Küresel çalkantıların yaşandığı günümüzde, geçmişteki küresel kriz dönemleriyle paralellikler kurmak giderek moda hâline geliyor. Yorumcular, Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasi durumunu, Sezarizm’e kayışından hemen önceki geç Roma Cumhuriyeti ile sık sık karşılaştırıyor. Diğerleri ise, şiddetli hizipçiliği ve gevşek ahlak anlayışı nedeniyle 1920’lerin Weimar Almanyası’nın daha uygun bir benzetme olduğunu öne sürüyor. Uluslararası düzeyde, Soğuk Savaş ile yapılan karşılaştırmalar kadar on dokuzuncu yüzyıl Avrupası ile yapılan karşılaştırmalar da bulunabilir. Ancak bazıları artık uluslararası durumun, Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki yıllara daha çarpıcı bir biçimde benzediğini ileri sürüyor. Sert milliyetçiliğin yükselişi, küreselleşme korkuları, ekonomik eşitsizlikler ve etnik gerilimlerle dolu olan o tarihsel dönem, günümüzle dikkate değer benzerlikler taşımaktadır. En azından, tanınmış tarihçi Odd Arne Westad’ın son kitabı The Coming Storm: Power, Conflict, and Warnings from History (Yaklaşan Fırtına: Güç, Çatışma ve Tarihten Gelen Uyarılar) adlı eserinde ileri sürdüğü argüman budur.
Westad’ın uluslararası tarih ve çağdaş uluslararası ilişkiler alanlarındaki yerleşik uzmanlığı göz önüne alındığında, bu kitap gerçek içgörüler sunma vaadi taşımaktadır. Westad, Yale Universitesi bünyesinde Elihu Tarih ve Küresel İlişkiler Profesörü olarak görev yapmakta ve Soğuk Savaş ile Çin ve Doğu Asya tarihi üzerine çalışmalar da dâhil olmak üzere birçok eserin yazarıdır. Onun The Global Cold War (Küresel Soğuk Savaş) (2006) adlı kitabı, Üçüncü Dünya’ya yönelik müdahaleciliği incelemesi nedeniyle Bancroft Ödülü’nü kazanmış ve Afrika ile Asya’daki vekâlet savaşları ile doğrudan müdahalelere ilişkin özgün bakış açılarıyla o döneme yönelik hâkim Avrupa merkezli yorumları yeniden şekillendirmiştir. Bu eser, söz konusu çatışmanın temel tarih çalışmalarından biri hâline gelmiştir.
The Coming Storm, Westad’ın giriş bölümünde açıkladığı üzere, birbirine bağlı üç bölümden oluşan bir kitaptır. İlk bölüm, günümüzün çok kutuplu dünyasının ortaya çıkışını ve özellikle Çin’in bir güç olarak yükselişini açıklamayı amaçlamaktadır. İkinci bölüm ise, “diğer güçlerin ve özellikle Çin’in yükselişinin” dünya genelinde ve özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde yarattığı “korkuları” ele almaktadır. Kitabın üçüncü bölümü geriye dönük bir değerlendirme niteliğindedir. Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden çıkarılan dersler ışığında, günümüzde Büyük Güç çatışmasının risklerini incelemektedir. Buradaki sorun, bu bağlantıların zayıf olması, tam olarak olgunlaştırılmamış olması ve Birinci Dünya Savaşı’nın kökenleri ile başlıca aktörlerinin uzun ve yorucu bir anlatımıyla iç içe geçmiş olmasıdır.
Tarihsel Benzetme
Westad’ın temel tezi, günümüz dünyasının, tıpkı Birinci Dünya Savaşı’na giden dönemde olduğu gibi, yükselen Büyük Güç rekabeti çağında tehlikeli bir konumda bulunduğudur. Bu benzetmede Çin, yirminci yüzyılın başındaki Almanya gibi yükselen kıtasal güçtür; kendine güvenen ama endişeli, bölgesel nüfuzu doğal hakkı olarak gören, büyüyen ekonomik ve askerî gücünü genişletmeye istekli ve potansiyel rakipler tarafından kuşatılmaktan çekinen bir devlettir. Rusya ise, etnik-dini bir “Rus milliyetçiliği” tarafından harekete geçirilen Putin’in, “Rus İmparatorluğu’na ait olmuş toprakların mümkün olduğunca büyük bir kısmını kontrol etmek ve bir Büyük Güç olarak tanınmak” istemesi nedeniyle, gerilemekte olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile karşılaştırılmaktadır. Bu senaryoda Amerika Birleşik Devletleri, ekonomik ve toplumsal sorunlarla boğuşan ve siyasi hizipçilik nedeniyle bölünmüş olan gerileyen bir Britanya’ya benzetilmektedir.
Miles Kahler’in yazdığı gibi, bu yaklaşımın sorunu, “tarihsel benzetmelerle oynamanın en iyi ihtimalle kesinlikten uzak bir egzersiz, en kötü ihtimalle ise polemik amaçlı bir oyun olmasıdır.” Bu durumda Westad, benzetmelere dayalı argümanlarını defalarca kendisi zayıflatmaktadır. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nin “hâlâ dünyanın en önemli küresel gücü” olduğunu kolaylıkla kabul etmekte, ancak ardından büyük ölçüde Pew araştırmalarına dayanarak ülkenin “dünyadaki rolü konusunda derin bir belirsizlik içinde olduğunu ve kendi iç düzeni ile imparatorluk düzeni konusunda güvensizlik duyduğunu” ileri sürerek bu değerlendirmeyi yumuşatmaktadır. Ayrıca günümüzde Amerika Birleşik Devletleri’nin müttefikleriyle olan ilişkilerinin, Britanya’nın 1907 sonrasında Fransa ve Rusya ile kurduğu ilişkilere benzetilebileceğini iddia etmektedir. Ancak daha sonra yazar, “NATO ittifakının ve Japonya ile Güney Kore’yle kurulan ittifakların Üçlü İtilaf’tan çok daha yerleşik ve bütünleşmiş olduğunu” kabul ederek geri adım atmaktadır.
Westad ayrıca kitabın yaklaşık üçte birini, Birinci Dünya Savaşı’nın nedenlerini ve yüz yıl önce Büyük Güç stratejisinin temelini oluşturan “siyasi amaçları, ittifakları ve askerî planlamayı” yeniden incelemeye ayırmaktadır. O dönemin “korkularının ve hoşnutsuzluklarının” ve kişiliklerinin günümüzle nasıl karşılaştırılabileceğini göstermeye yönelik bu girişim, bunun yerine, günümüzün çok kutuplu dünyasında barış ve istikrara yönelik tehditleri anlamamıza çok az katkı sağlayan, ağır ve tekrarlayıcı bir anlatıya dönüşmektedir. Bunun bir örneğinde, Xi Jinping’in “otoriter içgüdülerinin”, “demokratlardan, iş dünyası liderlerinden, işçi sınıfı örgütleyicilerinden, öğrenci aktivistlerinden ve bölgesel güç sahiplerinden hoşlanmama” ortak özellikleri nedeniyle değişken ve öfkeli Kaiser II. Wilhelm’inkilerle karşılaştırılması, Xi’nin diktatörlük yetkilerini soğukkanlı bir hesapla kullanmasını ve Çin Komünist Partisi üzerindeki acımasız denetimini gölgelemektedir. Bu ikisi arasındaki herhangi bir karşılaştırma son derece sınırlıdır; hatta yanıltıcıdır.
Çatışma Noktaları
The Coming Storm ancak tarihsel benzetmelerden uzaklaşıp güncel meselelerin daha keskin ve daha doğrudan bir analizine yöneldiğinde gerçek içgörüler sunmaktadır. Örneğin Westad, yükselen devletler ile Büyük Güçler arasındaki çatışmaların muhtemel çatışma noktalarını incelemektedir. Güneydoğu Asya’daki ekonomik büyümenin, demografik gelişmelerin, eğitim düzeylerinin, pazar entegrasyonunun ve artan refahın bu bölgeyi yirmi birinci yüzyılda “dünyanın en önemli bölgesi” hâline getireceğini savunmaktadır. Ayrıca bunun, “Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Hindistan arasındaki giderek yoğunlaşan jeopolitik rekabetlerin ortasında kalan” ve “Çin hâkimiyetine yönelik kalıcı bir korkunun” bulunduğu bir bölge olacağını ileri sürmektedir.
Westad, Tayvan, Kore, Filipinler (Güney Çin Denizi) ve Çin-Hindistan-Pakistan bölgelerinin, daha geniş çaplı savaşlara ve Büyük Güç çatışmalarına yol açabilecek Çin’le bir çatışmanın katalizörü olmaya elverişli olduğunu savunmaktadır. Bu çerçevede, Ukrayna’daki savaşı ve Orta Doğu’daki süregelen çalkantıları kabul etmekle birlikte Westad, tuhaf bir rehavetin dünya liderlerini yirmi birinci yüzyılda Büyük Güçler arasında bir savaşın son derece düşük bir ihtimal olduğuna inandırdığını öne sürmektedir. Buna göre, “büyük güçlerin savaşabileceği yalnızca birkaç mesele bulunduğu yönündeki inanç giderek daha az doğru hâle gelmekte ve … liderlerin hazırlıksız yakalanma olasılığı … artmaktadır.” Ancak hangi meselelerin açık savaşı gerektirebileceği belirtilmemektedir.
Ne yazık ki, kitabın yalnızca bir bölümü Büyük Güç çatışması riskindeki artışa ilişkin bu memnuniyet verici düzeydeki güncel analizi içermektedir. Yazar ayrıca kitabın giriş bölümünde ima ettiği; uzlaşma, silah sınırlamaları ve iş birliğini de kapsayan, savaşı önlemeye yönelik önerdiği beş aşamalı planı tam olarak açıklamamaktadır. Westad’ın yirmi birinci yüzyılda Büyük Güç savaşının kaynakları, nedenleri ve bunu önlemenin yollarına ilişkin değerlendirmelerinin güncelliği, sürekli olarak geçmiş yüzyıla dönüşlerle yorucu biçimde kesintiye uğramaktadır. Westad’ın burada kurduğu tarihsel benzetme kafa karıştırıcıdır ve en iyi ihtimalle mevcut jeopolitik ortama yalnızca dolaylı biçimde uygulanabilmektedir. Yazar, ihtiyatlı nitelemeler ve muğlak ifadelerle örülü anlatısı boyunca değerlendirmelerini sürekli yumuşatmaktadır. Sonuç olarak The Coming Storm, ne tarihten gelen uyarılar kitabı ne de ufukta beliren bir savaşın habercisi olarak sağlam bir konum edinmekte zorlanan bir eser görünümündedir.
Kaynak: https://lawliberty.org/book-review/are-we-back-to-1914/
