Amerikalı gazeteci ve yazar Tim Alberta, Rahip olan babasını anlattığı kitabında Evanjelikler hakkındaki gözlemlerini ve Evanjelik kiliselerin nasıl ve neden Trumpçı olduğunu anlatıyor. Bu makale bir filme de çekilen kitabının özeti. ABD’deki gelişmeler, Trump ve ekibi, Evanjelizm, siyonizm ve yeni Amerikan milliyetçiliğini anlamak için ilginç gözlemler içeriyor. Ali Karakuş’un çevirisiyle ilginize sunuyoruz.
Kritik Bakış
————————————————
“Amerikalı Evanjelikler’in nesi var?”
Winans bir an düşündü.
Sorun “Amerika,” diye yanıtladı. “Çoğu Amerika’ya tapıyor.”
Tim Alberta
The Atlantic, Ocak/Şubat 2024 Sayısı
29 Temmuz 2019’du—hayatımın en kötü günü, ama ben henüz bunu bilmiyordum.
Washington, D.C.’nin merkezinde trafik adım adım ilerliyordu. Orta Atlantik’in nemi, şoförlü arabamın camlarından ter damlaları gibi sızıyordu. Geç kalmıştım ve uyanık kalmak için mücadele ediyordum. İki haftadır, Doğu Kıyısı boyunca televizyon ve radyo stüdyoları arasında koşturuyor, George W. Bush sonrası Cumhuriyetçi Parti’nin çöküşü ve Donald Trump’ın yükselişi hakkında yazdığım yeni kitabımı tanıtıyordum. Şimdi günün son röportajına gidiyordum. Halkla ilişkiler sorumlum iptal edebileceğimizi söylemişti—o kadar önemli olmadığını düşünüyordu—ama ben istemedim. Önemliydi. Araba, M Street Northwest’te durduğunda, aceleyle Christian Broadcasting Network’ün taş sütunlu binasına girdim.
Her şey bir anda oldu; yapımcılar cep telefonumu aldılar, mikrofonumu taktılar ve beni haber sunucusu John Jessup ile birlikte sete çıkardılar. Kamera kayıttaydı ve Jessup, lafı dolandırmadan asıl meseleye geçti. Seyircisini göz önünde bulundurarak, başkanın Amerika’nın beyaz Evanjelikleriyle kurduğu ittifak hakkında ne öğrendiğimi bilmek istiyordu. 2016 seçim kampanyasında engelli bir adamı alay konusu yapmış, göçmenlere yönelik yabancı düşmanı iftiralar atmış, siyasi rakiplerine karşı şiddet çağrıları yapmış, sefih ve pişmanlık duymayan bir rezil olmasına rağmen, Trump beyaz Evanjelik seçmenlerden tarihi bir oranla, yüzde 81 oranında oy toplamıştı. Ancak bu istatistik, kilisenin içinde yaşanan köklü değişimlerin yalnızca yüzeysel bir göstergesiydi. Anketler, eskiden başkanın en mesafeli destekçileri olan yeniden hidayete ermiş Hristiyan muhafazakârların artık onun en ateşli savunucuları haline geldiğini gösteriyordu. Jessup’un sorusu, milyonlarca Amerikalının da merak ettiği bir soruydu: Neden?
İsa Mesih’e inanan biri olarak—ve Evanjelik bir papazın oğlu, muhafazakâr bir kilisede, muhafazakâr bir toplulukta yetişmiş biri olarak—bu soruya nasıl yanıt vereceğimi uzun zamandır bilmiyordum. Gerçek şu ki, farklı derecelerde Trump’ı destekleyen pek çok Hristiyan tanıyordum ve onların tutumlarını, motivasyonlarını ve davranışlarını tek bir kalıba sokarak anlatmak imkânsızdı. Onları anlamanın en iyi yolu, bir spektrum üzerindeki farklı noktalar olarak görmekti. Spektrumun bir ucunda, Trump’a oy verirken onurunu koruyan Hristiyanlar vardı—bu insanlar, bir adayı pragmatik ve ihtiyatlı bir şekilde desteklemenin, o kişiyi koşulsuzca yüceltmek, güçlendirmek ve savunmak anlamına gelmediğinin farkındaydı. Öteki uçta ise itibarlarını tamamen kaybetmiş Hristiyanlar bulunuyordu—bunlar, tepkisel ikiyüzlülükle suçlanmayı kabul eden, Bill Clinton’un karakterine öfkelenmeye devam ederken birdenbire çapkınlıktan başkanlığa terfi etmiş bir adamın peşinden gitmeye heveslenenlerdi.
Tanıdığım evanjelik Hıristiyanların çoğu bu iki uç nokta arasında bir yerdeydi. Bir dereceye kadar Trumpçılığın cazibesine kapılmışlardı, ancak tüm bu insanları bir karikatürde bir araya getirmek yanıltıcı olurdu. Daha derin bir şey oluyordu. Ülkede bir şeyler değişiyordu—Kilise’de bir şeyler değişiyordu—ve bunun benzeri daha önce hiç yaşanmamıştı. Kitabımda bu noktaları olabildiğince nazik bir şekilde anlatmaya çalışmıştım. Şimdi, televizyon setinde de benzer bir dengeyi sağlamaya uğraşıyordum.
Jessup, detaylara girmediğimi sezmiş gibiydi. Kitaptan uzaklaşıp Evanjelik dünyasında yakın zamanda patlak veren bir tartışmaya yöneldi. Trump yönetiminin ABD-Meksika sınırında göçmen aileleri zorla ayırma politikasına tepki olarak, Güney Baptist Toplumu’nun önde gelen isimlerinden Russell Moore, “Tanrı’nın suretinde yaratılan herkes onur ve merhametle muamele görmelidir, özellikle de kendi ülkelerindeki şiddetten kaçıp sığınacak bir yer arayanlar,” diye tweet atmıştı. Bunun üzerine, Moral Majority’nin (Ahlaklı Çoğunluk Hareketi) kurucusunun babasıyla aynı adı taşıyan oğlu ve o dönemde dünyanın en büyük Hristiyan üniversitelerinden biri olan Liberty Üniversitesi’nin başkanı olan Jerry Falwell Jr. büyük bir tepki göstermişti. “Sen kimsin @drmoore?” diye yanıt vermişti. “Hiç maaş ödedin mi? Sıfırdan bir organizasyon kurdun mu? Hangi otoriteyle herhangi bir konuda konuşabiliyorsun?”
Bu tartışma Twitter’da dönerken ben de fikrimi belirtmeye karar verdim. “Russell Moore Hıristiyanları ve Jerry Falwell Jr. Hristiyanları var,” diye yazdım. “Kardeşlerim, dikkatli seçin.”
Şimdi Jessup, canlı yayında tweetimi okuyordu. “Gerçekten Evanjelikleri iki gruba mı ayırıyorsunuz?” diye sordu.
Afalladım. Bunun “basite indirgeme” olabileceğini kabul ettim ama yine de “temel bir kopukluk” yaşandığını, bazı Hıristiyanların olaylara İsa’nın gözünden baktığını, bazılarının ise her şeyi siyasi bir süzgeçten geçirdiğini söyledim.
Röportaj bittiğinde, Amerikan Evanjelik Kilisesi hakkındaki endişelerimi açık bir şekilde dile getirme fırsatını kaçırdığımı biliyordum. Gerçek şu ki, Evanjeliklerin gerçekten iki gruba ayrıldığını düşünüyordum—bir taraf ebedi bir ahde sadık kalırken, diğer taraf ulus, nüfuz ve şöhret gibi dünyevi putlara tapıyordu—ama bunu söylemeye cesaret edemedim. Benim kendi Hıristiyanlık yürüyüşüm de kusurlarla doluydu. Üstelik bir ilahiyatçı da değildim; Jessup, benden bir gazetecilik analizi istiyordu, teolojik bir yorum değil.
Setten ayrılırken babamın o röportajı izleyip izleyemediğini merak ettim. Eminim evdeki kilise cemaatimizden biri görüp ona iletecekti. Telefonumu aldım, ardından Jessup ve birkaç meslektaşıyla vedalaşmak için duraksadım. Ayrılırken gözüm susturulmuş olan telefonuma kaydı. Eşimden ve en büyük ağabeyimden defalarca cevapsız çağrı vardı. Babam kalp krizi geçirmişti. Cerrahların yapabileceği hiçbir şey yoktu. Gitmişti.
Onunla son görüşmem, dokuz gün önceydi. O zaman çalıştığım Politico’nun CEO’su, benim için Washington’daki malikânesinde bir kitap partisi düzenlemişti ve annemle babam bunu kaçıramazlardı. Çocukluğumun geçtiği Michigan’ın güneydoğusundan arabalarına atlayıp gelmişlerdi. Babam içeri girdiğinde ortamdan biraz ayrıksı duruyordu—kırışık kıyafetleri içinde bir Ortabatı papazı, bol gömleği lekeli pantolonunun içine sokulmuştu—ama kısa sürede diplomatlar ve Fortune 500 lobicileriyle sohbet edip onları kahkahalara boğuyordu. Sanki bir Rodney Dangerfield filmi canlanmıştı. Bir noktada, ağzım açık izlerken bana göz kırptı ve dinleyicileri için esprisini patlattı.
Bu, kariyerimin zirvesiydi. Kitabım büyük ilgi görüyordu; şimdiden bir devam kitabı yazmam için baskı yapılıyordu. Babam gururluydu—hem de çok gururluydu, bunu bana defalarca söylemişti—ama aynı zamanda tedirgindi. Aylar boyunca, kitap lansmanı yaklaştıkça, gazetecilik kariyerimdeki odak noktamı yeniden değerlendirmem için beni teşvik etmişti. Siyasetin “kirli, pis bir iş” olduğunu, zamanımı ve Tanrı’nın bana verdiği yetenekleri boşa harcadığımı söylüyordu. Şimdi, kitap partisinin tam ortasında, omzuma dokunarak bir kongre üyesinden bizi bir anlığına mazur görmesini rica etti. Kolunu omzuma doladı ve bana doğru eğildi.
“Bütün bu insanları görüyor musun?” diye sordu.
“Evet,” diye başımı salladım, onaylanmış olmanın verdiği tatminle gülümsüyordum.
“Çoğu, bir hafta içinde seni umursamayacak,” dedi.
Bir anda ortamın büyüsü bozuldu. O anın coşkusu yarıda kesildi. Başımı yana eğip ona hafifçe sırıttım. Hiçbirimiz bir şey söylemedik. İçten içe rahatsız olmuştum. Sessizlik uzadıkça daha da rahatsız oluyordum. Onun yanıldığını düşündüğüm için değil. Haklı olduğu için.
“Unutma,” dedi babam, gülümseyerek. “Bu dünyada her ihtişam geçicidir.”
Şimdi, hızla Reagan Ulusal Havaalanı’na yetişmeye çalışırken ve Detroit’e giden ilk uçağa binerken, babamın sözleri zihnimde yankılanıyordu. Babamın bana son nasihatinde yapmacık hiçbir şey yoktu. O, buna inanıyordu; o, buydu.
Bir zamanlar başarılı bir New York finansçısı olan Richard J. Alberta (babam), 1977 yılında yeniden hidayete eren bir Hıristiyan oldu. Güzel bir evi, harika bir eşi ve sağlıklı bir ilk çocuğu olmasına rağmen içinde derin bir boşluk hissediyordu. Geceleri uyuyamıyordu. Dayanılmaz bir kaygı içindeydi. Din, ona bir çözüm gibi görünmüyordu; babam inançsız ve parçalanmış bir aileden geliyordu. Rutgers Üniversitesi’ndeki lisans eğitiminin ortasında kendini ateist ilan etmişti. Ancak bir hafta sonu, Hudson Vadisi’ndeki ailesini ziyaret ederken, yeğeni Lynn ile birlikte kiliseye gitmeyi kabul etti. O gün, tamamen farklı bir insan oldu. İçindeki huzursuzluk gitti. Şüpheleri yok oldu. New York, Montgomery’deki Goodwill Kilisesi’nde ilk kez üzüm suyu (Protestan mezhebinin Presbiteryen gibi reforme olmuş kiliselerinde şarap değil gerçekten üzüm suyu kullanılıyor) ve ekmek ayinine katılırken, İsa’yı Tanrı’nın oğlu olarak kabul etmek ve onu kişisel kurtarıcısı olarak benimsemek için dua etti.
Babam, tanıyanlar için artık bambaşka biriydi. İşe gitmeden saatler önce uyanıp İncil okuyarak sarı bir not defterini ayetlerle ve notlarla dolduruyordu. Saatlerce sessizce dua ediyordu. Annem onun akıl sağlığını kaybettiğini düşünüyordu. New York’ta ABC Radyosu’nda Howard Cosell’in yanında çalışan genç bir gazeteci olan annem, babamın Hz. İsa ile ilgili bu konuşmalarına şüpheyle yaklaşıyordu. Ama annemin kızlık soyadının—Pastor (Papaz)—olması Tanrı’nın mizah anlayışının bir kanıtıydı. Kısa süre sonra o da Mesih’i kabul (yeniden doğmak anlamında hidayete ermek) etti.
Babam, finans kariyerini bırakıp papazlığa yönelmesi için Tanrı’nın ona seslendiğini hissettiğinde, Goodwill Kilisesi’nde Pastör Stewart Pohlman ile bir araya geldi. Pastör Stew’un ofisinde dua ederken, Tanrı’nın ruhunun etrafında döndüğünü ve odayı doldurduğunu hissettiğini söyledi. Babam, sahte doğaüstü hikâyelere inanacak biri değildi—aslında, tanıdığım en akılcı ve mantığa dayalı Hıristiyan oydu—ama o gün, Tanrı’nın ona bir görev verdiğinden emindi. Kısa süre sonra annemle birlikte sahip oldukları neredeyse her şeyi sattılar, New York’taki yüksek maaşlı işlerinden ayrıldılar ve babamın Gordon-Conwell İlahiyat Fakültesi’nde eğitim alabilmesi için Massachusetts’e taşındılar.
Sonraki yirmi yıl boyunca, farklı yerlerde küçük kiliselerde hizmet ettiler, gıda yardımına ve diğer inananların cömertliğine dayanarak yaşamlarını sürdürdüler. Ben 1986’da dünyaya geldiğimde, babam Goodwill Kilisesi’nde papaz Stew’un yardımcısıydı. Kilisenin lojmanında yaşıyorduk; benim bebek odam, 18. yüzyılın ortalarından beri kilisenin papazları tarafından toplanmış deri kaplı kitapların kuleler oluşturduğu kütüphaneydi. Birkaç yıl sonra Michigan’a taşındık ve babam sonunda Detroit’in bir banliyösü olan Brighton’da yeni kurulmuş Cornerstone Kilisesi’nde kalıcı olarak yerleşti. Kilise, küçük bir mezhep olan Evanjelik Presbiteryen Kilisesi’ne (EPC) bağlıydı ve babam burada, sonraki 26 yıl boyunca baş papaz olarak hizmet verdi.
Cornerstone bizim yuvamızdı. Annem de kilisede çalıştığı için—kadın hizmetleri bölümünü yönetiyordu—ben kelimenin tam anlamıyla kilisede büyüdüm: depolarda saklambaç oynayarak, ofis bölümünde ödev yaparak, lise buluşmalarımı Kutsal Kitap derslerine denk getirerek, topluluk kolejine giderken bir yıl kadar kilisede temizlik görevlisi olarak çalışarak. Kilisede o kadar fazla vakit geçiriyordum ki, bir iz bırakmaya karar verdim: 9 yaşındayken, cebimdeki çakıyla kilisenin giriş salonundaki tuğlalara baş harflerimi kazıdım.
Orada en son bulunduğumda, 18 ay önce, babamın emeklilik töreninde tıklım tıklım dolu bir salona konuşma yapıyordum. İçinde dostça sataşmalar ve 13 yaş altı seviyesinde anekdotlar olan bir konuşmaydı. Şimdi ise tamamen farklı bir konuşma yapmam gerekecekti.
Mabedin arkasında duruyorduk, üç ağabeyim ve ben, bir karşılama hattı oluşturmuştuk. Cornerstone, çocukken geldiğimizde küçük bir kiliseydi. Artık öyle değildi. İki otoyolun kesiştiği noktada bulunan, bir zamanlar sessiz bir kasaba olan Brighton, artık Detroit ve Ann Arbor’a gidip gelenler için kıymetli bir yer haline gelmişti. Bu arada, beyzbol benzetmeleri ve Yunanca dilbilgisi dersleriyle babam, kürsüdeki etkileyici hitabetiyle tanınır olmuştu. 2008’de ayrıldığımda, Cornerstone birkaç yüz kişilik bir cemaatten birkaç bin kişilik bir cemaate dönüşmüştü.
Şimdi kalabalık etrafımızda toplanmıştı, ibadethaneyi doldurmuş, hatta fuaye ve yan koridorlara taşmıştı. Masaların üzerinde çiçekler, golf sopaları ve babamın fotoğrafları sergileniyordu. Ben ise donakalmış gibiydim. Kardeşlerim de öyle. O hafta pek uyuyamamıştık. Bu yüzden biri ilk kez laf arasında Rush Limbaugh’dan bahsettiğinde, ne demek istediğini anlayamadım. Sonra bir başkası da ondan bahsetti. Ardından bir diğeri. İşte o zaman bağlantıyı kurdum. Görünüşe göre, muhafazakâr radyo konuşmalarının kralı, son zamanlarda programında benden—“Tim Alberta adında bir adam”—diye bahsetmiş ve kitabımdaki Trump ile ilgili hoş olmayan ifşaları anlatmıştı. O an, bu durum benim için en ufak bir önem taşımıyordu. Gülümsedim, omuz silktim ve gelenlere başsağlığı diledikleri için teşekkür ettim.
Gelip geçenler bitmek bilmiyordu. Sayamayacağım kadar çok kişi. Kiliseden insanlar—hayatım boyunca tanıdığım kişiler—beni, öncelikli olarak taziye ya da teselli sözleriyle değil, Limbaugh ve Trump hakkında yorumlarla karşılıyorlardı. Bazıları şakayla karışık konuşuyordu, beni anaokulundan beri tanıdıkları yaramaz çocuk olarak hatırlatarak. Ama bazıları hiç de şakacı değildi. Bazıları öfkeli, bazıları ise soğuk ve meydan okurcasına konuşuyordu. Bunlardan biri, gerçekten Hıristiyan olup olmadığımı sorguladı. Bir diğeri, hâlâ “doğru tarafta” olup olmadığımı sordu. Babam, sadece birkaç metre ötede bir tabutun içinde yatarken oluyordu bütün bunlar.
Sonunda yürüyüşe çıkmam gerekti. İbadethanemizde, babamın yasını tutmaya çalışırken insanlar bana siyaset üzerinden laf atıyordu. O gün yanımda olan bazı arkadaşlar, İsa’yı tanıdıklarını iddia edemezler, ama beni huzur ve teselli ile kuşattılar. Peki ya bu kendini Hıristiyan olarak ilan eden bazı insanlara ne oluyordu? Pek de öyle teselli verecek gibi değillerdi. Onlar, acı çeken bir oğul görmüyorlardı; savunmasız bir düşman görüyorlardı.
O gece, babamın cenazesindeki konuşmamı hazırlarken, hala içimde bir sızı vardı. Bunu eşim fark etti. Ailede her zaman sakin kalan oydu; kelimelerimi dikkatli seçmemi ve günün tatsız olaylarından bahsetmememi tavsiye etti. Tavsiyesinin sadece yarısını dinledim.
2 Ağustos 2019’da, taşan bir kalabalığın önünde, bana her şeyi öğreten adamı onurlandırdım—beyzbol topunu fırlatmayı, saygıdeğer olmayı, Tanrı’ya güvenmeyi ve onu sevmeyi. Pavlus’un, Yunanistan’daki Korint’teki erken dönem kilisesine yazdığı ikinci mektubundaki en sevdiğim ayeti okuyarak, babamın görünmeyene odaklanmamızı öğütlediğinden bahsettim. Onun en sevdiği şiirden, Richard Cory adlı adamın hikâyesinden alıntı yaparak, büyük bir servet biriktirsek bile hâlâ fakir olabileceğimize dair babamın bize yaptığı uyarıyı paylaştım.
Daha sonra bir gün önce benimle Trump’ın radyo programlarına açtığı savaşlar hakkında konuşmak isteyen herkesi anlattım. Arabada geçirdikleri zamanı, babamın eski vaazlarını dinleyerek değerlendirmelerinin daha faydalı olacağı önerisini yaptım. Öğrenciliğin ve ruhsal gelişimin önemini vurguladım. Biraz alaycı bir tonda, eğer günlük işe gidiş gelişlerinde dinleyebilecekleri Kutsal Kitap’a uygun içerikler bulamazlarsa, burada görevli papazların onlara yardımcı olabileceğini söyledim. Babamın cemaatine “Neden Rush Limbaugh’u dinliyorsunuz?” diye sordum. “Çöp girerse, çöp çıkar.”
İbadethanede tedirgin bir gülüşme oldu. Bazıları gözle görülür şekilde rahatsız oldu. Bazıları ise bakışlarını kaçırıp duymamış gibi davrandı. Babamın halefi, genç papaz Chris Winans, şoke olmuş bir ifadeyle bana bakıyordu. Ama önemli değildi. Söylemek istediklerimi söylemiştim. İşim bitmişti. En azından öyle sanıyordum.
Babamı toprağa verdikten birkaç saat sonra, kardeşlerim ve ben ebeveynlerimizin oturma odasındaki koltuklara yığıldık. Birkaç kutu içecek açıp televizyonda bir beyzbol maçı açtık. Mutfakta, kilisedeki kadınlardan oluşan bir grup kadın aileye yemek hazırlamak için çalışıyordu. İşte, dedim kendi kendime, Mesih’in sevgisi budur. Onların telaşla annemi rahatlatmalarını, oğullarıyla ilgilenmelerini izlerken, Limbaugh hakkındaki yorumumdan pişmanlık duymaya başladım. Kilisemizdeki insanların çoğu, bu kadınlar gibi mütevazı, iyi kalpli Hıristiyanlardı. Belki de olayı fazla büyütmüştüm.
Tam o sırada, biri yanıma geldi ve bana bir zarf uzattı. Kiliseye bırakılmıştı, dedi. Üzerinde adım yazıyordu. Zarfı açtım. İçinde, tam bir sayfa uzunluğunda, el yazısıyla yazılmış sert bir mektup vardı. Mektup, Cornerstone kilisesinin eski liderlerinden birinden geliyordu. Babamın bir dostu olduğunu düşündüğüm, gençlik grubundayken bana akıl hocalığı yapmış ve hayatımın büyük bir bölümünde beni tanımış bir adamdan.
Bu notu, babamın ölümü vesilesiyle yazmıştı—ama bana taziyelerini sunmak için değil. Bana olan hayal kırıklığını ifade etmek için. Benim, Tanrı’nın Amerika Birleşik Devletleri için seçtiği lidere zarar vermeye çalışan şeytani bir komplonun parçası olduğumu yazmıştı. Başkan Trump’a yönelik eleştirilerimin, hem Tanrı’ya hem de ülkeye ihanet anlamına geldiğini ve kendimden utanmam gerektiğini söylüyordu.
Ancak, mektuba göre, hâlâ bir umut vardı. İsa affederdi ve bu adam da affedebilirdi. Eğer gazetecilik becerilerimi “derin devlet”i araştırmak için kullanır, Trump’ın başkanlığını sabote ettiği iddia edilen karanlık grubu ortaya çıkarırsam, o zaman kendimi affettirebilirdim. Benim için dua ettiğini yazmıştı.
İçimi mide bulantısı hissi kapladı. Sessizce, mektubu eşime uzattım. Yüzünde hiçbir ifade olmadan göz gezdirdi. Sonra, kâğıdı havaya fırlattı ve kilise hanımlarının hırkalarından fırlamasına neden olan bir çığlıkla bağırdı: “Bu insanların nesi var böyle?!”
Bu güne kadar evanjelik olmanın tam olarak ne anlama geldiği ile ilgili bir konsensüs hiç olmadı. Nesiller boyunca, birbirinden farklı ve kimi zaman örtüşen tanımlar ortaya atıldı; bazıları daha yaygın kabul gördü, bazıları ise görmedi. Adı, bu terimle özdeşleşmiş bir adam olan Billy Graham da, bir keresinde, bu terimin gerçek anlamını araştırmak istediğini söylemişti. 1980’lere gelindiğinde, radyo-televizyon yoluyla tebliğ yapanların ve siyasi aktivistlerin çabalarıyla, evanjelik artık sadece bir dini kimlik değil, aynı zamanda partizan bir harekete dönüştü. Evanjelik kelimesi, önce muhafazakâr Hıristiyan, ardından da beyaz muhafazakâr Cumhuriyetçi ile eş anlamlı hale geldi.
Babam, ileri seviyede ilahiyat eğitimi almış ciddi bir din adamıydı ve mensubu olduğu dini topluluğun bu kadar basitleştirilerek ele alınmasından rahatsız oluyordu. O, kürsüden sık sık bir Evanjeliğin ne olması gerektiğine dair kendi inancını dile getirirdi: İncil’i Tanrı’nın ilham ettiği söz olarak yorumlayan ve bunu dünyaya duyurma görevini ciddiye alan kişi.
Küçük yaşlardan itibaren, tüm Hıristiyanların babam gibi olmadığını fark etmiştim. Kilisemizdeki diğer yetişkinler—öğretmenlerim, antrenörlerim, arkadaşlarımın ebeveynleri—Tanrı hakkında onun konuştuğu gibi konuşmuyordu. Onlarınki daha gündelik bir Hıristiyanlıktı; bir yaşam tarzından çok bir hobiydi, alınıp bırakılabilen, programlara yerleştirilebilen bir şeydi. Onların papazı olan babam da bu durumu fark ediyordu. Cemaatini, Kutsal Kitap’ın otoritesi ile ilgili soruların, teslis inancının ve Kalvinist doktrinlerin üzerine daha fazla düşünmeye zorlayarak, gerçek anlamda ciddi bir kilise kurmaya çalıştı.
Ancak tüm bu başarılarına rağmen babamın büyük bir zaafı vardı. Pastör Alberta’nın (babam) Hıristiyan olarak zayıf noktası—ve sanırım bunu biliyordu ama bana asla itiraf etmedi—ülkesine olan derin sevgisiydi.
Gençliğinde yetenekli bir atlet olan babam, 16 yaşında vereme yakalanmıştı. Dört ay boyunca hastanede kaldı; doktorlar bir ara hayatta kalamayacağını düşünmüşlerdi. Sonunda iyileştiğinde, Vietnam Savaşı büyüyordu ve o da Deniz Piyadeleri’ne katıldı. Ancak, Quantico’daki Subay Aday Okulu’nda fiziksel eğitimlerde fiziksel olarak yetersiz kaldı. Akciğerleri hala tam anlamıyla sağlıklı değildi. Onurlu bir terhis aldı ve eve döndüğünde, içinde bir tür utanç taşıyordu. Sonraki yıllarda, Quantico’da eğitim aldığı onlarca teğmenin—ve çocukluk arkadaşlarının—çatışmalarda öldüğünü öğrendi. Bu gerçek, hayatının geri kalanında ona ağır bir yük oldu.
Bu deneyim; hippilere, uyuşturucu kültürüne ve savaş karşıtı protestolara duyduğu öfkeyle birleşince, babamı katı bir kanun ve düzen muhafazakârına dönüştürdü. İlahiyat fakültesinde okuduğu dönemde toplumsal muhafazakârlığın dilini öğrenerek (bu dönem Ahlaklı Çoğunluk Hareketi’nin altın çağıydı) tam bir Cumhuriyetçi olarak ortaya çıktı. En büyük siyasi kaygısı kürtajdı; 1947’de duygusal olarak istismara uğradığı bir evlilikte sıkışıp kalan büyükannem, neredeyse hamileliğini sonlandırmak üzereymiş. (Klinikte aniden fikir değiştirip dışarı çıkmış ve babam bu kararı her zaman ilahi bir müdahale olarak değerlendirirdi.) Kürtaj meselesinin yanı sıra aynı zamanda kültür savaşlarına da karıştı: eşcinsel evlilik, eğitim müfredatı, kamusal hayatta ahlak.
Babam bize her zaman kişisel dürüstlüğün siyasi liderlik için ön koşul olduğunu söylerdi. Bill Clinton’ın ikinci döneminin sona ermesine öylesine sevinmişti ki, 2001’de George W. Bush’un göreve başlama törenini izlemek için annemle birlikte bir kutlama partisi düzenlemişti. Ona göre, ahlak Beyaz Saray’a geri dönüyordu. Ancak zamanla, öncelikleri değişti. 2010’un başlarında bir Pazar günü, ziyaret için eve geldiğimde, cemaatine, Hıristiyan liderlerin Obamacare’in oluşturduğu tehlike hakkında uyarıda bulunduğu kasvetli bir video izlettirdi. Sonrasında ona, bunun bir ibadet sırasında uygunsuz hissettirdiğini söyledim. O, aynı fikirde değildi. Bu tür tartışmalarımız, ilerleyen yıllarda daha sık hale geldi. Tartışma üslubumuz her zaman sevgi doluydu, her zaman saygılıydı. Ama felsefi yollarımızın ayrıldığı gerçeği artık inkâr edilemezdi—özellikle Donald Trump’ın başkanlığı sırasında.
Babam, 2016’daki Cumhuriyetçi adaylardan herhangi birini Trump’a tercih ederdi. Trump’ın bir narsist ve yalancı olduğunu, ahlaklı bir adam olmadığını biliyordu. Ancak kürtaj konusundaki hassasiyeti ve Yüksek Mahkeme’nin muhafazakâr çoğunluğunu koruma isteği, sonunda onu Cumhuriyetçi adayı desteklemeye mecbur hissettirdi. Bu kararını anlayabiliyordum. Anlayamadığım şey, sonraki birkaç yıl içinde nasıl Trump’ın soytarılıklarını savunan biri haline geldiği ve başkanın davranışlarına yönelik eleştirileri, destekçilerini ötekileştirme çabasından başka bir şey olarak görmemesiydi. Babam gerçekten buna inanıyordu; Trump’ın karakterine yönelik sürekli saldırıların aslında, kendi gibi insanların karakterine yapılan bir saldırı olduğunu düşünüyordu ve sanırım bu, bilinçaltında bir şekilde, onun öz savunma saikıyla başkanın ahlaksızlıklarını görmezden gelmesine izin veren bir zemin yaratmıştı. Yapabileceğim tek şey, babama gerçeği söylemekti. “Beni bu dünyada doğruyla yanlışı ayırt etmeyi öğreten kişi sensin,” derdim. “Bunu uyguladığım için bana kızma.”
Babamın hakkını vermek gerekirse, o tembel, tepkisel bir partizan değildi. Silah şiddeti, yoksulluk, göçmenlik ve zenginliğin yozlaştırıcı etkileri gibi, Cornerstone’daki kilisesinde cemaate uygun düşmeyen konular hakkında sesini yükseltmekten çekinmezdi.
Babam bir Hıristiyan milliyetçisi değildi; teokrasiyle hiçbir ilgisi yoktu. O sadece, Tanrı’nın Amerika Birleşik Devletleri’ni benzersiz bir şekilde kutsadığına inanıyordu ve bu kutsamaları korumak için mücadele eden herkesin Tanrı’nın işini yaptığını düşünüyordu. Bu durum, 2007 yılında Cornerstone’daki cemaat üyelerinden Mark Kidd isimli bir denizcinin Irak’taki dördüncü görevi sırasında hayatını kaybetmesiyle talihsiz bir sahneye yol açtı. Kamuoyu keskin bir şekilde savaşa karşı dönmüştü ve Demokratlar, Bush yönetiminden askerleri eve getirmelerini istiyorlardı. Babam, Kidd’in ölümüne kahroldu. Kidd, denizaşırı görevdeyken babamla mektuplaşmış, görev aralarında onunla birlikte dua etmişti. Babamın bir pastör olarak duyduğu acı, bir Cumhuriyetçi ve savaş destekçisi olarak duyduğu öfkeye dönüştü: Yerel Demokrat siyasetçilere, cenazeye gelmelerinin hoş karşılanmayacağını açıkça belirtti.
“Askerleri desteklediğini söyleyip de başkomutanı desteklemeyen liderlerden şahsen utanç duyuyorum!” diye kürsüden gürledi babam ve büyük bir alkış tufanı koptu. “Bunun, savaşçıları cesaretsizleştirdiğini ve teröristleri cesaretlendirdiğini görmüyorlar mı?”
Bu sözler, toplumda büyük bir tartışma başlattı. Çoğu kilise üyesi babamın sözlerine tamamen katılıyordu, ancak Brighton gibi muhafazakâr bir kasabada bile pek çok kişi, öldürülen bir Deniz Piyadesi’nin kilisedeki cenaze töreninin partizan bir siyasi mitinge dönüşmesinden rahatsız oldu. Minberde vatanseverlik ayrı bir şey; pek çok kutsal mekânda kürsüde Amerikan bayrağı dalgalanıyor. Ama bu, bambaşka bir şeydi. Bu, Tanrı’nın ebedi otoritesini ve ağırlığını geçici ve tartışmalı bir davaya ödünç vermekti. Bu, Amerika Birleşik Devletleri başkanını koşulsuz olarak desteklemede başarısız olan insanları azarlamaktı; çünkü kayıtsız şartsız takip etmemiz gereken tek otorite, özellikle de vitraylı pencereler ortamında, Mesih’in kendisidir.
Babamın pişman olduğunu biliyorum. Ama kendini tutamadı. Kendi kişisel hikâyesi ve Amerika Birleşik Devletleri’nin tanrısal bir ulus, umutsuz bir dünyada umut kaynağı olduğu yönündeki daha geniş görüşü, papazlık hizmetinden ayrı düşünülemezdi. Her üniformalı bir asker kiliseye geldiğinde, babam adını söyleyerek onu onurlandırır, ayağa kalkmasını ister ve tüm kilise, coşkulu bir alkış tufanı koparırdı. Onun yerine geçen yeni papazın Cornerstone’da ilk değiştirdiği şeylerden biri de buydu.
Babamın cenazesinden on sekiz ay sonra, Şubat 2021’de, Brighton Bar & Grill’deki bir bölümde, babamın halefi Chris Winans’la bir masada oturduk. Main Street’te, ahşap bir oyun alanına ve bir değirmen havuzuna arkası dönük, rahat, küçük bir mekân. Ama Winans hiç de rahat görünmüyordu. Gergin, hatta biraz da paranoyak bir hâli vardı. Konuşmaya başladığımızda, çevresine tedirgin bakışlar atıyordu. Nedenini kısa süre sonra anlayacaktım.
Babam yıllarca bir varis aramıştı. Birkaç yardımcı papaz gelip gitmişti. Cornerstone onun hayatının eseriydi – kilisenin neredeyse tüm tarihi boyunca ona öncülük etmişti – bu yüzden halefini ararken asla taviz vermeyecekti. Bu belirsizlik onu yoruyordu. Babam, asla doğru kişiyi bulamayacağı korkusuna kapılmıştı. Sonra bir gün, mezhebi bir toplantıya katılırken, Winans ile tanıştı. Winans, Goodwill Kilisesi’nden genç bir yardımcı papazdı –tam da babamın kurtuluşu bulduğu ve ilahiyat fakültesinden mezun olduktan sonra ilk işini aldığı kiliseydi. Babam onu Goodwill’den alıp Cornerstone’da genç yetişkinlere yönelik bir görevi ifa etmesi için işe aldı ve Winans geldiği andan itibaren onun doğru kişi olduğunu anlamıştım.
Henüz 30 yaşına yeni giren Winans, Cornerstone’un gelecek nesil liderliğinde tam olarak ihtiyaç duyduğu şeyi temsil ediyor gibi görünüyordu. Kutsal metinlerin parlak bir öğrencisiydi. Kürsüde ise net ve anlaşılır bir şekilde konuşuyordu. Birinci sınıf vaazlarda sıklıkla görülen aşırı egodan uzak, mütevazı ve rahat bir tavrı vardı. Bu papazın her şeyi, kahverengi saçlı çocuksu yapısı, sevimli genç ailesi, sanki orijinal bir oyuncu kadrosundan fırlamış gibiydi.
Tek bir sorun vardı: Chris Winans muhafazakâr bir Cumhuriyetçi değildi. Silahlardan hoşlanmıyordu. Vergileri kesmektense yoksulluk karşıtı programların finansmanını daha çok önemsiyordu. Başkan Trump’ın pişmanlık göstermeyen saçmalıklarına hiç tahammülü yoktu. Tabii ki, tüm bunlar dünyanın başka yerlerindeki Hıristiyanlara sapkınca gelmeyecekti; Winans’ın kürtaj karşıtı kesin duruşu göz önüne alındığında, çoğu yerde ruhsal ve entelektüel tutarlılığın timsali olarak görülecekti. Fakat Amerikan Evanjelik geleneğinde ve Cornerstone gibi bir kilisede, liberalizmin en ufak bir esintisi dahi onu şüphe duyulacak biri yapıyordu.
Babam adamın farklı olduğunu biliyordu. Winans spor yapmak yerine piyano çalmayı severdi ve avlanma veya balık tutma gibi zevkleri yoktu. Açıkçası, babam bunun bir lütuf olduğunu düşünüyordu. Winans’ın, Cornerstone’un yaşlı zengin beyaz cemaat üyelerini yatıştırması gerekmiyordu. Yeni papazın görevi müjdeyi yaymak, vizyon oluşturmak ve misyon alanını genişletmek, kilise içindekilere meydan okumak ve müjdeyi kilise dışındakilere taşımaktı. Babam gereksiz bir risk olduğunu düşünmüyordu. Eli ile seçtiği halefinin kürsüdeki vaaz yeteneğinin ve İsa’ya olan belirgin sevgisinin geçişteki tüm engelleri yumuşatacağından emindi.
Yanılıyordu. Winans’ın 2018’in başında kıdemli papaz rolüne geçmesinden hemen sonra bıçaklar ortaya çıktı. Siyaset veya kültür hakkında yaptığı herhangi bir yanlış yorum, Trump’a veya Cumhuriyetçi Parti’ye karşı yaptığı herhangi bir olumsuz ima -gerçek veya algılanan- bir eleştiri seline davetiye çıkarıyordu. Uzun süredir kiliseye üye olanlar, Winan’a destek rolünde kalan babam ile toplantı talep ediyor ve Winans’a yükleniyorlardı. Babam, Winans’ın teolojisine dair ciddi bir eleştiri olup olmadığını sorardı; neredeyse her seferinde cevap hayırdı. Winans göreve başladıktan bir ay sonra, bir vaazında Hıristiyanların Tanrı’nın yarattıklarına sahip çıkması gerektiğini söyleyip gezegenin karşı karşıya olduğu tehditleri ciddiye almaları gerektiğini savununca, cemaatten onlarca kişi öfkeyle babama koşup Winans’ın kontrol altına alınmasını talep etti. Babam hepsine kaybolmalarını söyledi. Eğer birinin kıdemli papazla bir sorunu varsa, bunu kıdemli papazla konuşması gerektiğini söyledi. (Babam tıpkı tavsiye ettiği gibi davranarak Winans’ı Chili’s’te öğle yemeğine götürdü ve “bu çevreci takıntıları biraz yumuşatsan iyi olur” mesajını verdi.)
Winans’ın işteki ilk yılı zordu ama bunu atlattı. Cornerstone’daki insanlar bir uyum sürecindeydi. Buna saygı duyması gerekiyordu ve uyum sağlaması da gerekiyordu. Babam arkasında olduğu sürece Winans iyi olacağını biliyordu.
Ve sonra babam öldü.
Winans bana, artık Cornerstone’da zar zor ayakta durduğunu söyledi. Kilise kontrolden çıkmıştı; işi dayanılmaz hale gelmişti. Babam öldükten kısa bir süre sonra—Winans’ı kilisenin tartışmasız lideri yaptı—koronavirüs salgını geldi. Ve sonra George Floyd öldürüldü. Tüm bunlar olup biterken, Donald Trump yeniden seçim kampanyasına başladı. Trump, 2016’da “Hristiyanlık iktidara gelecek” vaadiyle yarışmıştı; şimdiyse 2020 seçimlerindeki rakibi eski Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın “Tanrı’ya zarar vereceğini” ve Hristiyanları dini inançları nedeniyle hedef alacağını iddia ediyordu. Başkan, bu karanlık retoriği ve şiddet içeren komplo teorilerini benimseyerek önde gelen Evanjelikleri, Tanrı’dan korkan ve Trump’ı destekleyen Cumhuriyetçiler ile Amerika’nın Yahudi-Hristiyan değerler sistemini yok etmek için komplo kuran seküler solcular arasında kozmik bir ruhsal çatışma algısı yaratma hususunda yardıma çağırdı.
Cornerstone’daki insanlar papazlarına karşı gelmeye başladılar ve ondan hükümet emirlerine, Black Lives Matter’a (Siyahların Yaşamı Önemlidir) ve Joe Biden’a karşı konuşmasını talep ettiler. Winans reddettiğinde insanlar kiliseyi terk etti. Kasım 2020’de Trump’ın yenilgisinin ardından ortam gözle görülür şekilde gerildi. Seçim sonucunu tersine çevirmek için; aralarında daha sonra yalan beyan ve yazılara yardım ve yataklık etme suçlamasını kabul eden Trump’ın avukatı Jenna Ellis ve Trump’ın görevde kalması için şehitliğin gerekebileceğini inananlara öneren yazar Eric Metaxas’ın da aralarında bulunduğu bir grup açık sözlü Hıristiyan tarafından liderlik edilen haçlı seferi Cornerstone cemaatini altüst etti. QAnon’u (Trump Destekçileri Hareketi) yaymakla bilinen popüler bir kilise çalışanının Winans’la tekrar tekrar yaşadığı anlaşmazlıklar sonucu işten atıldığında, papazın bana anlattığına göre, ayrılmalar akın akın başladı. Cornerstone’u terk edenlerin bir kısmı çekirdek cemaat üyeleri değildi. Ama birçoğu öyleydi. Liderlik rollerinde görev alan, Winans’ın sırdaş ve arkadaş olarak gördüğü kişilerdi.
Trump destekçileri 6 Ocak 2021’de ABD Kongre Binası’nı işgal ettiğinde Winans kilisesinin kontrolünü kaybettiğine inanıyordu. Birkaç hafta sonra Brighton Bar & Grill’de otururken bana “Bu bir göç” dedi.
Papaz, televizyonda saldırının gerçekleşmesini izlerken umutsuzluk ve belli bir sorumluluk hissetmişti. Hıristiyan imgeleri her yerde mevcuttu: isyancılar dua çemberleri oluşturuyor, ilahiler söylüyor, İncil ve haç taşıyorlardı. Amerika’nın egemen dinindeki bu sapkınlık, sonsuza dek bu trajediyle anılacaktı; olayların mimarlarından Senatör Josh Hawley’nin ertesi yıl, kanın Kongre merdivenlerinden temizlenmesinden çok sonra yaptığı bir konuşmada açıkladığı gibi: “Bizler devrimci bir ulusuz çünkü tam da İncil’in devriminin varisleriyiz.”
Winans, bu tür düşüncelerin 6 Ocak olaylarından bile daha büyük bir tehdit oluşturduğunu söyledi.
Winans bana, “Birçok insan bu ülkenin dini bir anlayışı olduğuna inanıyor. Bu ülkenin İncil’e dayalı bir anlayışı,” dedi. “Ve bu, sorunlarımızın çoğunun kaynağı.
Amerikan tarihinin büyük bir bölümünde beyaz Hıristiyanlar muazzam bir zenginlik, nüfuz ve güvenlik içinde yaşadılar. Bu gerçek göz önüne alındığında—Amerika’nın Büyük Britanya’yı yenmesinin mucizevî doğası, bir süper güç olarak yükselişi ve özgürlük ile demokrasiyi (ve elbette Hıristiyanlığı) dünyaya yayma mirası düşünüldüğünde—pek çok Evanjelik’in ülkemizin ilahi bir şekilde kutsandığına inanmasına şaşmamak gerek. Sorun şu ki, nimetler sıklıkla haklardan ayırt edilemez hale gelir. Tanrı’nın bir şeyi kutsadığına ikna olduğumuzda, o şey; kıskançlık, saplantı -hatta tapınma- nesnesi haline gelebilir.
“Özünde, bu bir putperestlik meselesi. Amerika, bu insanların bir kısmı için bir put haline geldi. Eğer Tanrı’nın Amerika ile bir antlaşma içinde olduğuna inanıyorsanız, o zaman -ki birçok kişinin bunu açıkça söylediğini duydum- bizim yeni bir İsrail olduğumuza inanıyorsunuz demektir” dedi Winans, Eski Ahit’te anlatılan Tanrı’nın seçilmiş halkı anlatısına atıfta bulunarak. “İsrail’e verilen vaatlerin bu ülke için de geçerli olduğuna inanıyorsanız; Amerika’yı korunması gereken bir ahit olarak görüyorsunuz. Amerika için sanki kurtuluşun kendisi terazide asılıymış gibi savaşmalısınız. O noktada, kendinizi öncelikle ve en temelde bir Amerikalı olarak anlarsınız. Ve bu, kim olmaya çağrıldığımıza dair korkunç bir yanlış anlamadır.”
İncil’de birçok ulustan bahsedilir; Amerika Birleşik Devletleri bunlardan biri değildir. Çoğu Amerikalı evanjelik, bu ülkenin Tanrı’nın gözünde kutsanmış bir şey olduğu fikrini reddedecek kadar gelişmiştir. Ancak aynı insanların çoğu, kendilerini Hıristiyanlıkla karşı karşıya getiren Hıristiyan bir Amerika’yı idealleştirmeyi seçti. Millî kimliklerinin inanç kimliklerini şekillendirmesine izin verdiler, asıl olması gerekenin tam tersine.
Winans bu konuda aşırı dikkatli olmayı seçti, bu yüzden Cornerstone kilisesinin askeri personele selamı konusundaki politikasını değiştirdi. Yeni papaz, ayin sonrasında askerlerle bir araya gelecek, onların elini sıkacak ve hizmetleri için onlara ayrı ayrı teşekkür edecekti. Ancak tapınakta bir alkışlama yapmayı reddetti. Bunun nedeni, onun bohem bir savaş karşıtı aktivist olması değildi; aslında, karısı orduda görev yapmıştı. Winans bunun uygunsuz olduğunu düşünüyordu.
Winans bana, “Kimseyi lekelemek istemiyorum. Bence ulusların kendini savunma hakkı var. Bu insanların orduda yaptığı fedakarlıklara saygı duyuyorum,” dedi. “Fakat üniformaları içinde salona girdiklerinde kendilerini coşkulu bir ayakta alkışın içinde buluyorlardı. Oysa misyonerleri karşıladığımızda ise, takdir için ayağa kalktıklarında onlara sadece nezaket alkışı yapardık… Ve insan düşünmeden edemiyor: Neden? Kalplerimizin derinliklerinde neler oluyor?”
Bu tür kültürel sapkınlıklar Winans’ı başını derde sokuyordu. Her hafta daha fazla cemaat üyesi ayrılıyordu. Çoğu, yolun aşağısındaki belirli bir cemaate yöneliyordu; zamanın heveslerine uyan, kan ve toprak temelli bir Hıristiyan milliyetçiliği vaaz eden bir papazın liderlik ettiği, iki krallığı (Tanrının krallığı ve Amerika) birleştirmek isteyen, yenilikçi bir kiliseydi bu.
Konuşurken Winans aramızda bir şey saklamamı istedi: Cornerstone’dan ayrılmayı düşünüyordu.
“Psikolojik saldırı”nın çok fazla olduğunu söyledi. Son zamanlarda, papazda bir tür kaygı bozukluğu gelişmişti ve kendini toparlamak için ayinler arasında karanlık bir odaya çekiliyordu. Winans, güvendiği birkaç büyüğüyle bir araya gelerek, pazar sabahları bayılıp düşmesi durumunda kendisini yakalayabilmeleri için yanından ayrılmamalarını rica etmişti.
Babamı ve ne kadar kalbi kırılmış olabileceğini düşündüm. Sonra babamın tüm bunlarda bir miktar suçluluk payı olup olmadığını merak etmeye başladım. Açıkça, COVID-19’dan, George Floyd’dan veya Donald Trump’tan çok önce Cornerstone’da bir şeyler ters gitmişti. Kilisedeki insanların Facebook’ta paylaştığı o kaba, histerik, gök kubbe çöküyor tarzı gönderileri hiç önemsememiştim. Cornerstone’un bazı eski üyelerinin Twitter’da beni trollerle takıntı halinde taciz etmelerini endişe verici bulmasam da en azından komik buluyordum. Şimdi bunların ciddiye alınması gereken uyarılar, parlak kırmızı yanıp sönen ışıklar olduğunu düşünmeden edemedim. Babamın hiç sosyal medya hesabı olmadı. Koyunlarından bazılarının ne kadar kaybolduğuna dair bir fikri var mıydı?
Winans’a babamın cenaze törenindeki tartışmalardan ya da cenazede Rush Limbaugh’nun adını boş yere andığım için aldığım mektuptan hiç bahsetmemiştim. Şimdi masaya doğru eğilmiş, her detayı anlatıyordum. Gözlerini kıstı, ellerini birleştirdi ve acı dolu bir nefes vererek özür dilediğini fısıldadı. Kelimeler bile zor çıkıyordu ağzından.
İkimiz de bir süre sessiz kaldık. Sonra ona, son 18 aydır her gün aklımdan geçirdiğim bir şeyi sordum – karımın salondaki patlamasının sterilize edilmiş bir versiyonunu.
“Amerikalı Evanjelikler’in nesi var?”
Winans bir an düşündü.
Sorun “Amerika,” diye yanıtladı. “Çoğu Amerika’ya tapıyor.”
Bu makale, Tim Alberta’nın “The Kingdom, the Power, and the Glory: American Evangelicals in an Age of Extremism” adlı yeni kitabından uyarlanmıştır.
The Atlantic dergisinin Ocak/Şubat 2024 basılı sayısında “Amerika’nın Kilisesi” başlığıyla yayımlanmıştır.
Kaynak: https://www.theatlantic.com/magazine/archive/2024/01/evangelical-christian-nationalism-trump/676150/