Sir Francis Bacon, Siyasi ve Ahlaki Denemeler adlı eserinde, yalanlarla ilgili sorunun yalnızca hakikatin çaba gerektirmesi ya da hakikatin bizi kendine boyun eğmeye zorlayarak hiç de işimize gelmeyecek bir biçimde kendini dayatması olmadığını, asıl meselenin bizzat yalanların kendisini seviyor olmamız olduğunu yazmıştır. Elimizin altında muazzam miktarda bilgi bulunması ve Ay’a iniş komplosundan bel incelten nadir bir Kosta Rika meyvesine kadar her şey için “güvenilir kaynakların” mevcut olması göz önüne alındığında, Pilatus’un (Kudüs’ün Romalı valisi Pontius Pilatus’un, Yeni Ahit’teki Yuhanna İncili’nde Hz. İsa’ya sorduğu ifade edilen) sorusu bir geçiştirme çabasından ziyade, samimi bir şaşkınlık ifadesi gibi görünebilir. Hakikat nedir? Gerçek olan nedir? Bunu nasıl bilebiliriz?
Seattle, Washington’daki Discovery Institute Bilim ve Kültür Merkezi’nin direktörü Dr. Stephen Meyer ile bilimsel bilgi ile dinî bilgi arasındaki farkı, felsefi sorgulama yönteminde insan iradesinin rolünü ve “sahte haberlerin” nasıl ayırt edilebileceğini konuştuk.
Modern Reformation
MR (Modern Reformation): Bilim tanımının, bir kişinin neyin bilimsel bilgi olarak kabul edilip edilmeyeceğine ilişkin düşüncesini büyük ölçüde belirlediğini söylüyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?
SM (Stephen Meyer): Bilimin tanımı meselesi, biyolojik kökenler, kozmolojik kökenler ve ayrıca insanın doğasına ilişkin tartışmalarda (zihin felsefesinde zihin-beden tartışması olarak adlandırılan konuda) gündeme geliyor. Birisi bilimi katı biçimde materyalist bir faaliyet olarak tanımlarsa yani yalnızca materyalist nedensel unsurlara başvuran teorilerin haklı olarak dikkate alınabileceğini düşünürse, açıklayıcı hipotezlerin mümkün olan kapsamını zorunlu olarak sınırlandırmış olur.
Örneğin, insan davranışını açıklamaya çalışıyorsanız ve bilimsel olmak adına kendinizi bilimin materyalist bir tanımıyla (ki bu tanımın bir adı vardır; buna yöntemsel natüralizm denir) sınırlandırıyorsanız, o hâlde yalnızca natüralist veya materyalist varlıklara başvuran açıklamalarla yetinmek zorunda kalırsınız. İnsan davranışlarının yalnızca materyalist unsurlarla açıklanması gerektiğine baştan karar verirseniz, bütün davranışları genlere, çevresel koşullara, nörofizyolojik dürtülere ya da beyindeki kimyasal süreçlere atıfta bulunarak açıklamak zorunda kalırsınız yani başka bir deyişle kendinizi bir tür natüralizm ya da materyalizmle sınırlandırırsınız.
Buna karşılık, zihin ya da ruh gibi bir şeyin var olduğunu veya insanların kendilerine özgü seçimleri temelinde özgürce tercih yapma ve yeni neden-sonuç ilişkileri başlatma özgürlüğüne sahip olduklarını kabul ederseniz, davranışlara ilişkin açıklamalarınız çok farklı olabilir. İnsan iradesinin gerçek bir unsur olarak rolünü dikkate almaya ve insanların neden belirli biçimlerde davrandıklarını ya da onları belirli davranışlara yönelten karakter özelliklerini araştırmaya istekli olabilirsiniz. Kendinizi yalnızca genler ve çevreyle sınırlamazsınız; olası bir açıklama olarak neleri kabul ettiğiniz sorusu, bilimin tanımıyla yakından ilişkilidir çünkü insanlar bilimi çoğu zaman, ne tür açıklamaları veya teorileri dikkate alacaklarına bağlı olarak tanımlamışlardır. Özellikle metodolojik natüralizm, yalnızca materyalist nitelikteki açıklamaları bilimsel kabul edeceğimizi ileri sürmüştür.
MR: Bilimsel metodoloji, doğal olguları ölçme arzusunun yanı sıra metafizik ve felsefi değerlendirmeler tarafından da yönlendiriliyor gibi görünüyor. Size göre bu tespit bir ölçüde doğru mu?
SM: Bu, gerçekten de hangi dönemden ve hangi bilim insanlarından söz ettiğimize bağlıdır. Şu anda, (yeni hayvan ve bitki yaşamı biçimlerinin yanı sıra yaşamın tarihi, Darwinci evrim ve kimyasal evrim hakkındaki tartışmaları da kapsayan) yaşamın kökeni üzerine önemli bir tartışma yürütüyoruz. Akıllı tasarım araştırma camiasının bir parçası olan bizler, biyolojik sistemlerde; yalnızca maddesel süreçlerle izah edilemeyen, bir zekânın yani bir aklın tasarımıyla açıklanması daha uygun olan birtakım özelliklerin bulunduğunu savunuyoruz. Bu varsayım, yani akıllı tasarım hipotezi, 19. yüzyılın sonlarından bu yana bilime büyük ölçüde yön veren kabulle doğrudan çatışıyor: bilimsel olabilmek için kendimizi katı biçimde materyalist açıklamalarla sınırlamamız gerektiği düşüncesiyle.
Bu kabule yönelik eleştirimiz iki yönlüdür. İlk olarak, bu yaklaşım tarihsel koşullara bağlıdır; bilimin her döneminde geçerli olmamıştır. Bilimsel devrim döneminde, pek çok erken modern dönem bilim insanı, doğanın rasyonel bir zihin yani Tanrı tarafından tasarlandığını düşündükleri için onun anlaşılabilir olduğunu varsaymakla kalmıyor, aynı zamanda doğada bir tasarımın kanıtlarını gördüklerine de inanıyorlardı. Kepler, Newton, Robert Boyle ve diğerlerinin eserlerinde bunu görebilirsiniz. O dönemde akıllı tasarım hipotezi; özellikle güneş sistemindeki hassas dengenin nedensel kökenleri, evrenin kökeni ya da çeşitli yaşam biçimlerinin kökeni gibi belirli olgu türlerini açıklamak için son derece kabul edilebilir bir yoldu. Darwin’den sonra, 19. yüzyılın sonlarında bu durum değişmeye başladı. Dolayısıyla yöntemsel natüralizm verili olarak kendiliğinden kabul edilen bir şey değildir; bilimin kimi dönemlerinde uygulanmış, başka dönemlerinde ise uygulanmamış bir kuraldır.
İkinci eleştirimiz ise metodolojik natüralizmi bilimsel uygulamalar için normatif bir kural olarak baştan kabul ederseniz, doğru olabilecek bazı hipotez türlerini zorunlu olarak değerlendirme dışı bırakacağınızdır. Bilim camiasının istediği, önceden belirlenmiş bir türün en iyi hipotezi (bu durumda en iyi materyalist hipotez) değildir; biz en iyi hipotezi istiyoruz, bizim için mesele: gerçeğe en yakın olma olasılığı en yüksek olan ve verileri en iyi açıklayabilen hipotezdir. Dolayısıyla, eğer akıllı tasarıma dair kanıtları inceliyorsak ve “aklın” bilimsel bir açıklamanın parçası olamayacağını varsayıyorsak, o zaman çok önemli kanıtları göz ardı etmiş oluruz; nitekim bizler (akıllı tasarım araştırmalarıyla uğraşanlar), tam da bu tür kanıtları incelediğimizi düşünüyoruz.
1950’li, 60’lı ve 70’li yıllardaki moleküler biyoloji devriminden bu yana biyolojik sistemler hakkında farkına vardığımız en çarpıcı özelliklerden biri, en basit canlı hücrelerin bile DNA molekülünün omurgası boyunca işlenmiş, dijital biçimde kodlanmış bilgiler içermesidir. Tecrübelerimizden biliyoruz ki bilgi, her zaman zeki faillerden kaynaklanıyor dolayısıyla metodolojik natüralizmin sorununu açıklamak için sıkça başvurduğum bir benzetme şöyledir: British Museum’a girdiğinizi ve üzerinde harika oymalar bulunan Rosetta Taşı’nı (Antik Mısır hiyerogliflerinin çözülmesini sağlayan ve aynı metnin üç farklı yazı sistemiyle yazıldığı tarihi bir granodiorit steldir) gördüğünüzü hayal edin. Size, “Bu yazıtlar nasıl ortaya çıktı?” diye soruluyor. Eğer metodolojik natüralizme ya da materyalizme bağlıysanız, “Mutlaka maddi bir süreç sonucunda ortaya çıkmış olmalılar. Belki rüzgârın etkisiyle, belki aşınmayla…” diyeceksiniz. Bu izah gerçeğin tam tersidir çünkü gerçek; zeki bir kâtibin söz konusu işaretleri kayaya kazımış olduğu ve bu işaretlerin içerdiği bilgilerin de o kazımayı yapan kişinin zihninin bir ürünü olduğudur.
Bu hipotez metodolojik natüralizm tarafından değerlendirme dışı bırakılırdı oysa sonuçta doğru olan hipotez de budur. Bunu bir bilim tanımı olarak dayatma konusundaki endişemiz, söz konusu yaklaşımın hakikatle dost olmamasıdır: bu yaklaşım, doğru olma ihtimali bulunan bazı hipotezleri değerlendirme dışı bırakıyor oysa bilimde en temel yükümlülüğümüz, kanıtların bizi yönlendirdiği yere gitmek ve doğru olma olasılığı en yüksek açıklamaya ulaşmaktır. Metodolojik natüralizmle ilgili sorunumuz, özellikle köken ve insan doğası meselelerinde, bunun yapılmasını engellemesidir.
MR: Sizin değerlendirmenize göre dinî bilgiyi ne oluşturuyor? Dinî bilgi bilimsel bilgiden nasıl ayrılıyor? Farklı ön kabullerin ve farklı a priori bağlılıkların bilimsel bilgiyi nasıl şekillendirdiği üzerinde biraz durduk. Aynı şeyin dinî bilgi için de geçerli olduğunu düşünüyor musunuz?
SM: Bilginin klasik tanımı, aslında bilimin kendisinden türediği scientia(bilgi) sözcüğüyle eş tutuluyordu. Bence bilgi bilgidir; farklı olabilen şey, bilgimizin konusudur. Dinî bilginin konusu, varsayımsal olarak Tanrı, O’nun sıfatları ve ahlaki buyruklarıdır (sonuncusu belki etik bilgi olarak adlandırılabilir). Günümüzde bilim sözcüğünü doğa bilimleriyle ilişkilendiriyoruz dolayısıyla bilimsel bilgi, doğal dünya hakkındaki bilgi ya da doğal dünyadan elde edilen bilgidir. Gerçekten ilginç olan şu ki doğal dünyadan elde ettiğimiz bilgi (isterseniz bilimsel bilgi diyelim), aslında Tanrı hakkında bilgi (dinî bilgi) de olabilir; bizi bir yaratıcıya ya da tasarlayan bir faile yönlendirebilir. Dolayısıyla, bilgi türlerini konu alanından başka bir temele göre sınırlandırma girişiminin, yirminci yüzyılın başlarında ve ortalarında felsefede baskın olan mantıksal pozitivizm ya da neo-pozitivizm adlı yetersiz bir bilim felsefesi anlayışının bir kalıntısı olduğunu düşünüyorum. Bilim felsefecileri giderek artan bir biçimde bilimi sözde bilimden ya da bilimi dinden veya felsefeden; rasyonellik, rasyonel yöntem veya araştırma yöntemlerindeki farklılıklar temelinde ayırt etmenin güç olduğunu fark ediyorlar. En iyi açıklamaya varma ya da birbiriyle yarışan çoklu hipotezler yöntemi olan ve bilimde önemli olduğunu düşündüğüm ancak genellikle göz ardı edilen bir yaklaşım var.
Bu yöntemi ilk incelediğim ve Darwin’in Türlerin Kökeni adlı eserinde bu yöntemi nasıl kullandığını gözlemlediğim sırada, bu akıl yürütme biçimiyle daha önce de karşılaşmış olduğum hissine kapıldım. Sonra bunun aslında Hıristiyanlık savunucusu Francis Schaeffer’in ön kabullere dayalı savunma çalışmalarından bazılarında yer aldığını fark ettim. Aynı yöntemlerden bazılarının hem din felsefesinde hem de tarihsel bilimlerde veya teorik fizikte kullanıldığını gördüm. Dolayısıyla farklı bilgi türleri arasında yalnızca metodolojiye dayandırılabilecek kesin ve değişmez bir ayrım bulunduğunu düşünmüyorum. Akıl; Tanrı’nın gerçekliği, doğanın mahiyeti veya doğa yasaları hakkındaki sorular da dâhil olmak üzere pek çok farklı soruya uygulanabilir. Farklı çıkarım türleri (tümdengelimsel, bir dizi kanıta dayanarak makul olup olmadığını belirleme, tümevarımsal) mevcuttur ancak örneğin biyolojik veya kozmolojik kökenleri araştırmak için kullanılan bazı akıl yürütme biçimleri, Tanrı’nın gerçekliğini araştırmak için de kullanılabilir. Biyolojik, fiziksel ve kozmolojik kanıtlara dayanarak vardığımız akıllı tasarım çıkarımının, bir dünya görüşü olarak teizmle uyumlu sonuçları olabilir başka bir deyişle, Tanrı’nın varlığına işaret edebilecek bilimsel kanıtlara sahip olabiliriz. Bilim felsefesinde, farklı bilgi türlerini kesin sınırlarla birbirinden ayırma girişiminin büyük ölçüde başarısızlığa uğradığını düşünüyorum; bu durum, doğanın aslında bize bir tür teolojik bilginin-elbette kapsamlı/eksiksiz bir teolojik bilginin değil-temelini sunabileceğine dair heyecan verici bir olasılığın kapısını aralıyor. Bir Hıristiyan olarak genel vahyin Tanrı hakkında bilmemiz gereken her şeyi kapsamadığına inanıyorum. Kutsal Kitap aracılığıyla gelen özel vahyin çok daha önemli olduğuna inanıyorum ancak Tanrı hakkında farklı şekillerde bilgi edinebileceğimizi ve bilgimizin ampirik temelli bilimsel akıl yürütme türlerinden ayrı, özel bir kategoriyle sınırlı olmadığını düşünüyorum.
MR: “Bilimsel Bir Tarih ve Felsefi Savunma: Akıllı Tasarım Teorisi” başlıklı makalenizde, tarihsel bilimlerle uğraşan araştırmacıların, yalnızca tek bir nedenin meydana getirebileceği bilinen kanıtlar ya da kalıntılar bulduklarında geçmiş hakkında güvenilir çıkarımlarda bulunabileceklerini yazdınız. Bu yöntem, diriliş gibi önemli dinî sonuçları olan bir olayın tarihsel gerçekliğini ortaya koymaya çalışan tarihçilerin ve arkeologların yöntemlerine ne ölçüde benziyor? Bir şeyin doğru ya da yanlış olduğunu ortaya koymaya çalışırken kullandığımız yöntem, onu doğru ya da yanlış olarak kabul etme kapasitemizi ne ölçüde etkiler?
SM: Öncelikle, tam da en iyi açıklamaya varma yönteminden bahsediyor olmam ilginç. Ünlü Alman ilahiyatçı Wolfhart Pannenberg’in gözetiminde ikinci doktorasını tamamlayan William Lane Craig, dirilişin tarihsel gerçekliğini savunan (belki de modern dönemde İngilizce dilinde yazılmış ilk) kapsamlı bir tez kaleme almıştı; üstelik bunu yaparken bilinçli bir şekilde en iyi açıklamaya varma yöntemini kullanmıştı. Craig’in tezini nasıl değerlendireceğiniz, onu nasıl okuduğunuza ve kanıtları nasıl değerlendirdiğini düşündüğünüze bağlı olacaktır. Ancak bence onun bu yöntemi kullanması, az önce dile getirdiğim noktayı doğruluyor: akıl yürütme yöntemleri temelinde dinî bilgi ile bilimsel bilgi arasında ilkesel bir farklılık yoktur. Bilimi bilim dışı alanlardan, sözde-bilimden, felsefeden ve dinden ayırmaya yönelik girişimlerin çoğu, “bilimsel yöntem” hakkındaki tanımlamalara dayanılarak yapılmıştır.
Doktora çalışmamda ortaya koyduğum noktalardan biri, tek bir bilimsel yöntemin bulunmadığı aksine, birden fazla bilimsel yöntemin olduğuydu. Birçok farklı bilim dalında kullanılan yaygın bir yöntem olan en iyi açıklamaya varma yöntemi; dedektifler, avukatlar, filozoflar, din felsefecileri ve ilahiyatçılar tarafından da kullanılıyor. Bu akıl yürütme yöntemi, kuramsal öncesi bir bağlamda bile akıl sahibi insanlar tarafından oldukça yaygın biçimde kullanılır. Avukat, dedektif ya da bilim insanı olarak eğitim almamış kişiler de bu yönteme başvurur çünkü bu, biz insanlara doğuştan verilmiş akıl yürütme donanımının bir parçasıdır. Bilim felsefesi alanındaki çalışmalarımın ve ilk canlı hücreyi meydana getiren dijital bilginin kökenine ilişkin en iyi açıklamanın akıllı tasarım olduğu yönündeki savunularımın önemli bir bölümü de bundan ibarettir.
MR: Öyleyse, bir şeyin doğruluğunu ya da yanlışlığını ortaya koymaya çalışırken izlediğimiz yolun, onu kabul etme yeteneğimizi ne ölçüde etkilediğini düşünüyorsunuz? İnsanların, neyin doğru olup olmadığına, neyin doğru olmasını istediklerine dayanarak karar verdiklerini ne ölçüde düşünüyorsunuz? Bir şeyin doğruluğunu kabul etme ya da reddetme kapasitemizde insan iradesi ne kadar belirleyicidir?
SM: Bu derin bir soru ve kanıt ile sonuç ya da hipotez ile açıklama arasındaki ilişkiyi değerlendirmenin birçok yönü var. Bilim felsefecileri, bir hipotezin makullüğünü değerlendirirken ön bilgilerimizin çoğu zaman büyük rol oynadığına dikkat çekmişlerdir. Örneğin, dünyanın neden-sonuç yapısı hakkında bildiğimizi düşündüğümüz şeyler, belirli bir kanıt grubu için hangi hipotezin en iyi açıklama olabileceğini nasıl değerlendirdiğimizi büyük ölçüde belirleyebiliyor. Dolayısıyla, tümüyle doğru olabilecek ya da bazı yanlış varsayımlar nedeniyle kısmen doğru olabilecek ön bilgilerimiz, değerlendirmemizi etkileyebilir. Dünyada karşılaştığımız kanıtlar ile bunları açıklama biçimimiz ve ön bilgilerimiz arasında bir tür yinelemeli ya da karşılıklı etkileşime dayalı ilişki vardır. Daha fazla şey öğrendikçe ve dünyayı değerlendirirken giderek daha rasyonel insanlar olmaya çalıştıkça bu unsurların her biri diğerini etkileyebilir. Örneğin, yanlış ön bilgilere sahipsem ve bunlara dayanarak bir hipoteze ulaşırsam, daha sonra ön bilgilerimi yeniden gözden geçirmeme ve haklı gösterilemeyecek bazı varsayımlarda bulunduğumu fark etmeme yol açan kanıtlarla karşılaşabilirim ve bu da belirli bir soru hakkında vardığım sonucu yeniden düşünmeme neden olabilir. Dolayısıyla, insan akıl yürütmesinin yinelemeli bir yönü olduğunu görüyoruz.
İlginçtir ki bu durum Hıristiyan savunusunda da kendini gösterir. Hıristiyanlar arasında, tarihsel inancı savunurken kanıta dayalı argümanlar mı yoksa ön kabullere dayalı argümanlar mı kullanmamız gerektiği konusunda uzun süredir devam eden bir tartışma vardır. Aslında bunun bir tür sahte ikilem olduğunu düşünüyorum. Vurgu noktasında bir farklılık olabilir ancak akıl yürütme yapısı açısından bakıldığında, bir dizi ön kabulle yola çıkıp bunları sözde daha üstün açıklama güçlerine dayanarak gerekçelendirmek ile doğal dünyada ya da kendi bilişsel yapılarımızda gözlemleyebileceğimiz kanıtlardan yola çıkmak veya başka bir deyişle, elimizdeki kanıtlara bakıp “Bildiklerimiz ışığında bunu en iyi ne açıklar?” diye sormak arasında temel bir fark yoktur. Hıristiyan inancının hizmetindeki kanıta dayalı argümantasyon ile varsayıma dayalı argümantasyon arasındaki farkın, büyük ölçüde başlangıç noktamızdaki bir ayrım olduğunu düşünüyorum. Açıklamalardan hareketle çıkarım yapıp ardından bunları açıklama güçlerine dayanarak mı savunuyoruz? Yoksa açıklamalar ve ön kabullerle başlayıp sonra dünyaya bakarak “Bu ön kabuller dünyayı şu diğer ön kabullerden daha iyi açıklıyor” mu diyoruz? Her iki durumda da hem ön kabule dayalı hem de kanıta dayalı savunucular çoğu zaman aynı akıl yürütme yöntemini yani en iyi açıklamayı çıkarım yöntemini kullanıyorlar.
MR: Yani hem kanıtçı yaklaşımı benimseyenler hem de ön kabule dayalı yaklaşımı benimseyenler, “Ortaya koymak istediğim bir tür varsayım var” diyorlar. Sonra ya gördüklerinden hareketle o varsayıma ulaşmaya çalışıyorlar ya da önceden kabul ettikleri şeylerden yola çıkarak onu temellendirmeye çalışıyorlar.
SM: Ön kabule dayalı savunucuların yaptığı şey şu: bir varsayımla başlıyor, ardından Tanrı’nın var olduğu kabulünden hareketle dünyaya bakıyorlar. Daha en başından standart tümdengelim biçimlerini kullanmıyorlar. Şöyle diyorlar: “Bunu kanıtlayamam ancak bu varsayımdan hareketle, önceden kabul ettiğimiz bütün bu şeylerin, materyalizm, panteizm ya da açıklama olarak görebileceğiniz başka bir metafizik sistem ön kabulüyle başladığımızda olduğundan çok daha iyi anlaşıldığını gösterebilirim.” Yani açıklamayla başlıyor, ardından dünyaya bakıyorlar ve dünya, başlangıçtaki bu ön kabul ışığında çok daha anlamlı hâle geliyor. Bu nedenle, bunu inanılması en rasyonel şey olarak kabul ediyorlar çünkü inançlarıyla, dünya hakkındaki kanaatleriyle ve dünyanın nihai kaynağına ilişkin ön kabulleriyle tutarlı bir biçimde yaşayabiliyorlar. İşte bu, bir akıl yürütme biçimidir.
Kanıtçı yaklaşımı benimseyenler ise şöyle derler: “Dünyaya bakacağım; DNA’nın çok miktarda bilgi içerdiğini, evrenin bir başlangıcı olduğunu ya da insanların doğuştan gelen bir ahlaki duyguya sahip olduğunu görüyorum” ve benzeri. Ardından bu gözlemi en iyi neyin açıkladığını bulmaya çalışırlar. Tanrı’nın en iyi açıklamayı sunduğu konusunda hemfikir olan Hıristiyanlık savunucuları da sonuçta aynı noktaya ulaşırlar. Gerçekten farklı olan, araştırmadaki başlangıç noktasıdır. Ancak akıl yürütme yöntemini ve sonuçlara güvenilirlik ya da gerekçelendirme sağlayan şeyi incelediğinizde bunun, ister onlarla başlayın ister onlara çıkarım yoluyla ulaşın, tam olarak varsayımların açıklama gücü olduğunu düşünüyorum.
MR: “Alternatif gerçekler” ve “sahte haberler” hakkında son zamanlarda çok fazla tartışma yapılıyor. Siyaset, ekonomi, toplumsal değişim ya da başka herhangi bir konuyla ilgili olsun, Hıristiyanlar kendilerine sunulan bilgilerin veya bu bilgileri desteklemek üzere ortaya konulan kanıtların güvenilirliğini değerlendirmek istediklerinde hangi ilkeleri esas almalılar?
SM: Kontrol etmek için birden fazla bilgi kaynağına sahip olmanın yararlı olduğunu düşünüyorum. İki ya da daha fazla tanık standardı iyi bir yol göstericidir. Çoğu zaman haberlerdeki önyargıyı, aktarılan olgulardan ziyade dışarıda bırakılan olgularda, yani aktarılan olguları doğru bağlamına oturtabilecek diğer olguların seçici biçimde göz ardı edilmesinde fark ediyorum. Yararlı bulduğum yöntemlerden biri bu. Önce kaynağı değerlendirin; kaynağın önyargısını bilmek iyidir. İkinci ilke ise kaynağı kontrol etmek olmalıdır. Başka neler bilinebilir? Çoğu zaman, haberleştirilmeyen bu “alternatif gerçekler” tartışmalı değildir; yalnızca görmezden gelinmektedirler. Bu da bize daha bütünlüklü bir tablo sunma eğilimindedir ve bizi yeniden en iyi açıklamaya çıkarım yöntemine götürür.
Bu akıl yürütme yöntemi, eldeki olgulara dayanan, geçici ve ihtiyatlı bir yöntemdir. Daha fazla olguya, daha fazla veri noktasına ulaştığınızda, genellikle farklı bir hipotezin daha iyi olduğu ortaya çıkabilir bu nedenle, yeni bilgi kaynaklarına her zaman açık olmalıyız. İşin özüne ulaşabilmek için kaynaklarımızı kontrol etmeli ve çapraz kontrole tabi tutmalıyız. Kendi çalışmam açısından özellikle önemli olan bir örnek, bilimde uzlaşı meselesinin bütünüdür. Meslektaşlarıma sık sık; bir uzlaşının varlığını kanıtlamak için uzlaşmaya başvurmak gerekiyorsa, ortada bir uzlaşma yok demektir, derim. Kimyagerler arasında suyun iki parça hidrojen ve bir parça oksijenden oluştuğu konusunda bir uzlaşı vardır. Kimse bu konuda tartışmaya zaman ayırmaz ve kimse bu görüşü kabul ettirmek için uzlaşıya başvurmaz. Asıl mesele, üzerinde uzlaşma sağlandığı iddia edilen tartışmalı konulardır; bu iddia genellikle muhalif sesleri susturmak için öne sürülür ki bu da aslında bir uzlaşma olmadığını gösterir.
Örneğin, insan kaynaklı küresel ısınma üzerine bir tartışma duyduğumuzda, bu konuda bir uzlaşı bulunduğu bize tekrar tekrar söylenir. Oysa Oregon’da bir bilim insanının, insanların iklim değişikliğine ya da küresel ısınmaya neden olduğu hipotezine açıkça karşı çıktıklarını ifade eden otuz binden fazla bilim insanının imzasını topladığı bir internet sitesi var. Bu, azımsanmayacak sayıda bilim insanı demektir; ortada bir uzlaşı bulunduğu pek söylenemez. Bu listedeki isimlerden bazıları, MIT’de iklim bilimci olan Dick Lindzen ya da Princeton’dan William Happer gibi tanınmış kişilerdir.
Bilimde uzlaşıya ilişkin iddialar duyduğumda alarm zillerim çalar ve tartışmanın diğer tarafını öğrenmek isterim. Bilim, bilim insanlarının kanıtların nasıl yorumlanması gerektiği üzerine tartışmalarıyla ilerler dolayısıyla bu tartışma süreci, bilimsel kavrayışın ve araştırmanın hem gelişimi hem de işleyişi açısından kritik öneme sahiptir. Bu süreç, sözde bir uzlaşıya başvurularak durdurulduğunda, genellikle bu tür bir başvuruda bulunan kişiler son derece bilim karşıtı bir yaklaşım sergilemiş olurlar.
Bilim, demirin demiri bilemesi misali, rakip hipotezlerin fikir pazarında birbirleriyle sınandığı ve kanıtları gerçek anlamda en iyi açıklayanın hangisi olduğunu belirlemek üzere akademik bir topluluk içinde rekabet ettiği, açık bir sorgulama biçimine dayanır. Bu, gerçeği bulmak açısından kritik önemdedir. Cambridge’deki danışmanlarımdan biri, ilk yılımda bana şöyle demişti: “Tek elin alkış sesine karşı dikkatli ol.” Eğer bir tarafta bir argüman varsa, diğer tarafta da bir argümanın bulunması neredeyse kesindir. Bir tartışmanın tek bir tarafını dinlediğinizde, hangisinin doğru olduğuna karar vermeden önce diğer tarafı da mutlaka dinleyin çünkü insan aklının ayrılmaz bir parçası olan bu tartışma süreci, hakikate doğru ilerlememizi sağlayan şeydir. Uzlaşı ya da dogma çağrılarıyla bu süreci durdurursak, gerçeğe ulaşma ihtimalimiz azalır. İşte bu durum, haberleri değerlendirirken de onu önemli kılar: tartışmanın diğer tarafını da duymak istersiniz çünkü bunu yaptığınızda, gerçeğin aslında ne olduğunu değerlendirmek için daha iyi bir konumda olursunuz.
İlgilenenler için:
https://kritikbakis.com/ozgur-iradenin-gelecegi/
https://kritikbakis.com/michael-behe-ile-evrim-ve-akilli-tasarim-uzerine-roportaj/
*Stephen C. Meyer (Cambridge Üniversitesi, Bilim Felsefesi alanında doktora sahibi), eski bir jeofizikçi ve üniversite profesörüdür. New York Times’ın çok satan kitaplarından Darwin’s Doubt: The Explosive Origin of Animal Life and the Case for Intelligent Design (HarperOne, 2013) ve Signature in the Cell: DNA and the Evidence for Intelligent Design (HarperOne, 2009) adlı kitapların yazarıdır.
Tercüme: Ali Karakuş
