Ön Bilgi: AB’nin Ekim Zirvesi-Yaptırımlar, Genişleme ve Ukrayna’nın Finansmanı
27 başbakan ve devlet başkanı, 2028-2034 dönemini kapsayacak bir sonraki uzun vadeli AB bütçesi üzerinde uzlaşma sağlamaya yönelik ilk ciddi girişimlerini gerçekleştireceklerinden Avrupa Birliği liderleri 15-16 Ekim tarihlerinde Brüksel’de bir araya geldiklerinde medyanın ana odağı büyük olasılıkla AB bütçesi ile ilgili yaşanacak çetin mücadeleler olacaktır.
Bütçeye ilişkin bir anlaşma hususunda başarısız olacaklar çünkü anlaşmayı nihayete erdirmek üzere muhtemel olarak hâlihazırda Kasım ve Aralık ayları için zirveler planlanmış durumdadır. Ancak o tarihlerde bir anlaşmaya varılacağının da garantisi yok çünkü 1,6 trilyon avroluk (1,78 trilyon dolar) taslak öneri, daha fazla kesinti isteyen kuzeyin “tutumlu” ülkeleri ile bütçenin artırılmasını ya da en azından aynı kalmasını isteyen diğerleri arasında görüş ayrılığına yol açıyor.
Brüksel’de bütçe kaynakları üzerine yürütülen mücadeleler genellikle en çetin ve en uzun soluklu olanlardır ve bu durum, AB’nin dikkatini Ukrayna’daki savaş hatta yeni üyelerin kabul süreci gibi birliğin karşı karşıya olduğu daha büyük uluslararası meselelerden büyük ölçüde uzaklaştıracaktır.
Yine de, RFE/RL tarafından görülen AB zirvesi sonuç bildirisi taslağı, bloğun önümüzdeki aylarda bir dizi dış politika konusunda neler yapmayı umduğuna dair hâlâ bazı ipuçları sunmaktadır.
Ukrayna’nın Finansmanı
Ukraynalı yetkililerin Eylül ayının başlarında askerî finansmanda 27 milyar dolara varan bir açık oluşabileceği konusunda uyarılarda bulunmaya başlamasıyla Brüksel ve Kiev’de siyasi bir fırtına koptu.
Ortaya çeşitli rakamların atılmasıyla büyük bir kafa karışıklığı yaşandı ve bu arada Ukraynalı ve Avrupalı yetkililer sorunun ne olduğunu ve AB’nin yılın başlarında Kiev’e 2026 ve 2027 yılları için (her bir yıla 45 milyar avro düşecek şekilde) borç vermeyi kararlaştırdığı 90 milyar avroluk (100 milyar dolar) paketin, özellikle de 2027 için ayrılan tutarın bir kısmının öne çekilmesi suretiyle yeniden yapılandırılmasının gerekip gerekmeyeceğini incelemeye başladı.
Görüşmeler hakkında bilgi sahibi AB kaynakları RFE/RL’ye, Ukrayna’nın ihtiyaçlarına ilişkin değişen tahminlerin hızla gelişen durumu yansıttığını söyledi. Kaynaklar, Ukrayna’nın satın almayı planladığı askerî teçhizatın maliyetinin yükseldiğini, askerî personelin maaşları ile hayatını kaybeden askerlerin ailelerine yapılan tazminat ödemelerinin de arttığını açıkladı.
Bununla birlikte Kiev, ulusal bütçesinden yaptığı yeniden tahsisler ve diğer uluslararası ortaklardan sağlanan mali destekler aracılığıyla en acil ihtiyaçlarını karşılama yollarını buluyor.
Yakın zamanda gerçekleştirilen 5,34 milyar Avroluk ödeme de dâhil olmak üzere Avrupa Konseyi tarafından, “2026 ve 2027 yılları için öngörülen 90 milyar Avro tutarındaki Ukrayna Destek Kredisi kapsamında Ukrayna’ya yönelik ödemelerin devam etmesinin memnuniyetle karşılandığı” ve “Ukrayna’nın 2026 yılındaki bütçe ve savunma ihtiyaçlarını karşılayacak kaynakların belirlenmiş olmasından memnuniyet duyulduğu” AB sonuç taslağında da teyit edilmiş durumdadır.
Ancak mesele burada bitmiyor.
Şimdilik 2026 yılı güvence altına alınmış olsa da, AB diplomatları Ukrayna’nın kalan 45 milyar avroyu 2027’nin ilk yarısında tüketeceğine dolayısıyla bu kış atlatılan açığın muhtemelen bir yıl sonra yeniden ortaya çıkacağına inanıyor. Ukrayna’ya yönelik ilave fonları da kapsaması beklenen birliğin bir sonraki uzun vadeli bütçesi 2028’den önce devreye girmeyeceğinden bu durum, AB’nin daha fazla kaynak bulması gerekeceği anlamına geliyor.
Bu nedenle, AB içinde tutulan dondurulmuş Rus varlıklarından milyarlarca avronun kullanılması konusundaki tartışmanın bir noktada yeniden gündeme gelmesi oldukça muhtemeldir. Bu hafta yapılacak zirvede kesinlikle böyle bir adım atılmayacaktır ancak konu Kasım ve Aralık aylarında planlanan zirvelerde yeniden gündeme gelebilir ve gelecek yılın başlarında tekrar ele alınması neredeyse kesin gibi görünmektedir.
Sembolik Yaptırımlar ve Estonya’nın Mahcubiyeti
Zirveye ilişkin hazırlanan sonuç taslağında, “Avrupa Birliği, Rusya’nın acımasız saldırgan savaşını durdurması ve barışa yönelik anlamlı müzakerelere girmesi için Rusya üzerindeki baskıyı daha da artırmaya kararlıdır. Avrupa Konseyi, 21. yaptırım paketinin ve çok sayıda kişi ile kuruluşun yaptırım listesine eklenmesi kararının yakın zamanda kabul edilmesini memnuniyetle karşılamaktadır” ifadeleri yer almaktadır.
İlk bakışta Moskova’ya yönelik daha fazla yaptırım çağrısı gibi görünen bu ifadelerde ince ama önemli bir fark vardır.
Önceki yıllarda ve daha önceki zirvelerde AB liderleri, sürekli olarak ilave önlemler alınmasını, yani yeni yaptırım paketleri hazırlanmasını savunmuşlardı. Ancak Temmuz ayında çok sayıda tartışmanın ardından ancak onaylanabilen 21. yaptırım paketiyle ilgili zorlukların ardından, birliğin yeni ekonomik yaptırımlar kabul etmekten giderek uzaklaştığı ve bunun yerine esas olarak kara listesine yeni isimler eklemekle yetindiği açıkça görülmektedir.
12 Ekim’de resmen onaylanan ve AB yaptırım listesine bugüne kadarki en büyük eklemeyi temsil eden yaklaşık 1.600 yeni kayıttan oluşan o çarpıcı rakam etkileyici görünse de, listeye dâhil edilen isimler kamuoyunun yakından tanıdığı isimler değil. Aslında bunların hepsi, söz konusu blokta zaten neredeyse hiç varlığı bulunmayan Rusya’nın yerel askeri-sanayi sektöründen isimlerdir.
Ancak görünüşte bu kadar basit olan listeye ekleme işlemlerinde bile her şey sorunsuz ilerlemedi.
Yaptırımlar konusunda sert tutumuyla bilinen Estonya, utanç verici biçimde, RFE/RL’nin gördüğü ilk öneri listesinden bir şirketin ve bir kişinin çıkarılmasını istedi. Estonya’nın yaptırım listesinden çıkarılmasını istediği söz konusu kuruluş, nadir toprak elementleri ihraç eden Solikamsk şirketi; kişi ise tesisin CEO’su Ruslan Dimukhamedov’du.
Şirketin AB’ye yaptığı ihracatın büyük bölümünün Estonya’ya gitmesi nedeniyle Baltık ülkesi, şirkete yaptırım uygulanmaması için birliğe baskı yaptığını doğruladı.
Estonya’nın AB Daimi Temsilciliği, RFE/RL’ye yaptığı açıklamada, “şirketin Estonya merkezli NPM Silmet’e Avrupa açısından stratejik öneme sahip malzemeler sağladığını; NPM Silmet’e bağımlı olan Avrupa sanayileri arasında elektrikli araç üreticileri, rüzgâr türbini üreticileri ve Avrupa Birliği genelindeki elektronik, otomotiv ve havacılık sektörleri yer aldığını” belirtti.
Açıklamada ayrıca, “NPM Silmet’in Rusya’dan ithal ettiği malzemeler için aktif olarak alternatif kaynaklar aradığı, Estonya’nın, söz konusu Rus şirketinin ve ilgili şahsın listeye alınması konusunu gelecek yıl yeniden değerlendireceği” belirtildi.
Tüm bunlar, bloğun Kremlin’e karşı daha sert yaptırımlar uygulama yönündeki çabalarını gülünç bir duruma düşürerek AB içindeki en ateşli Ukrayna destekçilerinin dahi Rusya ile bağlantılı ve asla ödün vermeyecekleri ulusal ekonomik çıkarlara sahip olduklarını gözler önüne seriyor.
Ruslara Yönelik Vizeler
Geleneksel yaptırım politikası şimdilik geri planda kalıyor gibi görünse de, daha fazla Rus vatandaşının AB’ye girişinin kısıtlanması meselesi Brüksel’de giderek daha fazla ağırlık kazanıyor.
AB, zirve sonuç bildirisi taslağında da “eski Rus muhariplere ilişkin tedbirlerin hızla hayata geçirilmesi” çağrısında bulunarak Ukrayna’da savaşmış Rusların Schengen turist vizesiyle birliğe girişinin yasaklanması yönündeki çalışmalarını sürdürüyor.
Bu, turizme büyük ölçüde bağımlı olan Fransa, İtalya ve İspanya gibi Akdeniz ülkelerinin bile, gelecekte Schengen turist vizesi başvurusu yapan Rus vatandaşlarından askerlik hizmetine dair belgeler sunmalarını gerektirebilecek tedbirleri kabul etme yönünde adım attıklarının en açık göstergesidir
İlginç bir şekilde metinde, “Rus vatandaşlarına ilişkin vize gerekliliklerinin ve politikasının gözden geçirilmesi ve sıkılaştırılması” gereğinden de söz ediliyor.
AB yetkililerine göre bu durum, Rus turist vizelerinin bölgesel geçerliliğini kısıtlamaya yönelik çalışmaların da yürütüldüğü anlamına geliyor ve böylece vize sahipleri artık Schengen bölgesi genelinde serbestçe seyahat edemeyecek, bunun yerine vizeyi veren ülkede kalmak zorunda kalacaklardır.
Diplomatik ve hizmet pasaportları da dâhil olmak üzere, biyometrik olmayan Rus seyahat belgelerinin tanınmasını durdurmaya yönelik bir girişim de söz konusudur.
Hâlihazırda AB’de bulunan Rus diplomatlar söz konusu olduğunda, onların hareketlerini kısıtlamaya yönelik çalışmalar da yürütülüyor. Şu anda AB ülkelerindeki Rus diplomatik ve konsolosluk personelinin başka bir üye devlete seyahat ederken genellikle yalnızca yetkililere bildirimde bulunması gerekiyor. Ancak öneri, seyahatten önce ziyaret etmeyi planladıkları ülkeden izin alma şartı getirecek.
Avrupalı karşı istihbarat servislerinin, uzun süredir faaliyet gösteren ve genellikle belirli bir yerde uzun süre görev yapan diplomatların kilit rol oynadığı casusluk ağlarını dizginlemeye kararlı olmaları nedeniyle, Rus diplomatik personelin bulundukları ülkelerde ne kadar süre kalabileceklerine dair bir sınırlama getirilmesi de değerlendiriliyor.
Karadağ İçin Zaman Daralıyor
Bu hafta, Arnavutluk 13 Ekim’de bir AB katılım faslını daha kapatmaya hazırlanırken, Moldova ve Ukrayna da, Macaristan’ın çıkardığı bir başka ilk aşama engelini aştıktan sonra tam 17 fasılda müzakereleri başlatarak toplam fasıl sayılarını 33 üzerinden 24’e çıkaracaklarından AB genişleme süreci açısından bir başka dönüm noktası olarak kayda geçecektir.
Bununla birlikte, şu anda izlenmesi gereken belki de en ilginç ülke, 2028 yılına kadar AB’nin 28. üye devleti olma hedefi doğrultusunda kritik bir döneme giren ve açık ara önde giden Karadağ’dır.
AB zirvesi sonuç bildirisinin taslağında, “Avrupa Konseyi’nin, Karadağ ile katılım antlaşmasının hazırlanmasına yönelik devam eden çalışmaları memnuniyetle karşıladığı ve Karadağ tarafından ilgili reformların hayata geçirilmesi temelinde, tüm müzakere başlıklarının geçici olarak kapatılmasına ilişkin bir anlaşmaya yılsonuna kadar varılması yönündeki Konsey Dönem Başkanlığı niyetini not ettiği” belirtilmektedir.
Bu kulağa umut verici geliyor, ancak her şey yolunda gitmiyor.
Avrupa Komisyonu ile Podgoritsa’nın ilkbahara kadar müzakerelerini tamamlamayı ve yaza kadar imzalamayı umdukları katılım antlaşmasının hazırlanması, şu ana kadar yeterince hızlı ilerlemiyor.
Taslak hazırlama faaliyetlerini yürüten çalışma grubu, Brüksel’de hâlâ haftada yalnızca bir kez toplanıyor. Gelinen noktada toplantıların daha sık yapılıyor olması gerekirken durumun böyle olmaması, tüm AB üyesi ülkelerin Karadağ’ın katılım sürecini hızlandırma konusunda aynı derecede istekli olmadıklarını gösteriyor.
Yılsonuna kadar bütün fasılların kapatılması hedefi de pamuk ipliğine bağlı görünüyor.
Evet, ülke 12 Ekim’de üç fasıl üzerindeki görüşmeleri kapatarak toplam fasıl sayısını 33 üzerinden 21’e çıkardı. Ancak bu fasılların zaten Eylül ayında kapatılması planlanmıştı.
Bu ay dört faslın daha kapatılması umuluyordu ancak bunun artık Kasım ayından önce gerçekleşmesi pek olası görünmüyor.
Daha küçük komşusuyla hâlâ çözmesi gereken birçok ikili mesele bulunduğundan, bu gecikmelerin çoğunun arkasında Hırvatistan yer almaktadır.
Örneğin ulaştırma politikası konusunda Zagreb, daha düşük maliyetli Karadağlı kamyoncuların Hırvat rakiplerini zor durumda bırakacağı endişesiyle, başlangıçta bir AB ülkesindeki nakliye şirketinin bir diğerinde hizmet sunma hakkı olan “kabotaj” ile ilgili kaygılar dile getirmişti. Bu mesele o zamandan beri çözüme kavuşturuldu ancak Zagreb şimdi de Karadağ’ın denizcilik kurumunun işleyiş biçimine ilişkin kaygılarını dile getiriyor.
Bununla birlikte, anlaşmazlıkların çoğu, normalde dış politikayı kapsayan 31. Fasıl çerçevesinde ele alınacak olan tarihi meselelerle ilgilidir. Ancak Karadağ bu faslı henüz kapatmadığı için söz konusu anlaşmazlıklar diğer fasıllara ilişkin müzakerelere de sıçrama tehlikesi taşıyor. Endişe verici olan şey ise 31. faslın kapatılmasına yönelik görüşmelerin henüz başlamamış olmasıdır.
Hırvatistan’ın talepleri, 1990’larda yaşanan Yugoslavya savaşlarından kaynaklanan çeşitli meseleleri de içeriyor.
Örneğin Karadağ’ın Kotor kentindeki Zoran Gopcevic yüzme havuzunu ele alalım. Zagreb, tesisin adının değiştirilmesini talep ediyor. Zagreb, çatışmalar sırasında yüzlerce Hırvat tutsağın insanlık dışı koşullarda tutulduğu ve hatta işkenceye maruz bırakıldığı Morinj kampında Gopcevic’in gardiyanlık yapmış olması nedeniyle, tesisin adının değiştirilmesini talep ediyor.
Bir de, tarihsel olarak Hırvatistan’ın kıyı kenti Split’te konuşlu olan ve Zagreb’in Hırvatistan’ın kontrolüne geri verilmesini istediği 1933 yapımı üç direkli yelkenli gemi “Jadran” meselesi var. 1991’de Yugoslavya Savaşları patlak verdiğinde “Jadran” Karadağ’daydı ve o tarihten beri orada kalmaya devam etti; Podgoritsa ise Yugoslavya’nın dağılması sırasında geminin kendi topraklarında bulunmasının kendisine yasal mülkiyet hakkı kazandırdığını öne sürüyor.
Buna ek olarak, iki ülke arasında katılım müzakerelerini daha da yavaşlatabilecek kara ve deniz sınırı anlaşmazlıkları ile milyarlarca dolarlık savaş tazminatı konusundaki tartışmalar da devam etmektedir.
*Rikard Jozwiak, Prag merkezli Özgür Avrupa Radyosu/Özgürlük Radyosu’nun Avrupa editörüdür ve Avrupa Birliği ile NATO konularını takip etmektedir.
Tercüme: Ali Karakuş
