İsrail: 7 Ekim’den Üç Yıl Sonra Toplumsal Çatlaklar ve Uluslararası Yalnızlık

Bu göstergeler yakın bir çöküşü kanıtlamıyor; ancak hâkimiyet ve yıkımın sürdürülebilir siyasi sonuçlara dönüştürülemediği yerde gücün sınırlarını açığa çıkarıyor. İşgal devleti İsrail’in iç ve dış ilişkilerinde çözülmeye ve çatlakların derinleşmesine yol açan etkenler giderek artıyor. Bütün bunlar, 7 Ekim’in sorumluluğuna ilişkin soruşturmaların açılmasından hâlâ kaçınıldığı bir ortamda yaşanıyor.
Ekim 11, 2026
image_print

7 Ekim 2023’te yaşanan büyük sarsıntının üzerinden üç yıl geçerken, İsrail işgalinin elitlerinin bugünkü algısını şekillendiren bazı düşünceler öne çıkıyor. Aşağıda bunlardan bir kısmını ele almaya çalışacağız.

İlk olarak, İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın Hamas’ın Gazze cephesinde veya Gazze çevresindeki bölgelerde asker kaçırmayı planladığı yönündeki açıklaması üzerinde durabiliriz. Bu açıklama, İsrail’in iki askerî tümen ve 30 askerî mevziyle Gazze Şeridi’nin yüzde 64’ünden fazlasını karadan kontrol etmesine ve hava sahasında tam hâkimiyet kurmasına rağmen, aradan üç yıl geçtikten sonra bile Hamas’ın ve askerî kanadının çatışmanın seyrini değiştirebilecek bir eylem gerçekleştirme ihtimalini dışlamadığını gösteriyor. Dolayısıyla bu durum, işgal devleti İsrail’in işlediği bütün suçlara, gerçekleştirdiği katliamlara ve yol açtığı yıkıma rağmen, bu yıkıcı ve soykırım niteliğindeki askerî faaliyetleri siyasi bir kesin sonuca ya da kendi açısından güvenlik istikrarına dönüştüremediğine işaret ediyor.

Burada, işgal devleti İsrail’in Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Nisan 2024’te, yani eski ABD Başkanı Joe Biden yönetimi döneminde, İsrail’in Gazze’de “zafere bir adım uzaklıkta” olduğunu söylediğini hatırlayalım. Bugün, savaşın üzerinden üç yıl ve Netanyahu’nun bu açıklamasının üzerinden yaklaşık iki buçuk yıl geçtikten sonra, askerî faaliyet ile Netanyahu ve koalisyon hükümetinin üyelerinin öne sürdüğü zafer kavramı arasındaki büyük uçurumu görebiliyoruz.

Acı veren suikastlar

Filistin halkının en değerli gençlerini, liderlerini ve savaşçılarını hedef alan, ateşkesin açık ihlali niteliğindeki bu acı veren suikastlar bile işgal devleti İsrail tarafından açık uçlu bir yıpratma stratejisine dönüştürüldü. Bu strateji, İsrail’in savaşı sona erdirmeye veya zafere yaklaştığını göstermiyor; aksine, geçmiş yıllardaki bütün askerî çabanın başarısızlığının bir göstergesi ve kanıtı niteliğini taşıyor.

Demografik açıdan küçük bir yapı olan işgal devleti İsrail, savaşı daha uzun süre sürdürmekte zorlanıyor. Bununla birlikte, İsrail’in bu kadar uzun süren savaşları devam ettirme kapasitesinin sınırlı olacağını öngören pek çok kişi bulunduğunu da kabul etmek gerekir. Bugün ordudaki yedek askerlik hizmeti hâlâ tartışma konusu. Bazı askerler 500 günden fazla yedek askerlik hizmeti yaptı. Bunun askerî maliyetinin yanı sıra toplumsal ve siyasi maliyetleri de bulunuyor.

Bu siyasi ve toplumsal maliyetlerin sonuçlarından biri, işgal devleti İsrail’de yeni bir partinin ortaya çıkmasıdır: Yoaz Hendel ve Yaron Zelekha’nın kurduğu “Yedek Askerler Partisi” veya “Yedekler ve Ekonomistler Partisi”. Buna, yedek Tuğgeneral Ofer Winter’ın liderliğindeki “Amcha Yisrael” adlı başka bir parti de ekleniyor.

Belirttiğimiz gibi, İsrail’in uzun savaşlara girmeyeceğini öngörenleri belki de suçlamamak gerekir. Çünkü İsrail’in güvenlik doktrini, hızlı ve kısa süreli savaşlara dayanıyordu; demografik yapısı, iş gücünün uzun süreler boyunca askerî faaliyetlere yönelmesini kaldıracak nitelikte değildi. Ancak yedek askerlik hizmetinin 500 günü aşması, bu doktrinin ötesine geçildiğine işaret ediyor. Gazze ve Lübnan’daki savaş cephelerinden dönen yedek askerler artık yalnızca sivil seçmenlerden ibaret değil; toplum içinde örgütlü, hatta belki de silahlı bir siyasi baskı grubuna dönüşüyorlar. Bu nedenle, çıkarlarını temsil edecek bir parti kurmaya yöneldiler. Bu durum, İsrail’i yöneten liderliğe duydukları güvenin çöktüğüne işaret ediyor.

Bir başka sorun da yalnızca yedek askerlik süresinin uzaması değil, işgal devleti İsrail’in nüfusu içindeki bazı kesimlerin siyasi hesaplarla askerlikten muaf tutulmasıdır. Bunlar, aşırı dindar “Haredi” kesimlerdir. Dolayısıyla tükenmiş durumdaki yedek subayların öfkesi yalnızca hizmet sürelerinin uzamasından değil, iktidardaki siyasi koalisyonun devamını sağlamak amacıyla başka kesimlerin askerlikten muaf tutulmasından da kaynaklanıyor.

Ekonomik açıdan bakıldığında da yedek askerlik hizmetinin yüzlerce gün sürmesi, yedek askerlerin ticari faaliyetlerini ve işletmelerini tahrip etti. Bu durum, 7 Ekim’den bu yana üç yıldır savaşların travmalarını yaşayan toplumun sorunlarına yeni toplumsal krizler ekledi. Bunun sonucunda yedek askerler, krizin ekonomik etkilerini izleyen ekonomistlerle ittifak kurdu. Askerî kurumun reformunu ve yıpranmış ekonominin korunmasını birlikte ele alan bir program çerçevesinde, etkisi gelecek seçimlerde görülecek yeni bir parti ortaya çıktı.

Bu partinin önemi, önceki ayrışmaların ötesine geçmesinde yatıyor. Burada, kendisini pragmatik, merkezci bir Siyonist hareket olarak tanımlayan ve siyasi karar alma yetkisini mevcut dinî ve siyasi elitin elinden almak isteyen bir muhalefet çizgisinin yarattığı yeni bir ayrışmadan söz ediyoruz.

Dışlanmış devlet

Son olarak, ancak en az diğerleri kadar önemli bir nokta olarak, İsrailli elitlerin, özellikle de Haaretz ve diğer yayınlarda yazan muhalif kesimlerin çok sayıdaki değerlendirmesine bakabiliriz. Bu yazılar, işgal devleti İsrail’in uluslararası alanda dışlanmış bir devlete dönüşmesini ve benzeri görülmemiş bir uluslararası yalnızlığa sürüklenmesini ele alıyor.

Uluslararası mahkemelerdeki hukuki takipler, dünya başkentlerinde ve üniversitelerde düzenlenen protestolar ve giderek artan yaptırımlarla geçen üç yılın ardından İsrail’in ahlaki meşruiyeti aşındı. Bu süreç, işgal devleti İsrail’i Britanya gibi daha önce en yakın müttefikleri arasında sayılan bazı ülkelerle karşı karşıya getirdi.

Bu durum, İsrail’in giderek daha fazla bir yük olarak görüldüğüne işaret ediyor. Söz konusu algı, stratejik bir yük olduğu düşüncesine doğru derinleşiyor. İsrail’i destekleyen saftan, sınırlı yaptırımlarla baskı uygulayan safa doğru bir geçiş yaşanıyor. Gazze, Batı Şeria, Kudüs ve bölgede saldırganlık ve kibir politikaları sürdükçe, bu yaptırımların sıklığı ve ağırlığı da giderek artıyor.

7 Ekim’in üzerinden üç yıl geçtikten sonra, bu İsrailli değerlendirmeler askerî üstünlük ile siyasi bir kesin sonuca ve güvenlik istikrarına ulaşma kapasitesi arasında süregelen bir uçurumu ortaya koyuyor. Direnişin girişimlerinden duyulan kaygının devam etmesi, yedek askerlik yükünün ve iç bölünmelerin artması, uluslararası konumun aşınması, savaşın uzamasının zafere yaklaşmak anlamına gelmediğini gösteriyor.

Bu göstergeler yakın bir çöküşü kanıtlamıyor; ancak hâkimiyet ve yıkımın sürdürülebilir siyasi sonuçlara dönüştürülemediği yerde gücün sınırlarını açığa çıkarıyor. İşgal devleti İsrail’in iç ve dış ilişkilerinde çözülmeye ve çatlakların derinleşmesine yol açan etkenler giderek artıyor. Bütün bunlar, 7 Ekim’in sorumluluğuna ilişkin soruşturmaların açılmasından hâlâ kaçınıldığı bir ortamda yaşanıyor.

 

Dr. Mahmud Alrantisi

Mahmut Alrantisi, İstanbul Medipol Üniversitesinde Siyaset Bilimi bölümünde öğretim üyesidir. Filistin meselesi ve Türkiye'deki gelişmeler konusunda uzmanlaşmış bir araştırmacıdır ve çok sayıda kitabı ve hakemli çalışması bulunmaktadır. Lisansını Gazze İslam Üniversitesinde tamamlayan Alrantisi yüksek lisans derecesini El-Aksa Üniversitesi Diplomatik ve Uluslararası İlişkiler bölümünden ve doktora derecesini de Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden almıştır.
SETA tarafından Arapça yayımlanan Ru’ye Türkiyye dergisinin editör yardımcılığını yürüten Alrantisi, Türkiye ve Arap Körfezi ülkeleri arasındaki ilişkiler üzerine çalışmalar yapmaktadır. Aljazeera Center for Studies tarafından yayımlanan 'Katar’ın Arap Baharı Ülkelerine Yönelik Dış Politikası ve Filistin Meselesi 'başlıklı bir kitabı bulunmaktadır.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA