Büyük Feminizasyon

Kadınlar, işyerinin bir erkek öğrenci birliği gibi hissettirmesi nedeniyle patronlarına dava açabilir, ancak erkekler işyerinin Montessori anaokulu gibi hissettirmesi nedeniyle dava açamaz. Doğal olarak işverenler, ofisi daha yumuşak yapma eğilimindedir. O hâlde kadınlar modern işyerinde daha fazla başarılı oluyorsa, bu gerçekten erkeklerden daha iyi rekabet ettikleri için mi? Yoksa kurallar onlara göre değiştirildiği için mi?
Aralık 3, 2025
image_print

2019’da, Larry Summers ve Harvard hakkında okuduğum bir makale dünyaya bakışımı değiştirdi. “J. Stone” takma adıyla yazan yazar, Larry Summers’ın Harvard Üniversitesi başkanlığından istifa ettiği günün kültürümüzde bir dönüm noktası olduğunu savunuyordu. Tüm “woke” (kışkırtılmış) dönemin nasıl bir dönem olduğu; bu andan, Summers’ın devre dışı bırakılma sürecinin ayrıntılarından ve en önemlisi bunu yapanların kim olduğundan—kadınlardan—tahmin edilebilirdi.

Summers vakasının temel gerçekleri benim için tanıdıktı. 14 Ocak 2005’te “Bilim ve Mühendislik İşgücünün Çeşitlendirilmesi” konulu bir konferansta Larry Summers, kayıt dışı, dışarıya kapalı olarak planlanan bir konuşma yaptı. Bu konferansta, kadınların fen bilimleri (biçim bilimleri ve doğa bilimleri) alanlarında yetersiz temsilinin kısmen “üst düzeydeki yeteneklerin farklılığından” ve erkeklerle kadınlar arasındaki “sosyalleşmeyle ilişkilendirilemeyen” zevk farklılıklarından kaynaklandığını ifade etti. Katılan kadın profesörlerin bazıları alınarak Summers’ın sözlerini, kayıt dışı olma kuralına rağmen, bir muhabire iletti. Ortaya çıkan skandal Harvard akademik kurulunun güvensizlik oylamasına ve sonunda Summers’ın istifasına yol açtı.

J.Stone’un makalesi, Harvard başkanını devre dışı bırakanların kadınlar olmasının ötesinde, bunu çok kadınsı bir şekilde yaptıklarını savunuyordu. Kadınlar, mantıksal argümanlar yerine duygusal çağrılarda bulundular. MIT’de bir biyolog olan Nancy Hopkins şöyle dedi: “Erkekler ve kadınlar arasındaki doğuştan gelen yetenek farkları hakkında konuşmaya başladığında nefes alamadım, çünkü bu tür bir önyargı beni fiziksel olarak hasta ediyor.” Summers, sözlerini açıklayan bir açıklama yaptı, ardından bir açıklama daha yaptı, sonra üçüncü bir açıklama daha yaptı ve her seferinde ısrarla daha fazla özür diledi. Uzmanlar, Summers’ın cinsiyet farkları hakkında söylediği her şeyin bilimsel ana çerçevenin sınırları içinde olduğunu açıklamak için devreye girdi. Bu rasyonel çağrıların hiçbirinin çete histerisi üzerinde etkisi olmadı.

Bu devre dışı bırakmanın kadınsı olduğu savunuluyordu, çünkü tüm devre dışı bırakmalar kadınsıdır. Devre dışı bırakma; herhangi bir kuruluşta ya da alanda yeterince kadın olduğunda kadınların yaptığı şeydir. Bu, aynı yazarın (J. Stone) daha sonra kitap uzunluğunda detaylandırdığı Büyük Feminizasyon tezidir: “Wokeness” (kışkırtılmışlık) olarak düşündüğünüz her şey, demografik feminizasyonun bir yan etkisidir.

Bu basit tezin açıklayıcı gücü inanılmazdı. Gerçekten de içinde yaşadığımız dönemin sırlarını açığa çıkarıyordu. Wokeness (kışkırtılmışlık) yeni bir ideoloji, Marksizmin bir uzantısı ya da Obama sonrası hayal kırıklığının sonucu değildir. Bu sadece kadınsı davranış modellerinin, kadınların yakın zamana kadar az sayıda olduğu kurumlara uygulanmasıdır. Bunu daha önce nasıl oldu da görememiştim?

Çünkü muhtemelen çoğu insan gibi, feminizasyonu benim doğumumdan önce gerçekleşmiş bir şey olarak düşünüyordum. Örneğin hukuk mesleğinde kadınları düşündüğümüzde, hukuk fakültesine giden ilk kadını (1869), Yüksek Mahkeme’de dava savunan ilk kadını (1880) ya da ilk kadın Yüksek Mahkeme yargıcını (1981) düşünürüz.

Çok daha önemli bir dönüm noktası ise hukuk fakültelerinin çoğunlukla kadın olduğu 2016 yılı veya hukuk firmalarının ortaklarının çoğunlukla kadın olduğu 2023 yılıdır. Sandra Day O’Connor yüksek mahkemeye atandığında yargıçların yalnızca yüzde 5’i kadındı. Bugün Amerika’daki yargıçların yüzde 33’ü kadın ve Başkan Joe Biden tarafından atanan yargıçların yüzde 63’ü kadın.

Aynı eğilim birçok meslekte görülebilir: 1960’lar ve 70’lerde öncü kadın nesli; 1980’ler ve 90’larda artan kadın temsili; ve nihayet 2010’lar veya 2020’lerde, en azından genç kuşaklarda toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması. 1974’te New York Times muhabirlerinin yalnızca yüzde 10’u kadındı. New York Times çalışanları 2018’de çoğunlukla kadın oldu ve bugün kadın oranı yüzde 55’tir.

Tıp fakülteleri 2019’da kadın çoğunluklu oldu. Yine 2019’da ulusal ölçekte üniversite mezunu işgücünün çoğunluğunu kadınlar oluşturdu. 2023’te üniversite öğretim görevlilerinin çoğunluğunu kadınlar oluşturdu. Amerika’daki yöneticilerin çoğunluğunu henüz kadınlar oluşturmuyor ancak oran şu anda yüzde 46 olduğundan yakın zamanda çoğunluk olabilirler. Yani zamanlama uyuyor. Wokeness (kışkırtılmışlık), birçok önemli kurumun demografik olarak erkek çoğunluktan kadın çoğunluğa geçtiği dönemde ortaya çıktı.

İçerik de uyuyor. Wokeness (kışkırtılmışlık) olarak düşündüğünüz her şey, kadınsı olanın erkeksi olana öncelik verilmesini içerir: mantığın yerine empati, riskin yerine güvenlik, rekabetin yerine uyum. Kadınlaşmanın akademi üzerindeki etkilerini inceleyen Noah Carl veya Bo Winegard ve Cory Clark gibi, Büyük Feminizasyon tezinin kendi versiyonlarını öne süren diğer yazarlar, siyasi değerlerde cinsiyet farklılıklarını gösteren anket verileri sundular. Örneğin bir ankette, erkeklerin yüzde 71’i ifade özgürlüğünü korumanın uyumlu bir toplumu sürdürmekten daha önemli olduğunu söylerken, kadınların yüzde 59’u bunun tersini söyledi.

En ilgili farklar bireylerle değil, gruplarla ilgili olanlardır. Benim deneyimime göre bireyler benzersizdir ve her gün klişeleri bozan istisnalarla karşılaşırsınız, ancak erkek ve kadın grupları tutarlı farklılıklar gösterir. İstatistiksel olarak düşündüğünüzde bu mantıklıdır. Rastgele bir kadın rastgele bir erkekten daha uzun olabilir, ancak rastgele seçilmiş on kadından oluşan bir grubun ortalama boyunun, on erkekten oluşan bir grubun ortalamasından daha yüksek olması çok düşük bir ihtimaldir. İnsan grubu büyüdükçe, istatistiksel ortalamalara uyma ihtimali artar.

Kadın grup dinamikleri uzlaşma ve işbirliğini destekler. Erkekler birbirlerine emir verir, ancak kadınlar yalnızca öneride bulunur ve ikna eder. Mutlaka ifade edilmesi gereken herhangi bir eleştiri veya olumsuz duygu, katman katman iltifatların içine gömülmelidir. Bir tartışmanın sonucu, tartışmanın yapılmış olması ve herkesin buna katılmış olmasından daha az önemlidir. Grup dinamiklerindeki en önemli cinsiyet farkı çatışmaya karşı tutumdur. Özetle, erkekler çatışmayı açıkça yürütürken kadınlar düşmanlarını gizlice baltalar veya dışlar.

Bari Weiss, The New York Times gazetesinden ayrılırken yazdığı istifa mektubunda, meslektaşlarının Slack programındaki gazete içi yazışmalarda kendisinden ırkçı, Nazi ve bağnaz olarak bahsettiklerini ve -en kadınsı kısmı da bu- “kendisiyle dostça davrandığı düşünülen meslektaşlarının iş arkadaşları tarafından rahatsız edildiğini” anlattı. Weiss, Times’ın yazarlar masasından bir çalışma arkadaşına bir keresinde kahve içmeyi teklif etmişti. Irk hakkında sık sık yazan melez bir kadın olan bu gazeteci, buluşmayı reddetti. Bu elbette temel profesyonellik standartlarını karşılamamak demekti. Aynı zamanda çok kadınsıydı.

Erkekler genellikle kadınlardan daha iyi bölümlere ayırma (compartmentalization) becerisine sahiptir ve wokeness (kışkırtılmışlık) birçok açıdan toplum çapında bir bölümlere ayıramama örneğiydi. Geleneksel olarak, bir doktor günün politik meseleleri hakkında fikirlere sahip olabilir ama bu görüşleri muayene odasının dışında tutmayı profesyonel bir görev sayardı. Tıp daha feminize hale geldikçe, doktorlar eşcinsel haklarından Gazze’ye kadar tartışmalı meselelerle ilgili görüşlerini ifade eden rozetler ve iplikler takmaya başladı. Hatta doktorların ırkçılığın acil bir halk sağlığı sorunu olması nedeniyle Black Lives Matter protestolarının Covid kısıtlamalarını ihlal ederek devam edebileceğini söylediklerinde olduğu gibi mesleklerinin güvenilirliğini geçici siyasi heveslere bile istihdam ediyorlar.

Parçaları bir araya getirmeme yardımcı olan kitaplardan biri, psikoloji profesörü Joyce Benenson’ın Warriors and Worriers: The Survival of the Sexes adlı eseriydi. Benenson, erkeklerin savaşa, kadınların ise yavrularını korumaya optimize edilmiş grup dinamikleri geliştirdiğini öne sürer. Tarih öncesinin sisleri içinde oluşan bu alışkanlıklar, Benenson’ın alıntıladığı bir çalışmada, modern bir psikoloji laboratuarındaki deneycilerin neden şöyle gözlemlediğini açıklar; bir grup erkeğe bir görev verildiğinde “konuşma süresi için çekişirler, yüksek sesle anlaşmazlığa düşerler” ve ardından “neşeyle bir çözümü deneyciye iletirler.” Aynı görevi alan bir grup kadın ise “birbirlerinin kişisel geçmişleri ve ilişkileri hakkında nazik sorular sorar… bolca göz teması, gülümseme ve sırayla konuşma eşlik eder” ve deneycinin istediği göreve “çok az dikkat ederler.”

Savaşın amacı iki kabile arasındaki anlaşmazlıkları çözmektir ama bu yalnızca anlaşmazlık çözüldükten sonra barış yeniden sağlanabilirse işe yarar. Bu nedenle erkekler, dün savaştıkları insanlarla barış içinde yaşamayı ve onlarla uzlaşmayı sağlayan yöntemler geliştirdiler. Dişi bireyler, primat türlerinde bile, erkeklere göre daha yavaş uzlaşırlar. Bunun nedeni, kadınların çatışmalarının geleneksel olarak kabile içindeki kıt kaynaklar üzerine olmasıdır; çatışma, açık çatışmayla değil, rakiplerle gizli rekabetle çözülür ve bu çatışmanın belirgin bir sonu yoktur.

Tüm bu gözlemler benim wokeness (kışkırtılmışlık) gözlemlerimle uyuşuyordu, fakat yakın zamanda yeni bir teori keşfetmenin verdiği heyecan yerini iç karartıcı bir hisse bıraktı. Eğer wokeness (kışkırtılmışlık) gerçekten Büyük Feminizasyon’un bir sonucuysa, 2020’deki delilik patlaması gelecekte bizi bekleyen şeylere ilişkin küçük bir sunumdu. Toplumu şekillendiren mesleklerde kalan erkekler yaşlandıkça ve daha genç, daha feminize kuşaklar kontrolü tam olarak ele geçirdikçe neler olacağını hayal edin.

Wokeness’ın (kışkırtılmışlığın) oluşturduğu tehdit, sektöre bağlı olarak büyük ya da küçük olabilir. İngilizce bölümlerinin artık tamamen feminize olması üzücü, ancak çoğu insanın günlük yaşamı bundan etkilenmiyor. Diğer alanlar daha önemlidir. Gazeteci olmayabilirsiniz ama The New York Times’ta yazılanların ülkede kamusal olarak neyin gerçek kabul edildiğini belirlediği bir ülkede yaşıyorsunuz. Times, grup içi uzlaşının hoş karşılanmayan gerçekleri bastırabildiği bir yere dönüşürse (ki bunu hâlihazırda belirli ölçüde yapıyor), bu her vatandaşı etkiler.

Beni en çok korkutan alan hukuk alanıdır. Hepimiz işleyen bir hukuk sistemine bağlıyız ve açıkça söylemek gerekirse, hukuk mesleği çoğunlukla kadınlardan oluştuğunda hukukun üstünlüğü ayakta kalmayacaktır. Hukukun üstünlüğü sadece kuralların yazılı olmasından ibaret değildir. Kuralları, sonuç kalbinizi acıtsa bile veya hangi tarafın daha sempatik olduğu yönündeki içsel sezginize aykırı olsa bile uygulamak demektir.

Feminize olmuş bir hukuk sistemi, 2011’de Başkan Obama döneminde üniversite kampüslerinde cinsel saldırı için kurulan Title IX of 1972 Federal Education Amendments (9. madde) mahkemelerine benzeyebilir. Bu süreçler yazılı kurallarla yönetildiği için teknik olarak hukukun üstünlüğü altında işlediği söylenebilirdi. Ancak, suçlayıcınızla yüzleşme hakkı, neyle suçlandığınızı bilme hakkı ve suçun, bir tarafın bir eylem hakkında geriye dönük olarak nasıl hissettiğiyle ilgili değil her iki tarafın da bilebileceği nesnel koşullara dayanması gerektiği temel kavramı gibi yasal sistemimizin kutsal kabul ettiği birçok güvenceden yoksundular. Bu güvenceler ortadan kaldırıldı çünkü kuralları yapanlar, çoğunlukla kadın olan suçlayıcılara, çoğunlukla erkek olan suçlananlardan daha fazla sempati duyuyordu.

Bu iki hukuk yaklaşımı, Brett Kavanaugh’un onay duruşmalarında açıkça çatıştı. Erkek egemen görüş, Christine Blasey Ford’un Kavanaugh ile aynı odada bulunduklarına dair somut bir kanıt sunamadığı takdirde, tecavüz suçlamalarının Kavanaugh’un hayatını mahvetmesine izin verilemeyeceği yönündeydi. Kadınların duruşu, Ford’un apaçık duygusal tepkisinin, Senato komitesinin saygı duyması gereken bir tür güvenilirlik olduğu yönündeydi.

Hukuk mesleği çoğunlukla kadınlardan oluşursa, Title IX mahkemelerinin ve Kavanaugh duruşmalarının ruhunun yayılmasını bekliyorum. Yargıçlar artık olduğu gibi, gözde gruplar için kuralları esnetip gözden düşmüş gruplara sıkı şekilde uygulayacaktır ve bu durum hâlihazırda endişe verici ölçüde zaten gerçekleşiyor. 1970’te, kadınların hukuka kitlesel biçimde dâhil edilmesinin yalnızca küçük bir etki yaratacağına inanmak mümkündü. Bu inanç artık sürdürülemez. Değişimler büyük olacak.

Garip bir şekilde, siyasi yelpazenin her iki tarafı da bu değişimlerin nasıl olacağı konusunda hemfikir. Tek anlaşmazlık, bunların iyi mi yoksa kötü mü olacağıdır. Dahlia Lithwick, Lady Justice: Women, the Law, and the Battle to Save America adlı kitabına, 2016’da Teksas kürtaj kanunu ile ilgili sözlü tartışmalar sırasında Yüksek Mahkeme’de geçen bir sahneyle başlar. Üç kadın yargıç, Ginsburg, Sotomayor ve Kagan, “resmi konuşma süresi sınırlarını görmezden gelerek erkek meslektaşlarının sözünü coşkuyla kestiler.” Lithwick bunu, “şişede birikmiş yargıç kız gücünün patlaması” olarak kutladı ve bunun “Amerika’ya güçlü Amerikan hukuk kurumlarında gelecekte kadınlar için gerçek cinsiyet eşitliğinin veya ona yakın bir durumun ne anlama gelebileceğine dair bir bakış sunduğunu” yazdı.

Lithwick, kadınları, sonuçta baskı ve beyaz üstünlüğü döneminde doğmuş olan hukukun biçimselliklerine karşı umursamaz tutumları nedeniyle övüyor. “Amerikan hukuk sistemi temelde mülk sahibi beyaz erkekleri kayırmak için inşa edilmiş bir makineydi,” diye yazıyor Lithwick. “Ama elde olan tek şey bu ve mecburen eldekilerle çalışırsınız.” Hukuku ataerkil bir kalıntı olarak görenlerin hukuku araçsal olarak kullanmaları beklenir. Eğer bu düşünce tüm hukuk sistemimize egemen olursa, dış görünüş aynı kalacak ama bir devrim yaşanmış olacaktır.

Büyük Feminizasyon gerçekten eşi benzeri görülmemiş bir olgudur. Diğer uygarlıklar kadınlara oy hakkı verdi, mülkiyet hakları tanıdı veya imparatorluk tahtlarını miras almalarına izin verdi. Ancak insanlık tarihinde hiçbir uygarlık, kadınların siyasi partilerden üniversitelere, en büyük şirketlerimize kadar toplumumuzun bu kadar çok hayati kurumunu kontrol etmesine izin verme deneyini yapmamıştır. Kadınlar en üst pozisyonlarda yer almasa bile, bu kurumlarda tonu belirleyen onlardır; öyle ki bir erkek CEO bile insan kaynakları başkanının çizdiği sınırlar içinde hareket etmek zorundadır. Bu kurumların tamamen yeni koşullar altında da çalışmaya devam edeceğini varsayıyoruz. Peki, bu varsayımın dayanağı nedir?

Sorun, kadınların erkeklerden daha az yetenekli olması değildir; hatta kadın etkileşim biçimlerinin herhangi bir nesnel anlamda daha aşağı olması da değildir. Sorun, kadın etkileşim biçimlerinin birçok büyük kurumun hedeflerine ulaşmaya uygun olmamasıdır. Akademiniz çoğunlukla kadınlardan oluşabilir, ancak (bugünün üniversitelerindeki kadınların çoğunlukta olduğu departmanlarda olduğu gibi) açık tartışma ve sınırsız hakikat arayışı yerine başka hedeflere odaklanır. Peki, akademi hakikati aramıyorsa ne işe yarar? Gazetecileriniz insanları kızdırmaktan çekinmeyen dik başlı bireyler değilse, onların ne değeri vardır? Bir iş yeri kılıç sallayan girişimci ruhunu kaybedip kadınsı, içe dönük bir bürokrasiye dönüşürse, durgunlaşmayacak mıdır?

Eğer Büyük Feminizasyon uygarlık için bir tehdit oluşturuyorsa, soru bunun hakkında bir şey yapıp yapamayacağımız olur. Cevap, bunun ilk etapta neden gerçekleştiğini düşündüğünüze bağlıdır. Büyük Feminizasyon’un doğal olarak meydana geldiğini düşünen pek çok insan var. Kadınlara sonunda erkeklerle rekabet etme şansı verildi ve sonuçta daha iyi oldukları ortaya çıktı. Bu yüzden haber odalarımızda, siyasi partilerimizin yönetiminde ve şirketlerimizin başında bu kadar çok kadın var.

Ross Douthat, bu düşünce tarzını bu yıl “L0m3z” olarak bilinen ve feminizasyon için bir metafor olarak “köy evi” (longhouse) terimini popülerleştiren sağcı bir yayıncı olan Jonathan Keeperman ile yaptığı bir röportajda anlattı. Douthat şöyle sordu: “Erkekler kadınların onları ezdiğinden şikâyet ediyor. Köy evi dediğiniz şey (longhouse), aslında erkeklerin yeterince rekabet edememesine dair uzun bir inleme değil mi? Belki de 21. yüzyıl Amerika’sında sahip olduğumuz zeminde rekabet etmeyi kabul etmelisiniz?”

Feministlerin düşündüğü de budur ama yanılıyorlar. Feminizasyon, kadınların erkekleri geride bırakmasının organik bir sonucu değildir. Sosyal mühendisliğin yapay bir sonucudur ve teraziden başparmağımızı çekersek bir neslin hayat süresi içerisinde çökecektir.

Bu terazideki en bariz başparmak ayrımcılık karşıtı yasadır. Bir şirkette çok az kadın çalıştırmak yasadışıdır. Kadınlar yetersiz temsil ediliyorsa, özellikle üst yönetimde, bu açılmamış bir dava demektir. Bunun sonucu olarak işverenler, sadece sayıyı yüksek tutmak için kadınlara normalde alamayacakları işleri ve terfileri verirler.

Bunu yapmak rasyoneldir, çünkü aksi halde sonuçlar çok ağır olabilir. Texaco, Goldman Sachs, Novartis ve Coca-Cola, işe alım ve terfilerde kadınlara karşı önyargı iddia eden davalar sonucunda dokuz haneli (yüz milyonlarca dolarlık) tazminatlar ödemiş şirketler arasındadır. Hiçbir yönetici, şirketine bir cinsiyet ayrımcılığı davasında 200 milyon dolara mal olan kişi olmak istemez.

Ayrımcılık karşıtı yasa, her işyerinin feminize olmasını zorunlu kılıyor. 1991’de görülen emsal bir dava, bir tersanenin duvarlarındaki kadın posterlerinin kadınlar için düşmanca bir ortam oluşturduğuna hükmetti; bu ilke zamanla pek çok erkeksi davranış biçimini kapsayacak şekilde genişledi. Silikon Vadisi’ndeki düzinelerce şirket “erkek kulübü kültürü” veya “zehirli erkek kardeşlik kültürü” iddialarıyla dava edildi ve bu davalara uzmanlaşmış bir hukuk firması, 450.000 ila 8 milyon dolar arasında değişen ceza ödeme anlaşmalarıyla övünüyor.

Kadınlar, işyerinin bir erkek öğrenci birliği gibi hissettirmesi nedeniyle patronlarına dava açabilir, ancak erkekler işyerinin Montessori anaokulu gibi hissettirmesi nedeniyle dava açamaz. Doğal olarak işverenler, ofisi daha yumuşak yapma eğilimindedir. O hâlde kadınlar modern işyerinde daha fazla başarılı oluyorsa, bu gerçekten erkeklerden daha iyi rekabet ettikleri için mi? Yoksa kurallar onlara göre değiştirildiği için mi?

Feminizasyonun zaman içinde artma eğiliminden de çok şey çıkarılabilir. Kurumlar 50–50 noktaya ulaştığında, cinsiyet dengesi hızla aşılır ve giderek daha fazla kadın ağırlıklı hale gelirler. 2016’dan beri hukuk fakülteleri her yıl biraz daha kadın ağırlıklı oldu; 2024’te kadın oranı yüzde 56’ya ulaştı. Bir zamanlar ağırlıklı olarak erkeklerin alanı olan psikoloji artık büyük ölçüde kadınlardan oluşuyor ve psikoloji doktoralarının yüzde 75’i kadınlara gidiyor. Kurumlar belirli bir eşik noktasına sahip görünüyor; bu eşikten sonra giderek daha fazla feminize oluyorlar.

Bu, kadınların erkekleri geride bırakmasına pek benzemiyor. Bu, kadınların daha önce erkeklere ait kurumlara kadınsı normlar dayatarak erkekleri uzaklaştırmasına benziyor. Hangi erkek, kendi özelliklerinin hoş karşılanmadığı bir alanda çalışmak ister? Hangi kendine saygısı olan erkek lisansüstü öğrenci, fikir ayrılıklarını fazla açık dile getirdiği veya tartışmalı bir görüş ifade ettiği için dışlanacağı bir akademik kariyer peşinde koşar?

Eylül ayında National Conservatism konferansında yukarıdaki makale doğrultusunda bir konuşma yaptım. Büyük Feminizasyon tezini böyle kamusal bir ortamda ortaya koyma hususunda endişeliydim. Muhafazakâr çevrelerde bile, herhangi bir alanda çok fazla kadın olduğunu veya kadınların büyük sayılarda kurumları tanınmayacak kadar dönüştürerek iyi işleyemez hâle getirdiğini söylemek hâlâ tartışmalıdır. Argümanımı mümkün olduğunca nötr bir şekilde ifade ettiğimden emin oldum. Şaşırtıcı bir şekilde tepki büyüktü. Birkaç hafta içinde konuşmanın videosu YouTube’da 100.000’in üzerinde izlenmeye ulaştı ve National Conservatism konferansı tarihinin en çok izlenen konuşmalarından biri oldu.

İnsanların bu argümana açık olması iyi, çünkü Büyük Feminizasyon hakkında bir şey yapma fırsatımız elden gidiyor. Feminizasyonun öncü göstergeleri ve gecikmeli göstergeleri vardır; şu anda hukuk fakültelerinin çoğunlukla kadın olduğu, fakat federal mahkeme yargıçlarının hâlâ çoğunlukla erkek olduğu ara aşamadayız. Birkaç on yıl içinde cinsiyet değişimi doğal sonucuna ulaşmış olacak. Pek çok insan wokeness’ın (kışkırtılmışlığın) bittiğini, “vibe shift” (atmosfer değişimi) tarafından yok edildiğini düşünüyor, ancak wokeness (kışkırtılmışlık) demografik feminizasyonun bir sonucuysa, demografi değişmediği sürece asla bitmeyecek demektir.

Ben de bir kadın olarak, yazı ve editörlük kariyeri sürdürme fırsatı bulduğum için minnettarım. Neyse ki feminizasyon sorununu çözmek için kadınların yüzüne kapı çarpmamız gerektiğini düşünmüyorum. Sadece adil kuralları geri getirmemiz gerekiyor. Şu anda kadınların kaybetmesinin yasadışı olduğu, sözde meritokratik (meziyet merkezli idare) bir sistemimiz var. İşe alımı sadece isimde değil, özde de meritokratik yapalım, sonuçların nasıl şekilleneceğini görelim. Erkeksi bir ofis kültürüne sahip olmayı yeniden yasal hâle getirelim. İnsan kaynakları hanımefendinin veto gücünü ortadan kaldıralım. İnsanların, günümüzdeki feminizasyonun büyük bir kısmının, yasal değişikliklerle ortaya çıkan ve yasal değişikliklerle geri döndürülebilen İK gibi kurumsal değişikliklere atfedilebileceğini keşfettiklerinde şaşıracaklarını düşünüyorum.

Çünkü, sonuçta ben sadece bir kadın değilim. Aynı zamanda, eğer toplum çatışmadan kaçınıp fikir birliğine dayalı bir hal alırsa, gelişmesi zor olacaktır gibi birçok tartışmalı fikre sahip biriyim. Ben, eğer feminen bir dünyada büyümek zorunda kalırlarsa asla tam potansiyellerine ulaşamayacak oğulların annesiyim. Ben ve hepimiz, Amerikan yaşam tarzını destekleyen hukuk sistemi, bilimsel araştırma ve demokratik siyaset gibi kurumlara bağımlıyız ve eğer bunlar tasarlanma amaçları olan görevleri yerine getirmeyi bırakırlarsa hepimiz acı çekeceğiz.

 

*Helen Andrews, Boomers: The Men and Women Who Promised Freedom and Delivered Disaster adlı kitabın yazarıdır.

 

Kaynak: https://www.compactmag.com/article/the-great-feminization/

Tercüme: Ali Karakuş

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA