Kızıldeniz Bölgesini Tanımlayan Nedir?
Kızıldeniz bölgesi, Süveyş Kanalı’ndan Bab el-Mendeb Boğazı’na kadar uzanır ve yaklaşık 438.000 km²’lik bir alanı kapsar. Bu bölge, dünyanın en istikrarsız coğrafyalarından bazılarıyla komşudur: Afrika Boynuzu, Arap Yarımadası ve Hint-Pasifik bölgesinin batı kıyısı.
Kızıldeniz Bölgesi
Kızıldeniz, geleneksel ve yükselen küresel güçlerin nüfuz ve kontrol mücadelesine sahne olan son derece çekişmeli bir bölgeye dönüşmektedir. Batı’nın jeopolitik merkez konumunun zayıflaması, alternatif güçlerin yükselişi ve bölgesel aktörlerin artan iddialılığı, Kızıldeniz’de birleşmektedir.
Bu durum, gelecekteki küresel güç hiyerarşilerinin test edildiği karmaşık ve dinamik bir arena yaratmıştır. Kızıldeniz bölgesi, 1989’da Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle şekillenen liberal uluslararası düzene meydan okumaktadır. Bu düzen şu ilkelere dayanıyordu:
- Çok taraflılık – Birden fazla devlet arasında işbirliği
- Serbest piyasa – Ekonomide sınırlı devlet müdahalesi
- Liberal demokrasi – Siyasal çoğulculuk ve bireysel haklar
Bu ilkeler, son 20 yılda içsel zayıflıklar ile dışsal meydan okumaların birleşimiyle aşınmıştır.
Her ne kadar ABD ile Çin arasındaki küresel güç rekabeti manşetlere hâkim olsa da, post-liberal dünya düzeninin gerçek laboratuvarları, uluslararası, bölgesel ve yerel dinamiklerin çarpıştığı bölgelerde yer almaktadır.
Geniş anlamıyla Kızıldeniz bölgesi bu bölgelerden biridir. Diğerleri arasında Kuzey Kutbu, Güney Hint-Pasifik ve Balkanlar sayılabilir.
Kızıldeniz Bölgesi Neden Küresel Güç Rekabetinin Sahnesi Oldu?
Bölgede düzeni sağlayabilecek açık ve baskın bir güç bulunmamaktadır. Bu durum, çıkarları örtüşen devletler arasında açık bir rekabet alanı doğurmuştur.
Kızıldeniz’in büyük bir stratejik değeri vardır. Akdeniz ile Hint-Pasifik’i birbirine bağlayan bir koridor olan Kızıldeniz, küresel ticaret ve enerji taşımacılığı için bir deniz yolu niteliğindedir. Ayrıca Sudan, Eritre ve Yemen gibi kırılgan devletlerle sınır komşusudur.
Bu durum – yani bir yanda sınırlı ya da tartışmalı otorite nedeniyle dış müdahaleye açık bir yapı, diğer yanda ise yüksek stratejik önem – bölgeyi dış müdahale için bir cazibe merkezine dönüştürmüştür.
Amerika Birleşik Devletleri ve Çin’in her ikisinin de Cibuti’de askeri üsleri bulunmaktadır. Rusya ise Port Sudan’a erişim sağlamaya çalışmaktadır. Körfez ülkeleri, özellikle Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar, Afrika Boynuzu’ndaki varlıklarını genişletmiştir. Bunu özellikle Sudan, Somali ve Etiyopya’daki limanlara, altyapıya ve askeri iş birliğine yatırım yaparak gerçekleştirmişlerdir.
Türkiye, İran ve İsrail de siyasi, ekonomik ve güvenlik bağları kurmuştur. Bu bağlar Kızıldeniz’i Doğu Akdeniz ve Basra Körfezi ile ilişkilendirmektedir.
Ancak, bölgedeki değişimin itici gücü yalnızca dış aktörler değildir.
Etiyopya’dan Sudan, Eritre, Mısır ve Somali’ye kadar yerel aktörler de küresel rekabeti kendi stratejik hedefleri doğrultusunda kullanmaktadır. Askeri erişim hakkı karşılığında güvenlik garantileri sağlayarak ya da stratejik altyapıya yatırım çekmeye çalışarak, rakip dış güçleri kendilerine çekmektedirler. Ayrıca ABD, Çin, Körfez ülkeleri ya da Türkiye ile diplomatik yakınlaşmalar yoluyla iç ve bölgesel konumlarını güçlendirmeye çalışmaktadırlar.
Bu tür eylemler, çakışan çıkarların karmaşık bir ağını yaratmaktadır. Bu da bölgesel ve küresel siyaset arasındaki çizgiyi bulanıklaştırmaktadır. Hem hükümetler hem de devlet dışı aktörler artık aralarından seçim yapabilecekleri çok sayıda dış destekçiye sahiptir. Birini diğerine karşı kullanabilirler.
Bu “çoklu ittifak” yaklaşımı, bölgesel aktörlere kaldıraç gücü sağlamaktadır. Ancak aynı zamanda oynaklığı ve belirsizliği de artırmaktadır. Örneğin, Sudan’da süren iç savaşta rakip gruplar Suudi Arabistan’dan Birleşik Arap Emirlikleri’ne kadar uzanan çeşitli dış aktörlerden destek aramıştır. Bu durum, iç çatışmayı bir vekâlet savaşına dönüştürmüştür.
Somali’de ise yerel ve klan otoriteleri, çoğu zaman zayıf yerel kurumları baypas ederek, Türkiye ve Körfez ülkeleri gibi yabancı güçlerle doğrudan güvenlik ve ekonomi anlaşmaları müzakere etmektedir.
Bu arada, denize kıyısı olmayan Etiyopya’nın deniz erişimi arayışı; Somaliland, Somali, Eritre, Mısır ve Körfez ülkeleriyle yeni diplomatik ve güvenlik düğümlerine yol açmıştır.
Tüm bu örnekler, Kızıldeniz sahnesinin post-liberal düzenin bir mikrokozmosuna nasıl dönüştüğünü ortaya koymaktadır: parçalanmış, işlemsel ve derinlemesine birbirine bağlı bir yapı.
Bu Hizalanmadan Ne Gibi Sonuçlar ve Dersler Çıkıyor?
Kızıldeniz bölgesi, küresel siyasetteki daha geniş çaplı dönüşümün bir yansımasıdır.
Batı’nın etkisinin zayıflaması, yeni bir denge yaratmak yerine, merkezsizleşmiş ve rekabetçi bir sistem ortaya çıkarmıştır.
Bu ortamda, bölgesel alanlar; küresel ve yerel güçler, devlet ve devlet dışı aktörler, resmî ittifaklar ve gayriresmî ortaklıklar arasındaki yeni etkileşim modellerinin denendiği laboratuvarlar işlevi görmektedir.
Liberal uluslararası düzeni Batı merkezli “evrensel” kurallar ve kurumlar tanımlarken; post-liberal düzen, seçici katılım, ikili pazarlıklar ve esnek ittifaklarla karakterize edilmektedir.
Ortaya çıkan tablo; uzlaşmadan değil, rekabetten türeyen bir dünya düzenidir.
Büyük güçler arasındaki rekabet, artık uluslararası kurumlar üzerinden değil; daha çok bölgesel sahneler aracılığıyla yürütülmektedir. Askerî varlık, altyapı yatırımları ve siyasi ittifaklar, artık nüfuz araçları olarak işlev görmektedir.
Hangi Sonuçlara Varıyorsunuz?
Kızıldeniz bölgesi, akademisyenlere ve politika yapıcılara şunu hatırlatmaktadır: Uluslararası siyasetin geleceği yalnızca Washington, Pekin, Brüksel ya da Moskova’da belirlenmeyecektir. Yeni küresel düzenin şekillendiği yerler arasında Port Sudan, Aden ve Cibuti gibi şehirler de yer almaktadır.
Bölgeler, uluslararası dönüşümün gerçek laboratuvarlarına dönüşmüştür. Bu alanlar, küresel rekabetin yerel çatışmalarla kesiştiği; yeni yönetişim ve nüfuz modellerinin ortaya çıktığı mekânlardır.
Yerel aktörler –devlet olan ve olmayanlar– artık dış müdahalenin pasif alıcıları değildir. Kendi güvenlik ortamlarını şekillendirmede aktif katılımcılardır.
* Federico Donelli. Trieste Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Doçenti
