50 Trilyon Dolarlık Sorun: Washington ve Yapay Zekâ Balonu İçin Para Yok

ABD, sonunda yeryüzünde bugüne kadar görülmüş en büyük Ponzi dolandırıcılığını yani ABD hükümetini ya da tarihteki en büyük finansal balonu yani yapay zekâyı finanse etmek arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaktır. Alternatif olarak, Federal Rezerv sonunda yeniden devreye girip borçlanma maliyetlerini bastıracak kadar likidite yaratabilir. Ancak o zaman değer/fiyat düzeltmesi ortadan kalkmaz. Sadece başka bir yere; enflasyona, varlık fiyatlarına ve para biriminin değerine kayar. (Tahminim: yapay zekâ harcamalarını “ulusal savunma” olarak sınıflandırıp ortaya çıkan enflasyonu da halkın üzerine yıkacaklarıdır; halkın da bu konuda hiçbir şey yapamayacağı kesin.)
Eylül 8, 2026
image_print

1987 yapımı Spaceballs (bir Star Wars parodisi) filminde, filmin kahramanının peşinde olan kötü karakter “Dark Helmet”, düşman gemisine, ışık hızının katbekat üzerinde bir seviye olan ve “Ludicrous Speed” (Akıl Almaz Bir Hız) olarak adlandırılan maksimum hızına çıkması emrini verir. O kadar akıl almaz bir hızla gidiyor ki, dışarıdaki yıldızlar hızdan dolayı sadece uzamış gibi görünmekle kalmıyor; ışığın adeta “ekose” desenine benzediği bir noktaya ulaşıyor. (Eğlenceli bir bilgi: Tesla’nın en hızlı modeli olan Model S Plaid’in adı da buradan geliyor.)

 

Bu göndermeyle yaşımı belli ediyor olsam da (Spaceballs çıktığında beş yaşındaydım, dolayısıyla filmi çok sevmiştim), yapay zekâ/veri merkezi yapılanmasının ulaşmakta olduğu akıl almaz derecede irrasyonel sermaye harcaması düzeyini tanımlamanın tek yolu “Ludicrous Speed”dir. Bu akıl almaz durum öylesine devasa bir boyuta ulaşıyor ki, tarihteki diğer tüm borsa balonlarını gölgede bırakıyor ve üstelik bu durumun bu haliyle devam edeceği öngörülüyor.

 

Tüm bunları bir bağlama oturtmak için finansal hizmetler şirketi PricewaterhouseCoopers (PwC) tarafından kısa süre önce yayımlanan yeni bir araştırma, dünyanın bugünden 2050’ye kadar veri merkezi altyapısına neredeyse akıl almaz bir miktar olan 31,6 trilyon dolar harcayacağını öngörüyor. Ve bu yalnızca şirketin merkezî senaryosudur. Yapay zekânın benimsenmesi beklenenden daha hızlı gelişirse PwC, bu rakamın 50 trilyon dolara yaklaşabileceğini söylüyor.

Yalnızca ABD’nin 15,1 trilyon dolarlık pay alacağı öngörülüyor. Dünya genelinde veri merkezlerine yönelik yıllık sermaye harcamalarının 2026’da yaklaşık 800 milyar dolardan 2030’da 1,1 trilyon dolara ve 2050’ye kadar 1,8 trilyon dolara çıkacağı varsayılıyor.

Bir kıyaslama yapmak gerekirse, ABD ekonomisinin tamamı şu anda yıllık 30 trilyon doların biraz üzerinde bir GSYH üretmektedir; unutmayın ki bu rakam, tüm bir yıl boyunca ekonomide satılan her bir malın ve sunulan her bir hizmetin (o rakamı olduğundan daha iyi göstermek amacıyla işin içine katılan tüm o döngüsel harcamalar, usulsüzlükler, israf ve aşırı devlet harcamaları dâhil olmak üzere) toplam değerini ifade ediyor. Yalnızca yapay zekâ harcamalarının bile tek başına bunun devasa bir bölümünü oluşturacağı öngörülüyor.)

PwC, bu yatırım döngüsünün büyük ölçüde bir defalık altyapı projeleri olan demiryolları, elektrifikasyon ve internet altyapısının kurulmasını geride bırakacağını savunuyor. Çünkü yapay zekâ altyapısı farklıdır: GPU’lar (Graphics Processing Units), sunucular ve ağ ekipmanları eskimeye yüz tutar ve sürekli olarak yenilenmeleri gerekir. PwC burada yerinde bir noktaya değiniyor; dört ila altı yılda bir gerçekleştirilen büyük çaplı ekipman yenilemelerini varsayarak, on yıllar boyu süren devasa ve tekrarlayan bir sermaye döngüsünü öngörüyor.

Fakat bütün bu nefes kesici tahminlerin altında yatan oldukça önemli bir soru var:

Bütün bu para tam olarak nereden gelecek?

İki devasa dolandırıcılık ve israf makinesi, aynı paranın peşinde

Yapay zekâ patlamasının ilk aşamasında bu soru özellikle acil değildi. Microsoft, Amazon, Alphabet ve Meta olağanüstü miktarlarda nakit üretiyorlardı ve kale gibi sağlam bilançolara sahiplerdi. Muazzam sermaye harcamalarını kendi iç kaynaklarıyla finanse edebilme kapasiteleri vardı ve ediyorlardı.

Fakat 2025’in sonlarından itibaren rakamlar onlar için bile fazla büyümeye başladı.

2030’a kadar yapay zekâyla bağlantılı sermaye harcamalarına ilişkin tahminler artık kabaca 5–7 trilyon dolar arasında ve borçlanma giderek finansman denkleminin bir parçası hâline geliyor. ABD’li büyük ölçekli şirketler tüm nakitlerini tükettiler ve şimdi agresif bir şekilde tahvil ihraç ediyorlar ve bu yüksek getirili tahvillere yönelik Amerikan talebinin çoğunu tükettikten sonra yaptıkları şey, inşaatın finansmanını sağlayacak kadar büyük sermaye havuzları bulmak için küresel olarak Avrupa yatırımcılarından 40 milyar Euro’dan fazla para toplamak oldu.

Amerikalı büyük teknoloji şirketleri, artık Euro cinsinden yeni finans dışı şirket tahvili ihraçlarının neredeyse %10’unu oluşturuyor. Avrupalı ​​politika yapıcılar şimdiden, Amerikalı yapay zekâ şirketlerinin Avrupalı ​​şirketleri kendi sermaye piyasalarının dışına itebileceğinden endişe etmeye başladılar (eh, kulübe hoş geldiniz dostlar).

Ve işte yapay zekâ hikâyesi burada çok daha büyük bir şeyle çarpışıyor. ABD hükümeti de tahvillerini satın almak isteyenlerin peşinde; bu durum kritik bir öneme sahip çünkü hem kendisi hem de o yapay zekâ canavarı için nakit akışını sürdürebilmek adına, söz konusu talebi daha düşük faiz oranlarında canlı tutması gerekiyor.

Daha iyi anlaşılması için, Kongre Bütçe Ofisi bu yıl 1,9 trilyon dolarlık federal bütçe açığı öngörüyor ve bu rakam 2036 yılına kadar yıllık 3,1 trilyon dolara yükselecek. Trump’ın “bataklığı kurutma” ve pervasız federal harcamaları dizginleme konusundaki tüm o tumturaklı söylemlerine rağmen, onun döneminde ABD hükümeti her zamankinden daha pervasız davranmış; ABD tarihindeki diğer tüm başkanların dönemlerine kıyasla onun yönetiminde daha büyük bütçe açıkları verilmiş ve toplam borç miktarı daha fazla artmıştır.

Mevcut yasal düzenlemeler kapsamındaki temel projeksiyonlara göre Washington’ın, 2025 sonu ile 2036 yılları arasında yaklaşık 26 trilyon dolar daha borçlanması gerekecek; bu da kamuya ait borç tutarını kabaca 56 trilyon dolara çıkaracak. O tarihe gelindiğinde toplam federal borç yaklaşık 64 trilyon dolara ulaşıyor (sanki hâlihazırda dudak uçuklatan 40 trilyon dolar yetmezmiş gibi… gerçi bir kez 40’a ulaştıktan sonra, üzerine bir 26 daha gelse ne fark eder ki?)

Borcun sürekli olarak yeniden finanse edilmesi ve hâlihazırda mevcut olan borcun faiz ödemelerini karşılamak için daha fazla borçlanılması gerektiğinden, faiz giderinin kendisi de bu açıkları artıran temel unsurlardan biri haline gelecektir.

Ve evet, ABD hükümeti harcama konusunda işte bu denli mantıksız davranıyor; eğer ABD bir hane olsaydı bu hanenin tüm kredi kartları limitini doldurmuş, ardından eski kartların asgari ödemesini yapabilmek için yeni kredi kartları almış ve onların da limiti dolduğunda yine aynı şeyi yapmış olurdu; yani bu işin sonu görünmüyor.

Bu nedenle, kamuya ait borcun bugün GSYH’nin yaklaşık %101’i seviyesinden 2036 yılına kadar %120’sine yani Amerikan tarihindeki en yüksek seviyeye yükselmesi öngörülmektedir. Dahası, tüm bu borçlanma ve harcamaların yol açacağı kaçınılmaz enflasyonla başa çıkmanın tek yolu olan kayda değer faiz oranı artışları da buna dâhil edilmiş değil.

Şimdi, bu iki öngörüyü yan yana koyun.

Washington’ın önümüzdeki on yıl içinde yaklaşık 26 trilyon dolarlık ek borçlanmaya ihtiyacı var.

Teknoloji sektörü ise aynı anda 2030 yılına kadar 5–7 trilyon dolarlık yapay zekâ sermaye harcaması öngörüyor; bunun ardından, küresel ölçekte toplamda 31,6 trilyon dolara ve belki de 50 trilyon dolara ulaşacak bir altyapı döngüsü geliyor.

Bunlar birbirinden bağımsız rakamlar değil. Aynı sermaye üzerinde birbirleriyle rekabet eden talepler.

Birilerinin bütün bu borçları satın alması gerekiyor

Sınırsız miktarda ucuz paranın bulunduğu sihirli bir depo yok.

Her bir Hazine tahvili, şirket tahvili, veri merkezi kredisi ve özel kredi imkânı, nihayetinde birinin sermayesi üzerinde bir hak talebini temsil eder. (Kabul etmek gerekir ki ABD Hazinesi ve Federal Rezerv, ABD’nin kendi borcunu satın almak için “havadan para basabilirler”; ancak bunu belli bir ölçüde yapabilirler ve bu da daha fazla enflasyona neden olur.)

Emeklilik fonlarının, sigorta şirketlerinin, bankaların, ulusal varlık fonlarının, hane halklarının ve yabancı yatırımcıların bilançoları sınırlıdır. Washington trilyonlarca dolarlık Hazine tahvili ihraç ederken Amazon, Alphabet, Microsoft, Oracle ve yapay zekâ ekosisteminin geri kalanı da aynı anda veri merkezleri, çipler ve enerji altyapısı için trilyonlarca dolar talep ettiğinde, borçlananlar giderek daha fazla yatırımcılar için rekabet eder hâle geliyor.

Bunu şimdiden görüyoruz. Ve bu, daha büyük sorunun sadece küçük bir ön fragmanı.

Tahvil arzı yatırımcı talebinden daha hızlı artarsa tahvil fiyatları düşer ve tahvillerin sağladığı faiz getirileri yükselir. Daha yüksek Hazine getirileri daha sonra Washington’ın faiz giderlerini artırır ve mevcut borcun yalnızca faizini ödemek için bile daha fazla borçlanmayı gerekli kılar.

Ancak söz konusu daha yüksek getiriler, yapay zekâ altyapısını finanse etmenin maliyetini de artırarak mevcut tüm öngörüleri tamamen altüst eder. Sermaye maliyeti %4 iken ekonomik açıdan cazip görünen bir veri merkezi, maliyet %7’ye çıktığında çok daha az cazip hale gelir.

Bu durum, olağanüstü tehlikeli bir geri besleme döngüsü yaratır: Daha fazla devlet borçlanması daha yüksek borç verme getirileri daha yüksek devlet faiz giderleri daha fazla devlet borçlanması.

Aynı zamanda:

Daha fazla yapay zekâ borçlanması → daha yüksek şirket tahvil getirileri → daha kötü veri merkezi ekonomisi → daha yüksek yapay zekâ kârlılığı gereksinimi.

Her iki makine de sermayenin yeterince ucuz kalmasına bağlıdır. Ancak bunların birleşik sermaye talebi tam olarak bunun tersine doğru bir baskı oluşturuyor.

Ve tek kısıt sadece para değil

PwC’nin öngördüğü 31,6 trilyon dolarlık tutar bir şekilde gerçekleşse bile, söz konusu parayla satın alınacağı varsayılan her şeyin inşa edilmesi gibi zorlu bir sorun varlığını koruyor. PwC, veri merkezi yatırımlarının nerede yapılabileceğini belirleyen en önemli kısıtın elektrik arzı olduğunu bizzat belirtmektedir.

Yalnızca yarı iletkenlerdeki aksaklıklar bile öngörülen küresel yatırımı yaklaşık %20 oranında azaltabilir. Veri merkezleri ayrıca muazzam miktarlarda transformatör, türbin, soğutma ekipmanı, iletim altyapısı, bakır, inşaat iş gücü ve yeterliliği giderek azalan elektrik üretim kapasitesi gerektiriyor.

Öyleyse, bu tahminlerin bizden gerçekte nelere inanmamızı gerektirdiğini bir düşünün.

  • Bütün bunlar için on trilyonlarca dolarlık sermayeye ihtiyacımız var.
  • Bunu, ekonomik açıdan tolere edilebilir faiz oranlarıyla finanse etmeye istekli yeterli sayıda yatırımcıya ihtiyacımız var.
  • Yeterli miktarda elektrik üretimine ihtiyacımız var.
  • İletim altyapısına ihtiyacımız var.
  • Sürekli genişleyen yarı iletken üretimine ihtiyacımız var.

 

Tüm o parayı harcadıktan sonra bile, medeniyetin şimdiye dek giriştiği belki de en büyük sermaye yatırımı döngüsünden yeterli getiriyi sağlayabilmek adına, yapay zekânın kayda değer miktarda gerçek ekonomik değer üretmesine ihtiyacımız var. Ve çok büyük ölçüde, birçok bireysel şirketin ve bağımsız analistin bildirdiği üzere, yapay zekâ bunu hâlihazırda başaramıyor.

S&P, büyük ölçekli veri merkezlerine yapılan harcamaların daha önce tahmin edilenden daha hızlı arttığı, finansman yapılarının giderek daha şeffaf olmayan bir hal aldığı ve ölçülebilir getirilerin belirsizliğini koruduğu konusunda şimdiden uyarıda bulunuyor. Sadece ABD’deki en büyük altı büyük ölçekli yapay zekâ şirketinin 2030’a kadar 7 trilyon dolardan fazla harcama yapması bekleniyor; bu durum, vaat edilen kazançların gerçekleşmemesi halinde kredi notlarını riske atabilir (gerçi, söz konusu zehirli borçları “bilanço dışına” çıkarıp kendi uydurdukları paravan şirketlere aktarmak konusunda pek çok numaraları var; nitekim daha önce de bildirdiğim üzere bunu hâlihazırda yapıyorlar… üstelik tüm bunlar, işlerin finansal açıdan güllük gülistanlık göründüğü bir dönemde yaşanıyor!)

Bu, sermayenin öylece “var olduğu” varsayımına getirilen oldukça önemli bir şerhtir.

Nihayetinde birileri kaybeder (ve bu her zaman sıradan insanlardır)

Bu durum politika yapıcıları giderek daha tatsız bir sorunla karşı karşıya bırakıyor. Piyasa güçlerinin normal bir şekilde işlemesine izin verebilirler; bu durumda, yeterli sermayeyi cezp edecek düzeyde getiri artışı gerekebilir. Ancak bu durum, denklemin her iki tarafını da tehdit eder.

Yüksek faiz oranları Washington’ın borç sarmalını daha da kötüleştirirken, aynı zamanda trilyonlarca dolarlık yapay zekâ yatırımının dayandığı ekonomik temelleri zayıflatıyor.

Alternatif olarak, Federal Rezerv sonunda yeniden devreye girip borçlanma maliyetlerini bastıracak kadar likidite yaratabilir. Ancak o zaman değer/fiyat düzeltmesi ortadan kalkmaz. Sadece başka bir yere; enflasyona, varlık fiyatlarına ve para biriminin değerine kayar. (Tahminim: yapay zekâ harcamalarını “ulusal savunma” olarak sınıflandırıp ortaya çıkan enflasyonu da halkın üzerine yıkacaklarıdır; halkın da bu konuda hiçbir şey yapamayacağı kesin.)

İşte bu yüzden, giderek daha absürt hale gelen bu yapay zeka projeksiyonlarının ardındaki asıl hikaye, dünyanın veri merkezleri inşa etmek için gerçekten 31,6 trilyon dolar mı yoksa 50 trilyon dolar mı harcayacağı meselesi değildir.

Sorun şu ki, bu öngörüler, her ikisinin de aynı anda fiilen sınırsız miktarda uygun maliyetli sermaye temin edebileceği varsayımıyla hareket edilerek devlet borçlanmasına dair aynı derecede absürt öngörülerle birlikte yapılıyor. Oysa bu mümkün değildir. Böyle bir şey olamaz.

ABD, sonunda yeryüzünde bugüne kadar görülmüş en büyük Ponzi dolandırıcılığını yani ABD hükümetini ya da tarihteki en büyük finansal balonu yani yapay zekâyı finanse etmek arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaktır.

Her iki durumda da hesap bir türlü tutmuyor. Ortaya çıkacak sonuç hiç hoş olmayacaktır.

 

*Cato Dezorra, bağımsız yorumculuğa yönelen eski bir askeri/güvenlik uzmanıdır.

 

Kaynak: https://catodezorra.substack.com/p/the-50-trillion-problem-there-isnt

Tercüme: Ali Karakuş

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.