Bir toplumda insanların farklı miktarlarda kazanması tek başına adaletsizlik değildir. Herkes aynı yeteneklere, imkânlara ve tercihlere sahip olmadığı gibi aynı riskleri de üstlenmez. Kimi çalışarak, kimi üreterek, kimi yatırım yaparak servet edinir. Fakat bir de emeğiyle değil, ilişkileriyle yükselmeyi, hakkıyla kazanmak yerine kestirmeden zenginleşmeyi marifet sayanlar vardır. Kurnazlıkla becerinin, ayrıcalıkla hak edişin birbirine karıştığı yerde asıl sorun servetin büyüklüğü değil, onu elde etmenin yollarıdır. Çalışarak zenginleşmekle kamu gücünden, siyasi yakınlıklardan veya hukuksuz ayrıcalıklardan yararlanarak servet edinmek aynı şey değildir. Bir toplumun adalet duygusunu zedeleyen de insanların farklı kazançlara sahip olması değil, bazılarına yalnızca güç ve yakınlık sayesinde başkalarına kapalı kapıların açılmasıdır.
Emek bu tartışmanın merkezindedir. Çiftçinin toprağı işlemesi, öğretmenin öğrenci yetiştirmesi, işçinin üretime katılması farklı faaliyetlerdir; hepsinde insanın zamanını, bilgisini ve yeteneklerini kullanması söz konusudur. Ne var ki emeğin insani değeriyle piyasadaki karşılığı her zaman örtüşmez. Bir işin ekonomik karşılığı harcanan çabanın yanı sıra talebe, uzmanlığa, sermayeye ve içinde bulunulan şartlara bağlıdır. Çok çalışan birinin az kazanması onu daha az değerli kılmaz; yüksek gelir elde eden herkesin daha fazla emek verdiği de söylenemez. Serveti erdemin, yoksulluğu kişisel kusurun kanıtı saymak, ekonomik başarıyla ahlaki değeri birbirine karıştırmaktır. İnsanın değeri kazancından önce gelir. Emeğe saygı da çalışanın hakkını korumak, emeğinin karşılığını güvence altına almak ve insan onurunu ekonomik sonuçlardan bağımsız tanımakla mümkündür. Çalışamayan veya iş bulamayan insanların temel hakları da aynı derecede değerlidir. Üstelik herkes hayata eşit şartlarda başlamaz. Aileden devralınan imkânlar, eğitim, sağlık, sosyal çevre ve yaşanılan coğrafya insanların önündeki yolları daha başlangıçta ayırır. Aynı yeteneğe ve çalışma isteğine sahip iki insanın farklı sonuçlara ulaşması mümkündür. Başarıyı yalnızca kişisel gayretle açıklamak bu yüzden eksiktir. Elbette bu eşitsizliklerin varlığı, bütün ekonomik sonuçların eşitlenmesini gerektirmez. Adaletin önceliği, insanların temel haklarını korumak ve fırsatlara erişimin önündeki keyfî engelleri kaldırmaktır.
Bir insanın kazancında kendi emeğinin, içinde bulunduğu şartların veya tesadüflerin ne kadar payı olduğunu kesin biçimde belirlemek her zaman mümkün değildir. Buna karşılık kamu kaynaklarının belli kişilere hukuksuz biçimde aktarılmasının, görevlerin ehliyet yerine yakınlığa göre dağıtılmasının veya hukukun kişilerin gücüne göre işletilmesinin haksızlık olduğunu anlamak zor değildir. Hukukun görevi güçlü olanın iradesine meşruiyet kazandırmak değil, gücün keyfî kullanımını sınırlamaktır. İnsanlar farklı mesleklerde çalışabilir, farklı gelirler elde edebilir, farklı başarılara ulaşabilir. Fakat haklarını ararken ve kamu hizmetlerinden yararlanırken aynı güvencelere sahip olmalıdır. Hukuk güçlüye ayrı, güçsüze ayrı işlediğinde devletin herkes için geçerli ortak bir düzen olduğu inancı sarsılır. Kamu gücü, onu kullananların mülkü değil, toplum adına hukukla sınırlandırılmış bir yetkidir. Liyakat meselesi de burada önem kazanır. İnsanların birbirlerini tanımaları, dayanışma ilişkileri geliştirmeleri veya mesleki çevreler oluşturmaları doğal ilişkilerdir. Haksızlık, bu ilişkilerin ehliyetin ve hakkın önüne geçirilmesiyle başlar. Kamu görevlerinin kişisel yakınlıklara göre dağıtılması yalnızca o göreve talip olanları değil, hizmet bekleyen bütün toplumu etkiler. Kurumlar zamanla ortak ihtiyaçları karşılayan yapılar olmaktan uzaklaşıp belirli çevrelerin imkânlarını koruyan araçlara dönüşebilir. Kamu kaynaklarının kimlere, hangi ölçütlerle ve nasıl bir denetim altında tahsis edildiğinin açıklanamaması da bu güvensizliği derinleştirir.
Kayırmacılığın yaygınlaştığı, hatta yaygınlaştığına dair güçlü bir kanaatin yerleştiği toplumlarda emeğin ve başarının anlamı değişmeye başlar. Eğitim almak, meslek edinmek, bir alanda uzmanlaşmak yıllar süren çabalar gerektirir. Kimse bunların mutlaka başarı getireceğinden emin olamaz. Yine de insanlar emeklerinin adil biçimde değerlendirileceğine inanmak ister. Bu güven kaybolduğunda, özellikle gençlerin kurumlara ve kendi geleceklerine duydukları inanç zayıflar. İnsan için en yıpratıcı durumlardan biri başarısız olmak değil, başarının hangi kurallara göre belirlendiğini bilememektir. Meşru bir rekabette herkes kazanamaz; ancak herkesin aynı kurallara tabi olması beklenir. Ayrıcalık düzeninde aşınan da bu beklentidir. Daha kötüsü, böyle ortamlarda çalışkanlık ve dürüstlük safdillik, kuralları dolanmak ise uyanıklık sayılmaya başlar. Emeğiyle bir yere gelmeye çalışan insanın karşısına, ilişkilerini kullanarak kestirmeden ilerleyenlerin başarı hikâyeleri çıkarılır. Kurnazlığın zekâ, fırsatçılığın maharet, hak edilmemiş kazancın başarı sayıldığı yerde toplumun ahlaki ölçüleri de tersine dönmeye başlar. Asıl tehlike, haksızlığın varlığından öte, onun olağan karşılanması, hatta takdir edilmesidir. Bir toplumun ahlaki çözülüşü bazen büyük kötülüklerden önce, küçük haksızlıkların marifet sayılmasıyla kendini gösterir.
Ne var ki bütün meseleyi devletin uygulamalarına indirgemek eksik olur. Adalet, kurumların işleyişi kadar toplumun benimsediği ahlaki ölçülerle de ilgilidir. Başkasının yakınına sağlanan ayrıcalığı eleştirirken kendi yakını için aynı ayrıcalığı isteyen insanın adalet talebi, ilkesel olmaktan çıkar. Kendi menfaatine dokunmadığı sürece eşitliği savunup fırsat bulduğunda kayırmacılıktan yararlanmak, adaleti ortak bir ölçü olmaktan çıkarır. Bir ilkenin ahlaki değeri, insanın onu kendi aleyhine sonuç doğurduğunda da kabul edebilmesiyle anlaşılır. Adaletin en çetin sınavı bazen haksızlığa uğradığımızda değil, haksızlıktan yararlanma imkânı bulduğumuzda başlar. Burada insanın arzularıyla kurduğu ilişkiyi de düşünmek gerekir. İktisadın klasik kıtlık anlayışı, sınırsız isteklerle sınırlı kaynaklar arasındaki gerilime dayanır. Fakat yaşamak için ihtiyaç duyduklarımızla sahip olmak istediklerimiz aynı şey değildir. İhtiyaçların bir sınırı vardır; ihtirasın ise kendiliğinden durduğu bir nokta yoktur. Daha fazla servet, daha fazla güç, daha fazla nüfuz isteyen insan için elde ettikleri zamanla yetersiz görünmeye başlar. Her kazanım yeni bir isteğin başlangıcına dönüşür. Sahip olmayı hayatın tek amacı hâline getiren insan, bir süre sonra sahip olduklarıyla değil, henüz elde edemedikleriyle yaşamaya başlar. Servet ona imkân sağlayabilir; fakat huzurunu güvence altına alamaz. Kurnazlığı hayatının yöntemi hâline getiren insanın çelişkisi de burada yatar. Başkalarını geride bırakabilir, fakat kendisini sürekli daha fazlasını istemeye sürükleyen ihtirasından kolay kolay kurtulamaz. Doyumsuzluk böylece yalnızca kişisel bir mesele olmaktan çıkar; başkalarının hakkına uzanan bir ahlak sorununa dönüşür.
Ahlaki ve dinî değerlerin gündelik hayattaki karşılığı da burada aranmalıdır. Dürüstlüğü savunmakla dürüst davranmak, kul hakkından söz etmekle başkasının hakkını gözetmek birbirinin yerine geçmez. Yardımlaşma, merhamet ve dayanışma değerlidir; fakat hakların yerine konulamaz. Bir işçinin ücretini zamanında alması, bir yurttaşın hukuk önünde eşit muamele görmesi veya hak kazandığı bir hizmete erişmesi başkasının iyi niyetine bağlı olmamalıdır. Yardım gönüllü bir davranıştır; hak ise yerine getirilmesi gereken bir yükümlülük doğurur. Bu ayrım kaybolduğunda insanlar kendilerine ait olanı bile bir başkasının lütfu olarak görmeye başlayabilir. Hak ilişkisinin yerini minnet, eşit yurttaşlığın yerini kişisel himaye alır. Zenginliği ve gücü hayatın nihai amacı hâline getiren bir anlayışta başkalarının hakkı da kolayca aşılması gereken bir engel olarak görülebilir. Oysa insanın elindekilerin artmasıyla hayatının anlamının derinleşmesi aynı şey değildir. Servet biriktirilebilir; fakat vicdan, itibar ve iç huzuru aynı yollarla kazanılmaz. İnsanı değerlendirmek için sahip olduklarının miktarına bakmak yetmez; onları hangi yollarla elde ettiğini ve nasıl kullandığını da sormak gerekir.
Emek, hak ve ayrıcalık birbirinden bağımsız meseleler değildir. Emeğin değerini korumak, insanın hakkını güvence altına almayı; hakkı korumak ise onu kişisel yakınlıkların ve güç ilişkilerinin keyfî belirleyiciliğinden kurtarmayı gerektirir. Adalet, herkesin aynı gelire sahip olacağı veya bütün toplumsal farklılıkların ortadan kalkacağı bir düzen vaadi değildir. Farklılıkların varlığını kabul etmekle gücün ve nüfuzun ürettiği haksızlıkları olağanlaştırmak arasında önemli bir ayrım vardır. Bir toplumun geleceğine duyduğu güven, herkesin aynı başarıya ulaşacağı beklentisinden doğmaz. İnsanların haklarını aramak için güçlü birinin himayesine ihtiyaç duymayacaklarına, kamu gücünün belirli çevrelerin çıkarına kullanılmayacağına ve kendileri için geçerli kuralların başkaları için de geçerli olacağına inanmalarıyla güçlenir. Adalet yalnızca kimin neye sahip olduğu meselesi değildir; insanların birbirlerinin hakkına hangi gözle baktığıyla da ilgilidir. Başkasının hakkını kendi kazancının önünde engel gören bir anlayışın, ne kadar zenginleşirse zenginleşsin doyacağı bir nokta bulması güçtür. Adaletin ölçüsü ise herkesin aynı kazanca sahip olması değil, kimsenin hakkının bir başkasının ayrıcalığı karşısında değersizleşmemesidir.
