Rubio’nun kusurlu başyapıtı
Batı’nın ahlaki büyüklüğünün temeli, antik Yunan değil, Yahudiliktir.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, geçen hafta Atina’da yaptığı konuşma nedeniyle haklı olarak büyük övgü topladı.
Antik Yunan’ı öven Rubio, Yunanlıların güç, cesaret ve gururu ifade etmek için kullandıkları “thumos” kavramının, medeniyetin büyüklüğünün kalbinde yer aldığını söyledi.
Ancak Batı’nın, kendi başarılarından utanır hale geldiğini de belirtti. Milliyetçilik artık olumsuz çağrışımlı bir kavrama dönüşmüştü. Kendi geçmişini kınayan Batı, sanayisini ve egemenliğini dış kaynaklara devretmiş, ordularının zayıflamasına ve çürümesine izin vermiş ve ortaya çıkan boşluğun düşmanları tarafından doldurulmasına yol açmıştı.
Şimdi ise bir seçimle karşı karşıyaydı: Ya dünyanın zirvesindeki yerini koruyacak ya da esaret ve çöküşle dolu bir geleceğe boyun eğecekti.
Bu olağanüstü bir konuşmaydı. Üst düzey bir politikacının, Batı’nın derin bir medeniyet krizinde olduğu şeklindeki çağın en yakıcı meselesini ilk kez dile getirmesi dikkat çekiciydi.
Temel değerlerini ve tarihsel kimliğini aşındıran Batı, yağmacı İslamcılığın kendisini ele geçirmesine zemin hazırladı. İngiltere ve Avrupa bu süreçte başı çekmiş olsa da Amerika da çok dikkatli olmazsa aynı yolu izleyebilir.
Ancak Rubio’nun konuşmasında göze çarpan bir kusur vardı. Batı’nın büyüklüğünden antik Yunan’ın sorumlu olduğunu iddia etti.
Oysa bu yanlış. Kuşkusuz antik Yunan, Batı medeniyetine çok büyük değerler kattı. Ancak aynı zamanda, sonunda kendini yok eden acımasız, barbar ve hiyerarşik bir toplumdu.
Rubio’nun konuşmasındaki göze çarpan eksiklik, Batı’nın ahlaki büyüklüğünün temel kaynağı ve bilimsel, siyasi ve kültürel başarılarının anahtarı olan Yahudilikti. Rubio bundan bahsetmedi bile.
“Yunanlılar sadece tarihi şekillendirmekle kalmadı; bize tarihin kendisini verdiler,” dedi. Oysa tarihi icat edenler Yahudilerdi. Olayların çağlar boyunca birbirinin üzerine inşa edildiği fikri, Tevrat’taki zamanın döngüsel değil, doğrusal olduğu şeklindeki devrimci düşünce sayesinde mümkün oldu.
Rubio, antik Yunanlıların bize “kozmosta, insanların gözlemleyebileceği ve zihnin kavrayabileceği belirli temel yasalarla yönetilen rasyonel bir düzen olduğu” fikrini verdiğini söyledi.
Oysa evrenin doğa yasalarıyla yönetildiği şeklindeki daha da devrimci fikri ortaya atan Yaratılış Kitabı’ydı; Rönesans bilim adamları, Batı biliminin durdurulamaz yükselişini başlatmak için açıkça bu fikre dayandılar.
Daha da garip bir şekilde Rubio, Yunanistan’ın “Hristiyan teolojisinin zenginliğinin temeli” olduğunu iddia etti. Kuşkusuz hem Hristiyan hem de Yahudi orta çağ düşünürleri antik Yunan’dan ilham aldılar. Ancak Yunanistan, Hristiyanlığı yaratmadı ve Hristiyanlığın zenginliğinin temeli Yahudilikti.
Elbette Hristiyanlık, Yahudilikten keskin bir şekilde ayrılan bir dine dönüşse de İsa’nın kendisi Yahudi ilkelerini yaygınlaştıran bir Yahudi’ydi.
Batı medeniyetinin temel ilkelerini oluşturan, Tevrat’ın ahlaki ilkeleriydi: insanlığın Tanrı’nın suretinde yaratılmış olması nedeniyle her insana eşit saygı gösterilmesi; adalet ve merhametin belirleyici önemi, başkalarının refahını kendininkinden üstün tutmak – ki bu, topluluğun temelidir – ve daha fazlası.
Dahası, Amerika’nın kurucuları ve Batı’daki demokratik yönetimlerin kurucuları, İbrani Kutsal Kitabı’nın belirli ilkelerinden açıkça yararlandılar.
“The Builder’s Stone: How Jews and Christians Built the West and Why Only They Can Save It” (İnşaatçının Taşı: Yahudiler ve Hıristiyanlar Batı’yı Nasıl İnşa Etti ve Neden Yalnızca Onlar Kurtarabilir) adlı kitabımda da yazdığım gibi, Musa’nın kanunları despotik bir otorite tarafından dayatılmadı; aksine, bireysel öz disiplin yoluyla gönüllü olarak benimsendi. Bu, dünyaya eşit bireysel hesap verebilirlik kavramını kazandırdı. Dolayısıyla Musa’nın adaleti, herkes için adaleti somutlaştırdı ve hukukun üstünlüğüne duyulan saygıyı doğurdu.
Eski Yunanlılar, devletin başlı başına bir iyilik olduğunu savunurlardı. Buna karşılık, İbrani Kutsal Kitabı hiçbir gücün mutlak olamayacağını savunuyordu.
Hiçbir dünyevi hükümdar mutlak egemenliğe sahip olamazdı. Bu, yalnızca Tanrı’ya aitti. Ve kralın gücü, yargıçlar ve peygamberler tarafından sınırlandırılıyordu; bu da İngiltere ve Amerika’daki sınırlı hükümetin ilham kaynağı oldu.
İngiltere’de temsili demokrasinin temellerini atan düşünürler ve hukukçular, İbrani Kutsal Kitabı’ndan açıkça esinlendiler. Thomas Hobbes, Leviathan adlı eserinde Musa’nın otoritesinin halkın rızasına ve halkın yasaya uyma vaadine dayandığını olumlu bir yaklaşımla yazdı; halk bu vaadi Sina Dağı’nda en az üç kez vermişti.
Hobbes’a göre Hristiyan siyasi topluluğu, İbrani cumhuriyetini örnek almalıydı. Oliver Cromwell döneminde bazı düşünürler, Parlamentonun, Kutsal Kitap’ta anlatılan Yahudiye Krallığı’nın yüksek mahkemesini örnek alan bir “Sanhedrin veya Yüce Konsey”e dönüştürülmesini savundu.
Önemli bir anayasa düşünürü olan John Selden, eski İsrailoğulları ve hahamların hukuk tarihi üzerine uzun araştırmalar yürütmüş ve ideal bir yönetim modeli için hazırladığı taslakta İbrani Kutsal Kitabı’nın ilkelerine onurlu bir yer vermiştir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucu babaları da bu İbrani emsali bilinçli olarak kullandılar. Amerikan Devrimi üzerinde belirleyici bir etki yaratan Thomas Paine’in 1776 tarihli “Sağduyu” adlı broşürünün ilk sayfaları, İbrani Kutsal Kitabı’ndan alıntılara dayanıyordu.
Benjamin Franklin, Amerika Büyük Mührü tasarısında, Kızıldeniz’de (yani Atlantik’te) boğulan Mısırlıları (yani İngilizleri) resmetti ve resmin altına “Zorbalara karşı isyan, Tanrı’ya itaattir” yazısını ekledi. Thomas Jefferson, bu cümlenin Virginia Büyük Mührü’nde kullanılmasını önerdi ve daha sonra bunu kendi kişisel mührüne de dahil etti.
Ancak Rubio’nun konuşmasında Yahudilikten hiç bahsedilmedi. Ona göre, hukuk, erdem, vatandaşlık ve cumhuriyetçi yönetim gibi Amerikan fikirleri, Yunan şehir devletlerinde şekillenmişti.
ABD Anayasası’nın doğduğu şehir olan Philadelphia’nın adı da Yunancaydı. Nitekim Philadelphia’daki Bağımsızlık Salonu’nda bulunan Özgürlük Çanı’nın üzerine Levililer Kitabı’ndan bir ayet kazınmıştır: “Bütün ülkede, orada yaşayan herkese özgürlüğü ilan edin.”
Rubio bütün bunları biliyor. Eylül 2025’te Kudüs’ün Davut Şehri bölgesinde tamamen gün yüzüne çıkarılan Hac Yolu’nun açılış törenine katıldı. Arkeologlara göre bu cadde, İkinci Tapınak döneminde antik kentte hacıların kullandığı ana yoldu.
O vesileyle Rubio şöyle dedi: “Hac Yolu, Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail arasında kalıcı bir kültürel ve tarihsel bağdır. Bu yol, Amerika’nın Kurucu Babalarına ilham veren Yahudi-Hristiyan değerlerini güçlü bir şekilde hatırlatıyor.”
Rubio, sözlerine devam ederek Amerika’nın, insanlığın haklarının Yaratıcı’dan geldiği ilkesine dayandığını belirtti. Bu, “geleneklerde, binlerce yıllık kadim sözlerin öğretilerinde derinlere kök salmış, kökeni de tam şu anda üzerinde durduğum yere dayanan” bir düşünceydi.
Gerçekten de öyle. Ve bu köken Yunanistan’da değil, antik İsrail’deydi.
Öyleyse Rubio, Atina’daki konuşmasından Yahudiliğe dair tüm atıfları neden çıkardı?
William Galston, The Wall Street Journal’da bu konuşmanın Rubio’nun baş konuşma yazarı Nate Hochman’ın düşüncelerini yansıttığını yazdı.
2022 yılında Hochman, The New York Times’ta sağ kanattan dinin kaybolmakta olduğunu yazmıştı. Siyasetin bu kanadında, “dini muhafazakârlıktan ziyade sosyal muhafazakârlığa dayanan, ırk ilişkileri, kimlik siyaseti, göç ve Amerikan tarihi öğretimi etrafında şekillenen” yeni bir koalisyon ortaya çıkıyordu.
Daha önemli bir neden ise bugün Batı’nın önemli bir müttefiki olan Yunanlıların gözüne girmeye yönelik stratejik bir dürtü olabilir.
Sebebi ne olursa olsun, İsrail’e ve Yahudi halkına yönelik mevcut küresel saldırı karşısında bu eksiklik talihsizdir. Batı’nın, 7 Ekim 2023’te İsrail’in güneyinde Hamas öncülüğünde gerçekleştirilen vahşet eylemlerine ve ardından gelen Gazze savaşına verdiği akıl dışı tepki, ancak Batı’nın kendi kültürünün ve tarihsel kimliğinin temel ilkelerine karşı onlarca yıldır yürüttüğü saldırı bağlamında anlaşılabilir; bu ilkelerin kökünde Yahudilik ve Hristiyanlık bulunmaktadır.
Rubio’nun daha önce söylediği ve yaptığı her şeyden anlaşıldığı üzere hem İsrail’e hem de Yahudi halkına duyduğu sempati şüphe götürmez. O, Batı’nın savunulması ile İsrail’in ve Yahudi halkının hayatta kalması arasındaki simbiyotik bağı çoğu kişiden daha iyi anladığı için tam anlamıyla olağanüstü bir isimdir.
Şimdi ise Batı’nın büyüklüğünün ve bu büyüklüğün dayandığı Hristiyanlığın ortaya çıkışında Yahudiliğin oynadığı merkezi rolü anlatan, daha da görkemli bir konuşma yapması gerekiyor.
*İngiliz gazeteci, yayıncı ve yazar Melanie Phillips, JNS için haftalık bir köşe yazısı kaleme almaktadır. Halen The Times of London gazetesinde köşe yazarı olan Phillips’in yeni kitabı Fighting the Hate: A Handbook for Jews Under Siege, Wicked Son yayınevi tarafından yeni yayınlandı. Bir önceki kitabı The Builder’s Stone: How Jews and Christians Built the West and Why Only They Can Save It ise 2025 yılında yayınlanmıştı. Yazılarına şu adresten ulaşabilirsiniz: melaniephillips.substack.com.
Kaynak: https://www.jns.org/opinion/column/melanie-phillips/rubios-flawed-masterpiece
