1935 yılının 20 Ekim günü Paris’in sakin bir sanatoryumunda ömrünün son 18 yılını hiç konuşmadan, -tanınmış besteci ve müzik adamı olmasına rağmen- hiç beste yapmadan, şarkı söylemeden ve piyano çalmadan geçiren bir adam, ta çocukluğunda kimsesiz kaldığı hayata karşı gözlerini 66 yaşında iken sessizce yumar. Asıl adı Soğomon Soğomanyan. Kütahyalı, Ermeni kökenli bir Osmanlı vatandaşı.
Halide Edip Adıvar, anılarında bahseder mesela ondan. 1910’nda yaşamaya başladığı İstanbul’da Osmanlı/Türk entelektüellerinin kimi toplantılarının saygın bir ismi haline geldiğini anlıyoruz bu anılardan. Halide Hanımın evinde düzenlenen ve Yahya Kemal, Mehmet Emin Yurdakul gibi güçlü şahsiyetlerin de hazır bulunduğu bu kültür toplantılarında çalıp söyler (Mor Salkımlı Ev, Özgür Yay., 2000, s.213). Hatta 1912 yılında kurulan Türk Ocağı’nda seminerler verdiğini öğrenmek epey şaşırtıcı.
Evlerinde Türkçe Konuşulan Öksüz ve Yetim Bir Ermeni Çocuk
Soğomon 6 aylıkken annesini, 11 yaşındayken babasını kaybeder. O dönem öksüz ve yetim, aynı zamanda sesi güzel Ermeni çocuklarının din adamı yetiştirilmesi uygulamasına dahil edilerek eğitim alması için Eçmiadzin’e götürülür. Lakin oraya varılınca ilginç bir durum yaşanır. Soğomon, kendisine Ermenice sorulan hiçbir soruya cevap veremez. Çünkü büyüdüğü evde Türkçe konuşulmuş, arkadaşlarıyla mahallesine Türkçe iletişim kurmuştur. Bu durumun 1915 öncesi şartlarının Türkler ve Ermeniler açısından nasıl iç içe geçen bir fotoğraf sunduğunu göstermesi bakımından önemli olduğunu söylemek mümkün. Ermenice bilmediği için boşuna getirildiğinin belirtilmesi üzerine Soğomon bir türkü okumak ister. Muhtemelen, Osmanlı vatandaşı bu yetim çocuk o gün bir Kütahya türküsü seslendirmiş olmalı. Öksüz ve yetim kalbinin duvarlarının çeperlerindeki acıdan beslenerek söylediği türkü ve sesi hazır bulunanları o kadar etkiler ki, Eçmiadzin’in dini lideri IV.Kevork gözyaşlarını tutamaz.
Buradaki dini eğitimi ardından 1895 yılında rahip olan Soğomon’a, -Anadolu türkülerine düşkünlüğü bilindiği için- 7.Yüzyılda birçok ilahi bestelemiş ozan Gomidas’ın adı verilir ve bir yıl sonra bursla, Almanya’ya, önemli besteci Wagner’in kurduğu konservatuvara gönderilir. Felsefeden, müzik tarihi ve teorisine, piyanodan, org ve koro şefliği derslerine kadar genişleyen bir bilimsel disiplinden geçen Gomidas üstün başarıyla doktora unvanı kazanıp mezun olduktan sonra Avrupa’da artık saygı duyulan bir müzik adamıdır ve Cenevre, Lozan, Paris, İskenderiye, Kahire gibi şehirlerde konserler verir.
Türkülerimizi derleyip kayda alan ilk isimlerden
Bütün bu öykü içerisinde Gomidas’ı bizim için anlamlı kılan asıl mesele ise Berlin’deki eğitiminden sonra döndüğü Eçmiadzin’de başlıyor. Dil ayırt etmeksizin Kafkaslar’dan Doğu Anadolu’ya köy köy gezerek Türkçe, Kürtçe, Ermenice halk türkülerini nota ile kayıt altına alır. Bu derleme çalışmasının 17.Yüzyılda Ali Ufki Bey’in (Albert Boboswki) İstanbul’da 160 türküyü notaya geçirmesi, 1896’da Zincidereli Stavtos Stavridis’in Türkçe yayınladığı “Anatol Türküleri” (Literatür Yay., 2017) isimli antoloji ve Felix von Luschan’ın 1902’de fonografla kaydettiği 25 türkü ile beraber bu topraklardaki bin yıllık ses birikiminin modern zamanlara aktarımını sağlayan ilk önemli girişim olduğu tartışma götürmez.

İlerleyen zamanlarda Eçmiadzin’deki geleneksel dini çevrelerle görüş farklılıklarına düşen Gomidas’ın İstanbul’daki cemaatten aldığı davet ile hayatının bir başka evresinin şekillenmeye başladığını iddia etmek mümkün. Entelektüel donanımı, müzik yeteneği sadece Ermeni cemaati açısından değil, bizatihi Osmanlı aydınları arasında da kısa sürede takdir görür ve kurduğu 300 kişilik etkileyici koro ile İstanbul’da verdiği konserler her çevreden ilgilide heyecan yaratır çünkü. İşte Türk Ocağı’nda ve Halide Edip’in evinde Osmanlı/Türk entelektüellerinin saygınlığını kazandığı yıllar bu dönem. Türk milliyetçiliğinin kurucu isimlerinden Ziya Gökalp ve şiirlerini bestelemesi için kendisine veren Mehmet Emin Yurdakul gibi isimlerle irtibat kurabilmesi kuşkusuz onun kamuoyu önündeki saygınlığının derecesini işaret ediyor.
Ezan Derleyen Ermeni Bir Din ve Müzik Adamı
Ancak Nisan 1915’te Çankırı’ya sürgüne gönderilir. Halide Hanım, Abdülmecit Efendi, M.Emin Bey gibi isimlerin gayretleri sonucu iki hafta sonra İstanbul’a getirilse de Gomidas’ın bu süreçte yaralanan ruhu bir daha piyanoya dokunmaya, şarkı söylemeye, beste yapmaya ve daha da öte konuşmaya dair bütün istencini geri dönülmeyecek şekilde dünyaya kapatır. Arkadaşları, zaten öksüz ve yetim olan yaralanmış acılı ruhu iyileşsin diye önce İstanbul’da bir hastaneye sonra aralarında para toplayarak 1919’da Paris’te bir başka kliniğe yatırırlar.

Gomidas’ın, -siyasal bir figür olmamasına karşın- bugün Ermeni milliyetçiliği için Ulusal Ermeni Müziğinin kurucu öznesi olarak algılandığını not düşelim. Oysa 1910’lardan itibaren İstanbul’da da tanınmış, değer görmüş, Türk milliyetçiliğinin kurucuları önünde Türk Ocağı gibi sivil bur kurumda seminer vermiş, bin yıl beraber yaşamaya dair gönüllü tercih ortaya koyan Türkler, Kürtler ve Ermenilere ait Anadolu’nun türkülerini bizim derleme çalışmalarımız başlamadan evvel kayda alarak bu toprakların kültürüne çok önemli hizmeti bulunmuş bir sanat adamından bahsediyoruz.
Türkiye’de müzik çevreleri dahil, entelektüel faaliyet içerisinde bulunanların Gomidas’ı henüz yeterince tanımamaları büyük bir eksiklik. Politik karakter olmaktan öte Kütahyalı bir Osmanlı vatandaşı ve 1924’te Darulelhan’ın çalışmasından önce türkülerimizi derlemeye çıkmış, bunun için Kafkasları ve Doğu Anadolu’yu köy köy gezmiş, yerli, buralı, Kütahyalı bir kültür adamıdır karşımızda duran. İnternette arama motoruna “Ermeni din adamından ezan” yazdığınız vakit önünüze Gomidas’ın derlediği bir kayıt düşecektir. Bu bile onun siyasal bir figür olmadığını, Anadolu’ya ait ses evreninin büyülü dünyasında ortak yaşama deneyiminin bilgisine sahip bir Osmanlı vatandaşı kimliği taşıdığını göstermektedir.