Adını heybetinden alan Tanrı Dağlarının eteklerine sığınmış, bereketli toprakların ve kadim şehirlerin yurdudur Doğu Türkistan… Bir yanda koca Taklamakan Çölünün kumları, diğer yanda kar sularının beslediği kavak ve söğüt ağaçlarının gölgesi… Bu bereketli topraklar bir zamanlar tarihin en eski ticaret yollarından olan İpek Yolu’nun en önemli duraklarından biriydi. Burası atların sırtında top top ipeklerin taşındığı, yolcuların kervansaraylarda huzurla konakladığı, çarşılarında rengârenk kumaşların, nice baharatların satıldığı bir kervan yoluydu. Kulağa çok masalsı geliyor değil mi? Ne yazık ki öyle! Çünkü bu coğrafyada büyüyen çocukların artık ne keyifle dinleyecekleri bir masalları ne de o masalların anlatıldığı huzurlu bir yuvaları var…
Dünyanın kimi köşelerinde tarih, zaferlerin ve fetihlerin ihtişamıyla anlatılırken kimi coğrafyalarda bir halkın hafızasına kazınan acılarla yazılır. Doğu Türkistan, işte bu ikinci hikâyenin en ağır sayfalarından birini taşır. Uygur Türklerinin yüzyıllardır yaşadığı bu topraklar; kadim şehirleri, İpek Yolu’ndan miras kalan kültürü, camileri, medreseleri, şiirleri ve türküleriyle yalnızca bir coğrafya değil, aynı zamanda bir kimliğin ve medeniyetin evidir. Fakat bugün bu coğrafyanın adı anıldığında, tarihî ve kültürel zenginliğinin yanında baskı, kitlesel gözaltılar, ailelerin parçalanması ve bir halkın geleceğine ilişkin kaygılar da hatırlanmaktadır. Doğu Türkistan meselesini anlamak, yalnızca günümüzde yaşanan insan hakları ihlallerine bakmakla mümkün değildir. Bu hikâyenin köklerinde imparatorluk mücadeleleri, siyasi hâkimiyet arayışları, milliyetçilik, güvenlik politikaları ve etnik-kültürel kimliğin devlet tarafından nasıl ele alındığı gibi iç içe geçmiş tarihî süreçler bulunmaktadır. Geçmişin izlerini takip etmek, bugünkü acıların nasıl ortaya çıktığını anlamak kadar, bu acıların sona ermesi için nelerin gerekli olduğunu görmek açısından da önemlidir.
Doğu Türkistan olarak anılan bölge, günümüzde Çin Halk Cumhuriyeti sınırları içerisindeki Sincan Uygur Özerk Bölgesi’dir. Uygurlar başta olmak üzere Kazaklar, Kırgızlar ve diğer toplulukların yaşadığı bu geniş coğrafya, Orta Asya ile Çin arasında tarih boyunca önemli bir geçiş alanı olmuştur. İpek Yolu’nun şehirleri, farklı dinlerin ve dillerin buluştuğu pazarları, İslam kültürünün şekillendirdiği mimarisi ve Türk dünyasıyla kurduğu bağlar, bölgeye kendine özgü bir karakter kazandırmıştır. Ancak bu stratejik konum, aynı zamanda bölgeyi büyük güçlerin hâkimiyet mücadelelerinin merkezine taşımıştır.
18.yüzyılda Qing Hanedanı’nın bölgeyi ele geçirmesiyle Çin yönetiminin buradaki hâkimiyeti güçlenmiştir. 1884 yılında bölge, imparatorluğun idari yapısı içerisinde Sincan adıyla bir eyalete dönüştürülmüştür. Yirminci yüzyılın ilk yarısında ise siyasi çalkantılar, isyanlar ve bağımsızlık girişimleri yaşanmıştır. 1933’te ve 1944’te kısa ömürlü Doğu Türkistan cumhuriyetleri kurulmuş, ancak bu siyasi oluşumlar kalıcı bir devlet yapısına dönüşememiştir. 1949 yılında Çin Komünist Partisi’nin iktidarı ülke genelinde pekiştirmesinin ardından bölge Çin Halk Cumhuriyeti’nin kontrolüne girmiş, 1955’te Sincan Uygur Özerk Bölgesi kurulmuştur.
Fakat kâğıt üzerinde tanınan özerklik ile bir halkın kendi dilini, kültürünü, inancını ve gündelik hayatını özgürce yaşaması aynı şey değildir. Doğu Türkistan’ın sonraki tarihini belirleyen temel tartışmalardan biri de tam burada başlamaktadır: Devletin toprak bütünlüğü ve güvenlik anlayışı ile bölge halklarının kimlik, hak ve özgürlük talepleri arasındaki derin gerilim. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından bölgede siyasi ve ekonomik yapı yeniden düzenlenmiş, devletin yönetim kapasitesi güçlendirilmiştir. Tarım, sanayi ve altyapı yatırımları yapılırken güvenlik ve iskân politikaları da bölgenin toplumsal yapısını etkilemiştir. İnsan hakları kuruluşları, bu süreçte Uygurların siyasi ve kültürel haklarının sınırlandırıldığına, Han Çinlileri ile Uygurlar arasındaki ekonomik ve toplumsal eşitsizliklerin de zamanla gerilimleri artırdığına dikkat çekmiştir.
Özellikle 1990’lardan itibaren bağımsızlık talepleri, etnik gerilimler ve güvenlik kaygıları, Pekin yönetiminin bölgeye yaklaşımında belirleyici hâle gelmiştir. 1990’da Barın’da yaşanan çatışmalar ve 1997’de Gulca’da meydana gelen olaylar, bölgedeki gerilimin önemli dönüm noktaları arasında yer alır. Çin yönetimi, ayrılıkçılık, terörizm ve dinî aşırılıkla mücadeleyi politikalarının temel gerekçeleri arasında göstermiştir. Buna karşılık insan hakları kuruluşları, güvenlik gerekçelerinin zaman zaman barışçıl kültürel ve dinî faaliyetleri de hedef alan geniş kapsamlı baskılara dayanak yapıldığını belirtmiştir.
Bir toplumun güvenlik ihtiyacını karşılamak, o toplumun kimliğini ortadan kaldırmak anlamına gelmemelidir. Şiddet eylemleriyle mücadele etmek ile bir halkın tamamını şüphe altında tutmak arasında temel bir hukuk ve vicdan farkı vardır. Bu ayrımın kaybolduğu yerde güvenlik politikaları, insan hayatını koruyan bir araç olmaktan çıkarak korkuyu kalıcılaştıran bir düzene dönüşebilir.
Doğu Türkistan meselesinin dünya kamuoyunda geniş ölçüde gündeme gelmesi, özellikle 2017 yılından itibaren yoğunlaşan kitlesel gözaltılar ve gözetim uygulamalarıyla hız kazanmıştır. Çin yönetimi, bölgede kurulan merkezleri mesleki eğitim ve aşırılıkla mücadele kurumları olarak tanımlamıştır. Ancak eski tutukluların tanıklıkları, araştırmacıların çalışmaları ve uluslararası insan hakları kuruluşlarının raporları; insanların özgürlüklerinden keyfî biçimde mahrum bırakıldığı, siyasi telkine tabi tutulduğu, kötü muameleye maruz kaldığı ve ailelerin birbirinden koparıldığı yönünde ciddi bulgular ortaya koymuştur.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin 31 Ağustos 2022 tarihli değerlendirmesi, Uygurların ve diğer ağırlıklı olarak Müslüman toplulukların keyfî ve ayrımcı biçimde gözaltında tutulmasına ilişkin ciddi ihlalleri belgelemiştir. Raporda, ihlallerin kapsamı ve niteliği nedeniyle uygulamaların uluslararası suçlar, özellikle insanlığa karşı suçlar, teşkil edebileceği sonucuna varılmıştır. Bu değerlendirme, yaşananların yalnızca siyasi bir anlaşmazlık olarak görülemeyeceğini göstermektedir.
Çünkü bir insanın özgürlüğünden mahrum bırakılması, yalnızca onun hayatını değil, geride kalan ailesinin bütün dünyasını da değiştirir. Bir gün babası eve dönmeyen çocuk, kapının her sesinde aynı umuda tutunur. Annesinin neden sustuğunu anlamayan bir evlat, büyüdükçe o sessizliğin ardındaki korkuyu öğrenir. Kardeşinden haber alamayan bir insan, uzaklığın yalnızca kilometrelerle ölçülmediğini keşfeder. Doğu Türkistan’da ailelerinden haber alamadıklarını söyleyen insanların tanıklıkları, meselenin en ağır insani boyutlarından birini oluşturmaktadır.
Doğu Türkistan’da yaşanan baskıları anlamak için birkaç temel etkeni birlikte değerlendirmek gerekir. Çin yönetimi, bölgedeki ayrılıkçı hareketleri ve şiddet eylemlerini ülkenin toprak bütünlüğüne yönelik tehditler olarak değerlendirmektedir. Özellikle uluslararası terörle mücadele politikalarının güç kazandığı dönemlerde bu yaklaşım daha sert bir nitelik almıştır. Ancak insan hakları hukukuna göre güvenlik gerekçeleri, ayrım gözetmeyen kitlesel cezalandırmayı veya temel hakların keyfî biçimde ortadan kaldırılmasını meşrulaştıramaz.
Uygur Türkçesi, İslam inancı, geleneksel eğitim, aile bağları ve tarihsel hafıza, Uygur kimliğinin temel unsurlarıdır. Bu alanlardaki özgürlüklerin kısıtlanması, toplumun yalnızca bugünkü yaşamını değil, gelecek kuşaklara aktaracağı kültürel mirası da etkiler. Bir dilin gündelik hayatta ve eğitimde kullanımının daralması, bir ibadetin gözetim altında tutulması veya kültürel faaliyetlerin şüphe unsuru sayılması, kimliğin kuşaktan kuşağa aktarılmasını güçleştirebilir.
Bölgenin stratejik ve ekonomik konumu da meselenin önemli boyutlarından biridir. Doğu Türkistan, Orta Asya’ya açılan konumu, enerji kaynakları, tarımsal üretimi ve ulaştırma güzergâhları bakımından Çin için büyük önem taşımaktadır. Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında da stratejik bir konuma sahip olan bölge, merkezî yönetimin siyasi istikrar ve kontrol politikalarında öncelikli yer tutmaktadır. Ancak ekonomik kalkınma ve stratejik çıkarlar, insan hakları ihlallerini haklı çıkaran gerekçeler değildir.
Bölgeye yönelik iskân politikaları, ekonomik fırsatlara erişim konusundaki eşitsizlikler ve farklı topluluklar arasındaki güvensizlik de tarihsel gerilimin unsurları arasındadır. Bu nedenle Doğu Türkistan’daki bütün sorunları tek bir nedene indirgemek yerine, tarihsel ve siyasi etkenlerin birbirini nasıl beslediğini değerlendirmek gerekir. Bütün bu etkenlerin kesiştiği yerde şu temel soru yükselir: Bir devlet, sınırları içindeki bir halkın farklı kimliğini ne ölçüde korumaktadır? Güvenliği sağlama iddiası, hangi noktada insanın temel haklarını ortadan kaldıran bir baskı sistemine dönüşmektedir?
Doğu Türkistan’da geçmişten günümüze yaşanan çatışmalar, askerî müdahaleler ve siyasi baskılar, farklı dönemlerde can kayıplarına yol açmıştır. Bununla birlikte tarihsel çatışmalarla 2017 sonrasında belgelenen kitlesel gözaltı uygulamalarını birbirinden ayırmak önemlidir. Her dönemin koşulları, olayları ve kanıtları kendi bağlamında ele alınmalıdır.
Yakın döneme ilişkin uluslararası raporlarda öne çıkan başlıklar yalnızca gözaltılar değildir. İşkence ve kötü muamele iddiaları, cinsel şiddet iddiaları, zorla çalıştırılma riski, dinî ve kültürel özgürlüklerin sınırlandırılması, ailelerin ayrılması ve doğum kontrolü uygulamalarına ilişkin ciddi kaygılar da bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler değerlendirmesi, bu ihlalleri geniş kapsamlı insan hakları sorunlarının parçaları olarak ele almıştır.
Burada bir noktayı açıkça belirtmek gerekir: Doğu Türkistan’daki bütün ölümlerin sayısını, gözaltında tutulan kişilerin toplamını veya her bir ihlalin kapsamını bağımsız olarak kesinleştirmek kolay değildir. Bölgeye erişim ve bilgi akışı üzerindeki kısıtlamalar, bağımsız doğrulamayı güçleştirmektedir. Bu nedenle doğrulanmış bulgularla tanıklıkları, tahminleri ve siyasi nitelendirmeleri birbirinden ayırmak gerekir. Fakat sayıların kesinleştirilememesi, insanın yaşadığı acıyı yok saymak için gerekçe olamaz.
Bir annenin evladından haber alamaması, bir babanın ailesine ulaşamaması, bir çocuğun kendi dilinde eğitim alma imkânının daralması, istatistiklerin satır aralarına sığmayacak kadar derin insani sonuçlardır. Her kayıp, bir ailenin hafızasında açılan ayrı bir boşluktur. Doğu Türkistan’ın hikâyesi bu nedenle yalnızca siyasi sınırların ve yönetim biçimlerinin hikâyesi değildir. Aynı zamanda evlerin, sofraların, çocuklukların, ayrılığın ve bekleyişin hikâyesidir.
Bir halkın varlığı yalnızca nüfus kayıtlarında yaşamaz. Onun varlığı, annesinin çocuğuna söylediği ninnide, dedesinin anlattığı hikâyede, bayram sabahında kurulan sofrada, düğünlerde çalınan ezgide ve yüzyılların içinden süzülüp gelen kelimelerde saklıdır. Uygur kültürü, Türk dünyasının edebî ve sanatsal mirası içinde önemli bir yere sahiptir. Makam müziği, destan geleneği, el sanatları, şiir ve sözlü anlatım, bu kültürel zenginliğin parçalarıdır.
Bir dilin kamusal alanda kullanılmasının sınırlandırılması veya kültürel kurumların baskı altında kalması, yalnızca bugünkü sanatçıları ve yazarları etkilemez; henüz doğmamış kuşakların kendi geçmişlerini öğrenme imkânını da zayıflatabilir. Kültürel baskının en derin sonucu, insanın kendi kimliğini yaşarken sürekli bir tereddüt duymaya başlamasıdır. Kendi dilini konuşurken çekinmek, inancını yaşarken korkmak, ailesine ait bir geleneği sürdürürken kendini savunmak zorunda hissetmek… Bunlar, insanın iç dünyasında görünmeyen sınırlar oluşturur.
Oysa kültür, bir halkın başkasına karşı silahı değil, dünyaya açılan penceresidir. Farklılıkların korunması, toplumların parçalanmasına değil, ortak insanlık mirasının zenginleşmesine hizmet eder. Bir türkü susturulduğunda yalnızca bir melodi kaybolmaz; bazen o türkünün içinde saklanan bir göçün, bir sevdanın, bir annenin ve bir halkın hatırası da sessizliğe gömülür.
Doğu Türkistan’daki baskıların sonuçları, bireyin ruh dünyasından aile kurumuna, kültürel devamlılıktan uluslararası ilişkilere kadar geniş bir alana yayılmaktadır. Gözaltılar, kaybolma iddiaları ve iletişim üzerindeki kısıtlamalar, ailelerin birbirinden haber almasını zorlaştırabilir. Bu durum, çocukların ve yaşlıların bakımından ekonomik güvenliğe kadar birçok alanda sonuç doğurur. Dil, din ve gelenekler üzerindeki baskılar ise kuşaklar arasındaki kültürel bağları aşındırabilir. Bir çocuğun ailesinin dilini, tarihini ve geleneklerini öğrenme imkânının daralması, geçmişle gelecek arasındaki köprüyü zayıflatır.
Keyfî gözaltılar ve ayrımcılık iddiaları, bireylerin eğitim, çalışma ve toplumsal hayata katılımını etkileyebilir. Zorla çalıştırılma iddiaları yalnızca bireyin özgürlüğü bakımından değil, üretim süreçlerinin adilliği bakımından da önem taşır. Bölge dışındaki Uygurların bir kısmı, aile üyelerine ulaşamama veya yakınları hakkında bilgi alamama kaygısı yaşamaktadır. Böylece coğrafi uzaklık, duygusal ve toplumsal bir kopuşa dönüşebilmektedir.
Doğu Türkistan meselesi, Çin’in birçok ülkeyle ilişkilerinde insan hakları tartışmalarının önemli başlıklarından biri hâline gelmiştir. Devletler, uluslararası kuruluşlar ve sivil toplum aktörleri arasında farklı tutumlar görülmektedir. Bu tartışmaların merkezinde, ekonomik ve stratejik ilişkiler ile evrensel insan hakları ilkeleri arasındaki gerilim bulunmaktadır. Yaşananların sonuçları, meselenin yalnızca geçmişte kalmış bir çatışmadan ibaret olmadığını gösterir. İnsan haklarının korunması, gelecekte yeni acıların önlenmesi ve toplumsal güvenin yeniden kurulması açısından da belirleyicidir.
Doğu Türkistan’daki ihlallere ilişkin raporlar, tanıklıklar ve uluslararası tartışmalar uzun süredir gündemde olmasına rağmen sorunun çözümü kolay olmamıştır. Bunun başlıca nedenleri arasında Çin’in küresel ekonomik ağırlığı, uluslararası siyasetteki etkisi, devletlerin farklı stratejik öncelikleri ve bölgeden bağımsız bilgi edinmenin güçlüğü bulunmaktadır. Bazı ülkeler yaptırımları ve diplomatik baskıyı savunurken bazıları diyalog yolunu tercih etmekte; bazı devletler ise Çin yönetiminin politikalarını desteklemekte veya eleştiriler karşısında sessiz kalmaktadır.
Uluslararası toplumun sorumluluğu, yalnızca açıklamalar yapmakla sınırlı değildir. Bağımsız incelemelerin mümkün olması, keyfî gözaltı iddialarının araştırılması, zorla çalıştırmanın önlenmesi, ailelerin haberleşme imkânlarının korunması ve kültürel-dinî haklara saygı gösterilmesi için etkili adımlar atılması gerekmektedir. Bununla birlikte kalıcı bir çözüm, bölgedeki bütün insanların güvenliğini ve haklarını gözetmelidir. Şiddet eylemlerinin önlenmesi, sivil halkın korunması, hukukun üstünlüğü ve ayrımcılığın sona erdirilmesi birbirine karşıt hedefler değildir. Gerçek güvenlik, insanların kimlikleri nedeniyle korku duymadan yaşayabildiği bir düzenle mümkündür.
Doğu Türkistan’ın hikâyesi, bize tarihin yalnızca geride kalan yıllardan oluşmadığını hatırlatır. Geçmiş, kimi zaman bir dilde, kimi zaman yarım kalmış bir aile hikâyesinde, kimi zaman da yıllardır cevabı beklenen bir soruda yaşamaya devam eder.
Bu coğrafyada yaşananları anlamak, bir halkın acısını başka bir halkın acısıyla yarıştırmak değildir. Bir insanın hakkını savunmak için diğerinin hakkını küçültmek gerekmez. Uygurların dilini, inancını ve kültürünü özgürce yaşama hakkını savunmak, Çin halkına karşı düşmanlık beslemek anlamına gelmez. Aksine, hiçbir insanın etnik kökeni veya inancı nedeniyle ayrımcılığa uğramaması gerektiğini kabul etmektir.
Doğu Türkistan’da yaşanan ihlallerin aydınlatılması, mağdurların seslerinin duyulması ve sorumluların hukuk önünde hesap vermesi, adaletin temel gereklerindendir. Bunun için güvenilir bilgiye, bağımsız incelemelere, uluslararası iş birliğine ve insan haklarını siyasi çıkarların üzerinde tutan bir vicdana ihtiyaç vardır.
Belki de bir halkın yaşadığı acıyı anlamanın ilk şartı, onun sesini kendi siyasi hesaplarımızın gürültüsünde kaybetmemektir. Çünkü bir coğrafyanın sınırları haritalarda çizilebilir; fakat bir insanın diliyle, annesiyle, hatıralarıyla ve inancıyla kurduğu bağ yalnızca bir çizgiyle ortadan kaldırılamaz.
Doğu Türkistan’ı hatırlamak, yalnızca geçmişin acılarını anmak değildir. Aynı acıların gelecekte başka insanların hayatında tekrarlanmaması için insanlığın ortak sorumluluğunu hatırlamaktır. Bir halkın sesini duymak, onun kültürünü tanımak ve uğradığı haksızlıkları görmezden gelmemek, insanlık vicdanının en temel sorumlulukları arasındadır. Çünkü adalet, yalnızca güçlülerin kendileri için belirlediği bir hak değil; sesi duyulmayanların da sahip olması gereken evrensel bir güvencedir.
Umut ediyoruz ki Sincan yani Doğu Türkistan, bir gün yeniden hür ve bağımsız bir ülke olarak kendi çocuklarını kendi irade ve değerleriyle yetiştireceği bir barış yurdu olur.
