sayısal olarak yeniden varlığa geldiğini, hatta daha önce var olan aynı niteliklere sahip bireyin bile o dünyada tekrar var olup ortaya çıktığını savundular.”

Bazı Stoacı filozoflar, bu dönemsel büyük yangının ardındaki teoriyi Büyük Yıl adı verilen gizemli bir astronomik kavramla açıklarlar. Büyük Yıl, Angelina Jolie’nin oynadığı 2003 yapımı Tomb Raider devam filmi The Cradle of Life’ta bir çerçeve unsuru olarak karşımıza çıkar. Gizli bir buz mağarasında, dev bir Güneş Sistemi modeli, dokuz gezegenin yörüngelerinin aynı hizaya geleceği ana doğru geri sayımdadır. Antik dünyada ise yalnızca beş gezegen (Satürn, Jüpiter, Venüs, Mars ve Merkür) ile iki ışık kaynağı (Güneş ve Ay) biliniyordu. Hepsinin aynı hizaya geldiği anda bir zamanlayıcı başlatılsaydı, son derece farklı yörüngeleri nedeniyle, aynı kusursuz hizaya yeniden dönmeleri yaklaşık 36.000 yıl alacaktı. “Büyük Yıl” terimi bu özel hizalanmayı tanımlamak için kullanılıyordu; ancak aynı zamanda gökyüzündeki herhangi belirli bir gezegen düzeninin yeniden ortaya çıkması için gereken zaman aralığını ifade etmek için de kullanılıyordu. Platon, evrenin mükemmel uyumunu göstermeyi amaçlayan Timaeus adlı eserinde bunu “mükemmel zaman sayısı” olarak tanımlar.  Cicero ise daha pratik bir bakış açısıyla şöyle der:

“Gezegenlerin farklı hareketlerine dayanarak matematikçiler, Büyük Yıl dedikleri şeyi ortaya koymuşlardır; bu yıl, Güneş, Ay ve beş gezegenin tüm devinimlerini tamamlayıp birbirlerine göre aynı konumlara geri dönmeleriyle tamamlanır. Bu sürenin uzunluğu hararetle tartışılır, ancak zorunlu olarak sabit ve belirli bir zaman olmalıdır.”

Büyük Yıl, içinde bir tür göksel sıfırlanma fikrini barındırır; bu nedenle ekpyrōsis (büyük yangın) ile ilişkilendirilir. Stoacı ekpyrōsisi, Disney’in Fantasia filmindeki dinozorların ölümü gibi, akarsuların kuruması ve yaratıkların yanmış etlerinin kemiklerinden dökülmesiyle hayal etmek cazip gelse de, çoğu Stoacı aslında bu kavrama oldukça ölçülü yaklaşıyordu. Her zaman dramatik bir üsluba sahip olan Seneca, şehirlerin “dipsiz uçurumlar içinde yutulduğunu” ve yerleşim yerlerinin “sellerle kaplandığını” çarpıcı bir şekilde hayal ederken, Marcus Aurelius ise geleneğin genelini daha iyi temsil ederek, her şeyin “buharlaşacağını… ya da dağılacağını” sakin bir şekilde öne sürer. 36.000 yıllık bu zaman dilimi, tehditkâr olmayacak kadar büyüktür: Nasıl ki evrenin milyarlarca yıl sonra bir ısı ölümüyle çökeceği fikrini büyük bir korku duymadan göz ardı edebiliyorsak, antik dönem filozofları da Büyük Yıl’ın muazzam uzunluğu karşısında benzer bir güven duygusu taşıyorlardı.

Evrenin genel olarak yenilenmesi anlamında kozmik döngülerle ilgili bu Stoacı fikir, antik düşüncenin ortak dağarcığının bir parçası haline geldi. Ancak ayrıntılara girmek isteyenler için tekevvünün tekrarı kavramı ciddi düşünsel sorunlar barındırıyordu. Özellikle bazı Stoacıların ve Pisagorcuların savundukları mutlak formu, tam tekevvün tekrarı fikri nedeniyle oldukça sorunluydu. Pek çok filozof bu zorluklar hakkında görüşlerini dile getirdi: En temel olarak, her şey tam olarak tekrar ediyorsa, bu zamanın kendisinin de tekrar ettiği anlamına gelmez mi? Eğer öyleyse, herhangi bir şey anlamlı bir şekilde birden fazla kez gerçekten oluyor sayılabilir miydi? Birbirinin tamamen aynısı iki olayı yalnızca birinin diğerinden önce gerçekleştiğini söyleyerek ayırt edebiliyorsak, bu, aynılık ile farklılığı ayırt edebilmek için dışsal bir gözlemciye ya da kesintisiz bir zaman ölçüsüne ihtiyaç duyduğumuzu ima eder. İşte Eudemos’un mutlak tekevvün tekrarı fikrine itiraz ettiği gerekçeler tam olarak bunlardır:

“Çünkü hareket bir ve aynı olduğunda, benzer şekilde aynı olan birçok şey de bulunduğunda, onların önce ve sonra oluşu da bir ve aynıdır; dolayısıyla sayıları da öyledir. Böylece her şey aynı olur; bu da zamanın da aynı olduğu anlamına gelir.”

Filozofların fark ettiği gibi, bu güçlüğün bir kısmı dille ilgilidir. Zamanın dışında gerçekleşen döngüsel silsilelerle bir şeyin “yeniden”, “daha önce” ya da “daha sonra” meydana geldiğini iddia etmek ne anlama gelir? Aristoteles bu dilsel problemi, iki farklı zaman türü arasında bir ayrım yapmak için kullanmıştır. Ona göre, bazen “zaman” (“chronos”) terimini kullanırken aslında değişimi ölçmek için kullandığımız ölçeği kastediyoruz; Zeno’nun yarışı dört dakikada koştuğunu veya Seneca’nın bir saat boyunca banyoda kaldığını söylediğimizde kullandığımız zaman kavramı budur. Buna karşılık, diğer zaman türü soyut bir kavramdır; Aristoteles bunu, bizden bağımsız olan ve durmaksızın ilerleyen bir şey olarak görür. Onun ifadesiyle: “Zaman, [göklerin] dairesel hareketinin ölçüsüdür ve kendisi de [göklerin] dairesel hareketiyle ölçülür… Ölçülende, ölçünün kendisinden başka görülecek bir şey yoktur.”

Aristoteles’in ortaya attığı kavramsal soruna verilen yanıtlardan biri, tekrarlayan bir evrende her şeyin tam olarak aynı olacağını reddetmekti; yani, sürekli devam eden bir zaman arka planına karşı potansiyel olarak (pratik olarak olmasa bile) ayırt edilebilen, son derece farklı evrenlerin var olduğunu varsayarak zamanın yeniden başlayıp başlamadığı sorusundan kaçınmaktı. Bu kaçamak yolun bazı Stoacılar tarafından benimsendiği görülür. İskenderiyeli Hıristiyan filozof Origenes (MS 180–250), “[bazı Stoacıların], Sokrates’in yeniden yaşayacağını varsaymaktan kaçınmak için, onun yerine Sokrates’ten ayırt edilemeyen birinin yaşayacağını, Ksantippi’den ayırt edilemeyen biriyle evleneceğini ve Anytos ile Meletos’tan ayırt edilemeyen kişiler tarafından suçlanacağını söylediklerini” aktarır.

Ancak Origenes bu fikri reddetti. Ona göre her türlü tekevvün tekrarı anlayışı, zamanın belirgin bir yönü olduğu Hıristiyan öğretisiyle bağdaşmıyordu. Erken dönem Hıristiyanlarının çoğu da aynı şekilde düşünüyordu; çünkü özellikle reenkarnasyonu içeren her türlü tekevvün tekrarı fikrinden derin bir rahatsızlık duyuyorlardı. Hıristiyanlar bunun yerine, insan ruhunun cennete (ya da Orta Çağ ilerledikçe Hıristiyan düşüncesinde giderek daha baskın hale gelen cehenneme) gideceğine inanıyordu. Erken Kilise’de oldukça popüler olan binyılcı (millenarian) hareket de, İsa’nın İkinci Gelişi sırasında tüm Hıristiyanların bedensel dirilişi fikrini destekliyordu. Ruhun birçok beden arasında dolaştığı reenkarnasyon, ölümden sonra bile beden ile ruhu bağlantılı tutan diriliş fikriyle temelden bağdaşmazdı. İlk birkaç yüzyıla ait Hıristiyan edebiyatı, bu nihai evrensel sınıflandırma ve hesaplaşmanın mekaniği hakkında yarı komik, yarı korkunç düşünce deneyleriyle doludur; bunlar arasında yamyamların ve kurbanlarının bedenlerinin cennette nasıl düzenlendiğine dair bir merak da yer alır.

Bununla birlikte, daha ciddi tekevvün tekrarı fikirleri de Hıristiyanlar için kabul edilemezdi; çünkü Yaratılış’ın tekrarlanabileceğini ya da İkinci Geliş’in aslında Mesih’in sonsuz sayıdaki tezahürlerinden biri olduğunu öne sürmek, Hıristiyan öğretisiyle tamamen uyumsuzdu. Aslında zamanın sabit ve doğrusal yapısına yönelik bu güçlü Hıristiyan bağlılığı, Batı düşüncesinde muazzam bir dönüşümü temsil eder. Hıristiyanlık öncesi paganlar ve Yahudiler, döngüsel ve doğrusal zaman hakkında çeşitli fikirler ortaya koymuşlardır, ancak genel olarak, neredeyse tüm eski Akdeniz kültürleri geçmişe yönelik derin bir yönelime sahipti. Hıristiyanlık bu anlayışı değiştirdi; Artık yeryüzündeki yaşamlarımızı ahiret düşüncesi bağlamında ve onun da ötesinde, her şeye düzen veren Tanrı’nın nihai yargısı çerçevesinde anlamak önemliydi. Zaman doğrusal hale geldi, ancak rastlantı da asla gerçekten rastlantısal değildi-dünya her şeyi bilen bir Tanrı’nın gözetimi altında işliyordu. Tekevvün tekrarı ve reenkarnasyon fikirleri, Batı’da 1.500 yıldan uzun bir süre boyunca gözden düşecekti.

Einstein kozmik döngüler fikrini benimsemeden 50 yıl önce, Nietzsche tekevvün tekrarı düşüncesine geri dönülmesi gerektiğini savunmuştu. Tanrı ölmüştü ve onunla birlikte ahiret ile Hıristiyan ahlakının vaat ettiği yaşam boyu yargı da ortadan kalkmıştı. Nietzsche, bu kayıpla birlikte benmerkezciliğin (solipsizm) sızabileceğinden endişe ediyordu. Ona göre hayatı keyfi ya da gelip geçici olarak düşünmek katlanılmazdı. Tekevvün tekrarı fikrine dönüş, Hıristiyanlık öncesi yaşam anlamı arayışına kendi yorumunu katmanın bir yoluydu. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt (1883–85) adlı eserinde, ebedi tekevvün tekrarının bizi bunalıma sokan ve tuzağa düşüren bir düşünce olarak değil, bir eylem çağrısı olarak görülmesi gerektiğini savundu. O, tekevvün tekrarı kavramını mutlak anlamıyla kullanır: Olayların aynı silsilenin sonsuza dek birebir tekrar etmesi. Bu fikri ilk kez Şen Bilim’de (1882) ortaya attığında, kaderci bu öğretinin bir İblis tarafından açıklandığını hayal eder:

“Bir kez daha ve sayısız kez daha yaşamak zorunda kalacaksın; ve [hayatında] hiçbir şey yeni olmayacak, ama her acı ve her sevinç ve her düşünce ve iç çekiş ve hayatındaki söylenemez derecede küçük ya da büyük her şey, sana aynı sırayla ve aynı dizilimle geri dönmek zorunda kalacak.”

Nietzsche’ye göre bu ifşaya verdiğimiz ilk tepki, insanı felce uğratan bir dehşet duygusu olacaktır. Ancak bu, aynı zamanda bize bir dönüşüm fırsatı da sunabilir; zamanın tekevvün tekrarını bir armağana dönüştürecek şekilde yaşama çağrısıdır. Nietzsche’ye göre bizi bilgece yaşamaya zorlayan şey hayatın geçiciliği değil, onun sonsuza dek tekrar edeceği fikridir. Eğer tekrar tekrar yaşamak zorunda olduğunu bilirsen, verdiğin her karar anlamla yüklü hale gelir: Tam anlamıyla dolu dolu, neşeyle ve erdemle yaşamaya çağrılırsın. Bu önermenin altında ezilmeyenler için tekevvün tekrarı, bir lanet değil, sonsuz bir nimettir.

 

*Clarie Hall, antik Yunan bilimi ve dini üzerine çalışan bir tarihçidir.

 

Kaynak:

https://observatory.wiki/How_Ancient_Greek_and_Roman_Philosophers_Understood_Time,_Rebirth,_and_Recurrence

Tercüme: Ali Karakuş

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA