Muhsin Yazıcıoğlu, 12 Eylül darbesi ardından ağır işkencelere maruz kaldıkları Mamak askeri cezaevinde yaşadıkları süreçle ilgili olarak bir gazete 14-15 Şubat 1988 tarihinde ardı ardına iki gün süren Alper Gazi Giray’a verdiği bir söyleşisinde şu değerlendirmede bulunur: “Her şeye rağmen bizdeki kanaat; devlettir, ordudur, askerdir. Türk Silahlı Kuvvetleridir. İşkenceye herhalde üst seviyede rıza gösterilmez. Zulme razı olunmaz. Her şeye rağmen hukuk yolları denenebilir. Hukuk çerçevesi dışına çıkılmaz. Bir yerlerden bir haber gelirse, bir işaret gelirse işkenceler durdurulur, bu hayasızlık engellenmiş olur diye düşündük. Bende ve diğer arkadaşlarımızın hepsinde de bu duygu hakimdi. Ama orda şahit olduğumuz şeyler gösterdi ki; kesinlikle işkencenin ve haksız muamelelerin sebebi alt seviye birkaç tane komünistin ve muarızımız olan birkaç tane memurun işi değil”. Yani ortada onları aşan, sistematik biçimde ülkücülere ve solculara uygulanan ağır bir şiddet söz konusudur. Ancak ülkücüler için durumun bu kadar kolay açıklanabileceğini iddia etmek güç. Uğruna canlarını verdikleri İstiklal Marşı, Mamak’ta bir işkence yöntemine dönüştürülüp, coplar eşliğinde her gün defalarca “Korkma, sönmez bu şafaklarda…” diye beton duvarları inletmektedir mesela. Ya da uzuvlarına elektrik verilirken, Filistin askısında kolları, damarları, kasları parçalanırken işkencehanenin hoparlöründen mehter marşları çalınmaktadır.
Netice itibariyle ülkücülerin şimdi muhatap kaldıkları “devlet”, abilerinden ocak seminerlerinde dinlediği, parti kurmaylarının politik söylemlerinde hamasi cümlelerle anlattığı, kendilerine ezberlettirilip duvarlara yazdıkları mito-politik bir örgütlenme değildir. Kutsadıkları devletin bu başka yüzüyle ilk kez karşılaşan genç çocukların, uzun süre nasıl bir tutum sergileyecekleri, nasıl geri cevap verecekleri konusunda kafalarının karışık olduğunu söyleyebiliriz. Hareketin kurmaylardan birisinin cevabı ise çoktan hazırdır ve mahkeme salonunda askeri hakim, savcılara karşı adeta meşruiyet arar gibi şu bilinen ileri yorumu yapar: “Kendileri hapiste ama fikirleri iktidarda”!
Bütün bu ağır şoklar atlatılıp, hapishane şartları kısmen iyileştikten bir müddet sonra 1980’lerin ikinci yarısından itibaren içerideki kimi mahkumların edebiyatla ilişki kurarak şiir ve öykü kitapları yayınladıklarını görürüz. Mevcut edebi kanonun daha çok solcu mahkumların edebi ürünlerini dikkate alarak makalelere yansıttığı bu dönem eserlerine “Hapishane Edebiyatı” denildiği malum. Belge Yayınları’nın “Yeni Dizi” alt başlığı ile mesela solcu mahkumların şiir ve öyküleri hızla kitaplaşır. Dolayısıyla edebi kanon açısından “Hapishane Edebiyatı” denildiği vakit ilk akla gelen isimlerin sol kökenli mahkum şair, yazarlar olduğunu söylemek mümkün. Oysa, bahsi geçen bu edebi kanonun inşa ettiği ve görmezden geldiği verili literatüre rağmen aynı yıllarda hapishanelerde yatan ülkücülerin de edebi üretimleri söz konusu. Yunus Meral’in “Bir Mahkumiyetin Anatomisi” (1989) ve Zihni Açpa’nın “Varolacağız Eylüllere Rağmen” (1990) romanı ülkücüler açısından bu sürecin en simgesel metinleri arasındadır. Alişan Satılmış, Remzi Çayır, Lütfi Kireçci, Süleyman Kalaycı, Ozan İlo, Mustafa Karaca gibi isimler sırasıyla öyküler, romanlar, şiir kitapları yayınlarlar. Her ne kadar bu edebi eylem hapishaneden çıkınca çoğu isimde devam etmediyse de tarihsel önemi bakımından dikkate değer metinler olduğu tartışma götürmez.
Geçtiğimiz günlerde vefat eden ve 12 Eylül’ün önemli ülkücü karakterlerinden Erdoğan Aktaş’ın “Gündüz Bey’in Derviş Militanları” (Akçağ, 2018) ismini taşıyan romanı bütün bu tartıştığımız ve artık sönümlenmiş edebi sürece çok gecikerek eklemlenen hali ile üzerinde düşünülmeye değer bir kitap (Romanda Aktaş, Erdoğan Cabbar A. müellif ismini kullanıyor). “Anı-roman” biçiminde ele alabileceğimiz metin, 1980 öncesi Anadolu’nun bir ilçesinde ülkücü harekete katılan, Hacettepe Üniversitesi’ni kazanıp okumak için Ankara’ya gelerek Ülkü Ocakları Genel Merkezi’nde görev alan kahramanımızın 12 Eylül darbesi gerçekleşene kadar yaşadıklarını kapsıyor. Ve hakkında arama kararı yayınlanmasına rağmen uzun süre ülke içinde kaçak yaşayıp daha sonra yurt dışına çıkmasıyla nihayetleniyor.
Ülkücü hareketin özellikle anılarını yazmak konusunda Türk solunun oluşturduğu külliyata nazaran yetersiz kaldığını düşünürsek “Gündüz Bey’in Derviş Militanları” romanı bizi, öykülerin içine dahil eden kahramanın üzerinden adeta kronolojik biçimde 12 Eylül darbesine kadar getirip bırakıyor. Ve bence en önemlisi, romanın başında yazarın kendi annesine ithaf ederken kullandığı şu “…annemin şahsında -kimin annesi olduğuna bakmadan- o yıllarda evlat kaybetme korkusuyla yaşamış, yanıp tutuşmuş bütün annelere” cümlesi her şeyi çepeçevre kuşatmaya çalışan ve yaşananlar karşısında okura vicdani duruş sunmayı amaçlayan bir metinle muhatap olduğumuzu hissettiriyor. “Kimin annesi olduğuna bakmadan” dediğine göre, 70’lerdeki sadece ülkücü annelerini değil, solcuların annelerini de kastediyor demektir.

Mukayese açısından mesela Türk solunun 1970’lere dair anılarının anlatıldığı “Nar Taneleri” (İletişim, 2004), “Fırtınalı Denizin Yolcuları” (Ayrıntı, 2013), “Fırtınalı Günlerden Notlar-Fatsa” (Kalkedon, 2013) gibi kitaplarda baştan sona kimi açık kimi üstü kapalı bir örgüt güzellemesi çıkar karşımıza. Yer yer yapılan yetersiz özeleştiri ifadelerine rağmen yakın dönem Türkiye tarihinin bu en acılı yılları hakkında, “bizimkiler çiçek çocuktu, diğerleri katil” söyleminin dışına çıkıldığını pek göremeyiz. Cabbar ise, romanında kimi vakit bu tür özeleştirilere yönelerek vicdani bir kapı aralıyor hepimizin önüne.
500 sayfayı aşkın metnin farklı yerlerine serpiştirilen bu özeleştiriler flashback’ler olarak çıkıyor karşımıza daha çok. Bir Genel Merkez yöneticisi olarak 80 öncesini yaşamış kahramanımız bu özeleştirileri çok keskin ifadeler üzerinden yapmıyor ama farklı sayfalardaki cümleleri bir araya getirdiğimizde adeta romanın bütün atmosferinin değiştiğini iddia etmek mümkün. Şimdi romandan alıntıladığım bazı ifadeleri alt alta sıralıyorum:
“Ülkücü Hareketin birinci önceliği düşman tepelemek olmamalıydı! Daha önemlisi, topluma sunacağı ciddi, farklı ve gönülleri cezp edecek bir gelecek hülyası var mıydı?” (s.86)
“Ülkücü kurdun, kuşun ve dahi eğer var ise puştun bile hakkını savunmalıdır!” (s.94)
“İçinden acabalar yükseliyordu. Sürekli kırıp dökmek ve kan akıtmak zorunda yaşayarak nasıl varacaklardı o huzur ve adaletin ülkesine” (s.142)
“Ama karşılarındakiler de aynı toprakların, aynı kültürün çocuklarıydı” (s.143)
“Fiziki kavga sizin iyi niyetinizi törpülüyor. Bir gün gelip pavyon fedaileri gibi sadece kavga etmek, korumak ve huzuru sağlamak için tutulmuş kabadayılara dönmek korkutuyor sizleri, hatta beni de korkutuyor” (s.166)
“…liderimize Meclis’te milletvekili lazım çok sayıda. Şu an kaliteye öncelik verecek durumda değiliz” (s.222)
“Lider, teşkilat, doktrin, tamam, eyvallah ama tartışılamazlık nerede başlayıp nerede bitiyordu?” (s.342)
“Önce insan mı, millet mi? diye sormak istiyor, soramıyor, bunalıyordu” (s.344)
“Askere karşı silah çekmedik, oysa şimdi asker bizi eziyor, düşman muamelesi yapıyor, yoksa yanıldık mı?” demeye başlayanlar çoğalıyor. (s.481)
“Meğer daha ne çok öğrenecek şey, alınacak dersler varmış” (s.481)
Mesela “önce insan mı, yoksa millet mi” sorusu başlı başına hareketin ideolojik çeperini zorlayan, sorgulayan bir ifade. Bir ülkücü hareket mottosu olarak “liderin, teşkilatın, doktrin’in eleştirilemezliği” meselesi de yine kahramanın bu cümleyi söylediği yılları düşünürsek, hayli erken yapılan bir özeleştiri şeklinde kayıtlara girmekte. Ancak romandan anladığımız kadarıyla metni sürükleyen kahraman bu eleştirileri ya iç konuşmalar biçiminde ya da “Gündüz Bey” olarak karşımıza çıkan ve zaman zaman kendisine akıl danışılan, meselelere temkinli, olgunca yaklaşma çabası içinde bulunan bilge bir şahıs tarafından yapılmakta. Romanda yan karakter halinde okuduğumuz “Gündüz Bey”i ben ülkücü hareket içerisinde daha çok Galip Erdem’e benzettiğimi söylemeliyim.
Başta Mamak Askeri Cezaevi ve hususen orada ülkücülere işkence yapmak için kurulan “C-5 Koğuşu”nda yaşananlardan sonra bu insanlık dışı muamelelere muhatap olan genç çocukların zihin ve duygu dünyalarında kutsadıkları değerlerin başında gelen “asker” meselesi de aynı şekilde büyük sarsıntıya uğruyor. 481.sayfada geçen ve askerin ülkücülere “düşman muamelesi” yaptığı fikrinin ardından yöneltilen asker ve devlet konusunda “yoksa yanıldık mı?” sorusu hareketin ideolojik değerleri dikkate alındığında ne kadar güçlü bir özeleştiriye cesaret edildiğini göstermekte. Hatta yine o yıllarda, bir ülkücü mahkumun yayınlanmış şiir kitabında (Sehpalarda Zafer Var, 1990) bahsettiğimiz bu ağır işkenceler neticesinde daha evvel alışık olunmayan bir asker eleştirisi okuruz. “Memetlere” başlığını taşıyan şiirde şu dizeler ilginçtir:
“…Elleri kanlı Mehmetler birden
Kaldırıyorlar beni yattığım yerden
…
Mehmetler zulüm oldu bayraklaştı
Mehmetler sorgularda hayvanlaştı
…
Ceryanlarda sessiz çığlıklar attım
Ceryanlarda bin kez ölümü tadım
…
Bu Mehmetler “Devlet”i astı yüreğimde
Bu Mehmetler hasım oldu benliğimde” (s 7-18).
Erdoğan Cabbar’ın kitabında rastladığımız şöyle bir eleştirinin bu zamana kadar hareket içerisinde hiç yapılmadığı tartışma götürmez: “Eğer ülkücü, milliyetçi bir sendika, devrimcilerden daha az işçinin yanında oluyorsa o azlık çok büyük bir yanlışlık olmalıdır” (s.341). Ülkücü hareketle bağlantılı Milliyetçi İşçi Sendikası’nın (MİSK) 1970’lerde çalışanlar lehine üstlendiği rollerin ne olduğu, hangi işçi haklarının kazanılmasına gayret ettiği, bu tür meselelerde sermayeden (bir anlamda “kapitalist” düzenden) mi yoksa emekten mi yana durduğu sorularının şimdiye dek hiç sorulmadığı, merak edilmediği bir yakın tarihten sonra Cabbar’ın MİSK’i muhatap alarak “bir yanlışlık”tan bahsetmesi hakikaten yıkıcı bir özeleştiri.

1980 öncesi ülkücü ve devrimcilerin sokağa taşan şiddet pratiği karşısında silaha bulaşmamakla öğünerek, ülkücülerin aldığı pozisyonu hem ideolojik hem de teolojik eleştiriye tabi tutup “anlamsızlaştırmaya” çalışan İslamcılar üzerine de romanda cümleler okumak mümkün. 70’li yıllara ait İslamcı metinlere ve hatta aynı geleneğin 80 sonrası uzantılarına baktığımızda ülkücüleri “kavmiyetçi, kafatasçı” olarak niteleyen suçlamalardı bunlar. Romanda bu durum özellikle “…kavgayı seyrederek, sanki az biraz bundan memnun bir görüntü vererek ‘Biz de varız’ demeye uğraşıyorlardı” (s.146) ve “Kendilerini çok beğenmiş bu insanların hiç olmazsa ülkücülere ve mücadelelerine saygı duymalarını bekliyor; göremeyince de ister istemez onlara kızıyordu” (s.336) cümleleri ile veriliyor.
Romanda Çerkez kökenli ve büyük Kafkas sürgününün acılarını yaşamış bir ailenin çocuğu halinde karşımıza çıkan kahramanımızın “Türklük” meselesiyle ilgili aldığı pozisyonun da çok anlamlı olduğunu düşünüyorum. Bu pozisyon bir bakıma Erol Güngör, Mümtaz Turhan, Seyyid Ahmet Arvasi çizgisinde ete kemiğe bürünen kültürel ve tarihsel bir kimlik şeklinde belirmekte. Bunu da, Atsız’ı okuduğunda yaşadığı hayal kırıklığı üzerinden açıklıyor. Atsız’ın, Türk olmayanlara yönelik aşağılayıcı tavrını okuduktan sonra Çerkes kökenli kahramanın kendi durumunu “Şimdi bir hayal kırıklığı içindeydi”(s.151) cümlesiyle bize aktarıp, bu topraklarda böylesi soy sop arayışının gereksizliğinin altını özenle çizdiğini görüyoruz.
7 Ekim 1980’de idam edilen ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu da romandaki temalardan birisi. Pehlivanoğlu’nun idamının ülkücülerin içinde bulunup anlamlandıramadıkları ruh hallerinin daha da sarsılmasına yol açtığını iddia etmek mümkün. Bu sarsıntıyı romanda geçen “…bir ülkücü asılacaktı, hem de uğruna can vermeyi, göze aldıkları devletleri bu cezayı kesmişti” (s.469) ve “Ülkücüler şaşkın, kızgın ve fakat biçare bekliyorlardı” (s.469) cümleleri üzerinden anlayabiliyoruz.
-Son bir değerlendirme yapmak açısından- yazarın, aynı tarihte idam edilen solcu mahkum Necdet Adalı’yı da anılarına katma şeklinden söz etmek lazım. Daha birkaç ay evvel sokaklarda birbirlerinin üzerlerine silahlar doğrulttukları taraflardan ülkücü bir gencin (roman kahramanının), aynı gece yağlı urgana gönderildiklerini belirtirken ülküdaşı Mustafa Pehlivanoğlu’nun isminin hemen arkasına olumsuz hiçbir yorum yapmadan Adalı’yı eklemesi bir anlamda kahramanın roman sonunda ulaştığı “derviş militanlık” halini göstermesi bakımından ayrı önem taşıyor. “Karşı taraftan” bu “dervişçe” bahsedişin aynı dönemi yaşamış ve anılarını yazmış solcu militanların kitaplarında ise neredeyse hiç yer almadığını üzülerek not düşeyim.
