Son on yılda, bilimsel araştırmaların hiyerarşisini temelden değiştiren derin bir dönüşüm, küresel akademi dünyasında yaşandı. Bir zamanlar ileri düzey bilimde çevresel bir oyuncu olarak görülen Çin, bugün akademik mükemmeliyetin ön saflarında yer alıyor. En son Nature Index sıralamaları çarpıcı bir eğilimi ortaya koyuyor: Dünyanın en iyi 10 araştırma kurumundan dokuzu artık Çin’e ait; Harvard Üniversitesi ise bu üst kademede yer alan tek Batılı kurum.
Trump yönetimi araştırma fonlarını ciddi şekilde keserken ve Eğitim Bakanlığı’nı kapatırken yaşanan bu sarsıcı dönüşüm yalnızca Çin’in bilimsel becerilerini değil, aynı zamanda inovasyon ve teknolojide küresel liderliğe yönelik stratejik vizyonunu da gözler önüne seriyor. Çin’in baş döndürücü yükselişini tam olarak anlamak için on yıl önceki akademik manzaraya bakmak gerekir: Nature Index küresel sıralamaları ilk kez 2014’te yayımlandığında, ilk 100’e yalnızca sekiz Çin üniversitesi girebilmişti. Bugün ise bu sayı beş katından fazla artarak 42’ye ulaştı ve bu kurumlar, listede yer alan 36 Amerikan ve dört İngiliz üniversitesini geride bırakarak dünyanın en iyileri arasına girdi.
Bu kurumlar arasında Çin Bilim ve Teknoloji Üniversitesi (USTC), etkileyici bir araştırma merkezi olarak öne çıkıyor. Toplamda 2.585 yüksek etkili araştırma makalesi ve 835,02 katkı payı ile şu anda dünya sıralamasında ikinci sırada yer almaktadır. Benzer şekilde, ZhejiangÜniversitesi, Pekin Üniversitesi ve Tsinghua Üniversitesi de kuantum hesaplamadan yenilenebilir enerjiye kadar pek çok alanda çığır açan araştırmalar yürüterek küresel akademik arenada liderliklerini sağlamlaştırmıştır.
Nature Index verilerine daha yakından bakıldığında, Çin’in hakimiyetinin özellikle kimya, fizik bilimleri ile yer ve çevre bilimlerinde belirgin olduğu görülmektedir. Sadece kimya alanında bile, Çin üniversiteleri ilk 10 sıranın tamamını elinde bulundurmakta; bu, ülkenin temel bilimlere olan bağlılığını yansıtan şaşırtıcı bir başarıdır. Benzer şekilde, fizik bilimlerinde de ilk 10 kurumun sekizi Çinlidir ve bu durum, küresel araştırma önceliklerinde yaşanan değişimin bir göstergesidir.
Amerika Birleşik Devletleri, biyomedikal ve translasyonel (uyarlayıcı) araştırmalarda liderliğini sürdürse de, Çin bu farkı hızla kapatmaktadır. Şanghay Jiao Tong Üniversitesi ve Çin Bilimler Akademisi gibi kurumlar, geleneksel olarak Batı üniversitelerinin egemen olduğu biyoteknoloji, genetik ve farmasötik bilimler gibi alanlarda önemli ilerlemeler kaydetmektedir. Araştırma önceliklerindeki bu zıtlık — Çin’in mühendislik ve uygulamalı bilimlere odaklanması ile Batı’nın tıbbi araştırmalardaki gücü — farklı bölgelerin gelecekteki teknolojik üstünlük için nasıl pozisyon aldığını göstermektedir.
Çin’in bir araştırma gücüne dönüşmesi tesadüfen gerçekleşmedi. Bu dönüşüm, akademik kaliteyi artırmayı hedefleyen bilinçli politika kararlarının, büyük ölçekli mali yatırımların ve sistemik reformların bir sonucudur. Çin Ulusal İstatistik Bürosu’na göre, ülkenin araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) harcamaları 2024 yılında 3,61 trilyon yuan’a (yaklaşık 500 milyar dolar) ulaşarak tüm zamanların en yüksek seviyesine çıktı. Bu, bir önceki yıla göre %8,3’lük bir artışa karşılık gelmekte olup, Çin’in GSYİH’sinin %2,68’ini oluşturmaktadır — ki bu oran istikrarlı şekilde artmaya devam etmektedir. Geçmişte araştırma fonlarının birçok projeye dağınık şekilde dağıtıldığı uygulamaların aksine, Çin hükümeti artık daha stratejik bir yaklaşım benimseyerek kaynakları yapay zeka, malzeme bilimi ve uzay araştırmaları gibi stratejik önceliklere odaklamaktadır.
En dikkat çekici politika değişikliklerinden biri ise, yayına dayalı değerlendirme kriterlerinden uzaklaşılması olmuştur. Eskiden Çinli akademisyenler, çoğu zaman kalite pahasına, mümkün olduğunca fazla makale yayınlamaya teşvik edilirdi. Ancak son reformlarla birlikte, yalnızca nicelik yerine etkili ve yenilikçi araştırmalara öncelik veren daha titiz bir hakem değerlendirme sistemi getirilmiştir. Bu değişim, Çin’in bilimsel çıktılarının hem güvenilirliğinde hem de küresel etkisinde önemli bir iyileşme sağlamıştır.
Çin’in akademik alandaki yeniden yükselişinde bir diğer önemli faktör ise agresif yetenek kazanma stratejileri olmuştur. 2008 yılında başlatılan “Bin Yetenek Programı” (ThousandTalents Program), binlerce üst düzey Çinli ve yabancı araştırmacının ülkenin önde gelen üniversitelerine çekilmesinde büyük başarı sağlamıştır. Rekabetçi maaşlar, son teknoloji araştırma tesisleri ve kayda değer finansal destek sunarak, Çin uzun süredir devam eden “beyin göçü” (brain drain) olgusunu tersine çevirmiş ve üst düzey araştırmacıların gelişebileceği bir ortam yaratmıştır.
Buna ek olarak, üniversitelere işe alım kararları, müfredat geliştirme ve uluslararası iş birlikleri konularında daha fazla özerklik tanınmıştır. Bu ademi merkeziyetçi yapı, kurumların daha dinamik olmasını ve küresel bilimsel eğilimlere daha hızlı yanıt verebilmesini sağlamış; böylece Çin’in akademik bir süper güç olarak yükselişini daha da hızlandırmıştır. Çin’in akademide artan etkisi yalnızca entelektüel bir başarı değil; aynı zamanda ciddi jeopolitik sonuçlar doğurmaktadır. Ülkenin kuantum bilişim, yapay zeka ve biyoteknoloji gibi alanlardaki ilerlemeleri, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde, Çin’in bilimsel yükselişini Amerikan teknolojik üstünlüğüne yönelik bir tehdit olarak gören politika yapıcılar arasında kaygı uyandırmıştır.
Bu duruma karşılık olarak Washington, ileri yarı iletken teknolojileri için ihracat kontrolleri ve Çinli araştırmacılar için vize sınırlamaları da dahil olmak üzere bir dizi kısıtlayıcı politika uygulamaya koymuştur. Ancak bu önlemler Çin’in ilerlemesini durdurmaktan ziyade, ülkenin kendi kendine yetme çabalarını daha da artırmıştır. Yerli çiplerle geliştirilmesine rağmen OpenAI’nin GPT-4 modeline rakip olan DeepSeek R1 adlı yapay zekâ modelinin kısa süre önce tanıtılması, Çin’in baskı altında dahi yenilik yapabilme kapasitesinin bir göstergesidir.
Ayrıca Çin’in araştırma iş birlikleri Batı’nın ötesine uzanmaktadır. Çinli kurumlar giderek daha fazla Afrika, Latin Amerika ve Orta Doğu’daki üniversitelerle ortaklıklar kurmakta ve geleneksel Batı-merkezli bilimsel değişim modeline meydan okuyan yeni bir akademik düzeni teşvik etmektedir. Bu dönüşüm, yalnızca Çin’in gelişmekte olan pazarlardaki etkisini artırmakla kalmamakta, aynı zamanda küresel araştırma ortamını da daha on yıl öncesine kadar hayal bile edilemeyecek biçimlerde yeniden şekillendirmektedir.
Çin akademik araştırmalarda lider konumunu pekiştirmeye devam ederken, küresel bilim dünyasındaki gelecekteki güç dengesi hakkında bazı sorular gündeme gelmektedir. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa eski hakimiyetlerini yeniden kazanabilecek mi, yoksa Çin’in merkezi bir rol oynadığı çok kutuplu bir akademik dünyaya uyum sağlamak zorunda mı kalacaklar? Batılı kurumlar birçok alanda hâlâ liderliğini sürdürse de, Çin’in hızlı yükselişi bilimsel mükemmelliğin artık yalnızca ABD ve Avrupa’daki birkaç seçkin üniversiteyle sınırlı olmadığını ortaya koymaktadır. Bu değişim yalnızca sayısal verilerle ilgili değil; bu aynı zamanda etki, yenilikçilik ve bilim ile teknolojinin geleceğine yön verme kapasitesiyle ilgilidir.
Kaynak: https://fpif.org/china-displaces-u-s-as-global-leader-in-research/