Türk Sağında Darbe Karşıtı Bir İlk Bildiri

Aradan onca yıl geçmesine rağmen askeri darbe karşıtı “PASİF İTAATSİZLİK EYLEMİ” başlıklı metin ile ilgili ülkücü hareket içeresinde bu zamana dek çözümleyici bir yazının çıkmaması ise büyük bir talihsizliktir. Ben bu metnin derinliklerinde Türk sağının yerleşik paradigmasından kopmaya, sapmaya yönelik bir niyetin olduğunu da okuyorum. Artık toplumun yerleşik sağ ve sol algılarının dışında yeni tanımlamalarla çözümlenmesi ihtiyacını da muhtemelen içerisinde barındıran bu metin hakkında daha sonra bizatihi bunu kaleme alan insanların da bahis açmaması üzerine düşünülmelidir. Türk sağı hakkında çalışan siyasal araştırmacıların, akademya ve entelektüel çevrelerin de yine aynı şekilde bu metni görmezden gelmeleri, ilgilenmemeleri de ilginç. 
Ekim 7, 2026
image_print

-Müesses Nizamla 12 Eylül Mahkemelerinde Hesaplaşamayan Çocukların

Geç Kalmış Direnişi: “Pasif İtaatsizlik Eylem Planı”-

 

Sadece Türk sağı değil, modern siyasal tarihimiz açısından da başka örneği bulunmayan bir bildiri ve girişim üzerine bu zamana kadar hiç yazılmadı. CKMP’den MHP’ye evrilen ve 1980 öncesi sokaklara taşan politik şiddetin bir tarafı konumundaki ülkücülerin ana örgütlenmeden koparak Muhsin Yazıcıoğlu etrafında toplandıkları siyasal öyküye dair karar almayı amaçlayan, 6 Aralık 1992 tarihinde Ankara Yükseliş Koleji’nde gerçekleşen “Siyasi Karar Kurultayı”nda salona gelenlere elden dağıtılan bir bildirinin, ülkemizin darbe tarihi dikkate alındığında çok manidar bir yerde durduğunu söylemek mümkün.

12 Eylül askeri darbesi ardından çok ağır işkencelerden geçirilen Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları Mamak askeri mahkemesinde

MHP gibi militarist, hiyerarşik yapılanması katı ve lideri tarafından bütün örgütlenmenin baştan aşağı dizayn edildiği bir teşkilattan koparak bundan sonra ne yapmak istediklerine ilişkin geniş katılımlı karar alma süreci işleten genç adamların 1992 yılındaki “Siyasi Karar Kurultayı” sadece ideolojik ayrışma değil, onu da aşan biçimde Türk Sağı ve hatta bütün bir Türk siyaseti içerisinde ilk kez, gelecekleri konusunda ne karara varırlarsa varsınlar öncelikle ülkede gerçekleşecek bir darbe durumunda bizatihi kendilerinin ve toplumun nasıl davranması gerektiğine yönelik direniş gösterisinde bulunmaları açısından manidardır.

12 Eylül’ü oluşturan trajik şartların önemli gençlik lideri, öznesi olarak Muhsin Yazıcıoğlu ve onun etrafında toplanmış genç kuşak aktörlerin 1980 sonrasının yeni Türkiye şartları karşısında, temelde ihtiyaç duyulan statüko değişimi taleplerini bir bildiri yayınlayarak, kendilerini adeta yeniden varetme çabaları, bugüne kadar siyaset bilimciler tarafından hiç okunmadı, görülmedi. MHP içerisindeki bu siyasal ayrışmanın ve  iç muhalefetin kanaatimce dip öyküsünü ta 1980’lerin ikinci yarısı Bursa Cezaevindeki ülkücü mahkumların çıkarmaya başladıkları Bizim Dergah isimli dergiye kadar götürmek mümkün.

Yasaklanan ülkücü dergi: Bizim Dergah

İlk sayısı Mart 1988 tarihinde çıkan Bizim Dergah, kesinlikle kendisinden evvel yayınlanmış bütün ülkücü/milliyetçi dergi külliyatından bambaşka bir yerde durmakta. Derginin ilk dönem yayın yönetmenliğini yapan Yunus Meral’e ait ilk sayıdaki “Niçin Çıkıyoruz?” başlıklı yazı mesela bahsettiğim bu farklılığı anlamak bakımından önemli: “Biz ülkücü gençlik olarak kendi dünya görüşümüz dışında hiçbir ideolojinin-bütün beşeri ideolojilerin- sivil kolluk gücü değiliz. Herkes kendi ideolojisinin koruyuculuğunu kendisi yapsın. Biz kendi dünya görüşümüzün ideal Devlet yapısının peşindeyiz. İdealimizdeki Devletse mutlak belirleyici olarak kabul ettiğimiz İslam’dan neşet etmektedir. Bir ağabeyimiz ‘mutlak belirleyici İslam’dır’ diyerek ölçümüzü yeniden hatırlatmış, fikrimizin ve fiilimizin kaynağını bize göstermiştir(s.5)”.

 

Yine ilk sayıda Muhsin Yazıcıoğlu’nun daha evvel Gözyaşı dergisinde yayınlanmış olan “Ölçü İslam Olmalı” isimli makalesinin yeniden okura sunulması kuşkusuz tesadüf biçiminde düşünülemeyecek kadar operasyonaldir aynı zamanda. İlerleyen süreç bu tür içerikle de sınırlı kalmadı. Güncel politika karşısında hareketin liderinin tercihlerine dergi sayfalarından açıktan muhalefet eden ve hatta üstü kapalı biçimde yıkıcı eleştirilerde bulunan bir sınıra varıldı. Mesela ABD ve Irak arasındaki 1.Körfez Savaşı’nda Türkiye’nin ABD’nin yanında Irak topraklarına girmesine ilişkin iç siyasal tartışmalarda liderin ABD ile birlikte hareket edilmesi düşüncesine çok ciddi muhalefet edildiğini görürüz dergide. Bizim Dergah’ın 35.sayısında tam 6 makale ile Körfez Savaşı’nda ABD’nin yanında pozisyon almanın “Küfür ehli ile beraber olmak” anlamına geldiği vurgulanarak  “Bir Müslüman’a karşı küfür ehlinin yanında yer alarak Müslümanların katledilmesine vasıta olmak, buna rıza göstermek maazallah insanın imanını bile tehlikeye düşürebilir (Mustafa Uncu, Sayı 35, Şubat 1991,  s.11)” denildiğini okuruz.

 

Bu tavır şunu gösteriyor ki, 12 Eylül’ün ağır travmalarını yaşamış, işkenceli sorguevlerinden geçmiş, idamlar vermiş, ömürlerinin en güzel çağlarını rutubetli hücrelerde tüketmiş genç çocuklar artık lideri ve teşkilatı eleştiriyor, onun da ötesinde Türkiye’nin meseleleri üzerine düşünmeyi, isimleri belli bazı parti kurmaylarına bırakmayarak kendi tezleriyle öne sürebiliyorlardır. Ki, bunun ülkücü hareketin tarihinde daha evvel gözlemlenen bir durum olmadığı malum. Neticede beklenen bir sonuç olarak derginin Temmuz 1992 tarihli 51. sayısında kapaktan, hareketin merkezi tarafından yasaklandığını görürüz.

 

1980’lerin ikinci yarısından itibaren hareketin kurmaylarından ziyade adeta en alt kadroları olarak tanımlayabileceğimiz gençlik teşkilatlarında görev almış ve 12 Eylül askeri darbesinin bütün şiddetine muhatap olmuş, Mamak başta olmak üzere ülkenin hapishanelerinde devletin güvenlik kadrolarının ağır işkencelerine muhatap olmuş, 9 idam vermiş, Bekir Bağ gibi işkence edilirken can veren bir ülkücüye yine devletin kolluk güçleri ve doktorunca “intihar etti raporu” tutulmuş, arkadaşlarının 9’un idamla kurban vermiş 20’li yaşlardaki çocukların kendi tarihlerinde içeriden ürettikleri bu muhalefet damarının asıl sansasyonel uzantısı MHP’den ayrışma sürecinde yaşandı.  Hareketin liderinin güncel siyaset karşısındaki tercihlerine yavaş yavaş eleştiriler getiren ve ağırlıklı olarak Bizim Dergâh dergisinin ruhunu taşıyan başta Muhsin Yazıcıoğlu olmak üzere çevresindeki bir grup milletvekili partilerinden istifa ettiklerini duyurdular. Özellikle bu isimlerin kısa bir süre sonra Türkiye’ye kamuoyuna sundukları “Milli Mutabakat Çağrısı” başlıklı metin Türk siyaseti açısından bir manifesto niteliği taşımaktadır.

 

Siyasete ve millete “Milli Mutabakat Çağrısı”

Ülkücü/milliyetçi tarihsel hattan gelen bu genç insanların ülke meselelerine yönelik sundukları bakış açılarını kavrayabilmek için “Milli Mutabakat Çağrısı”ndaki şu alıntıladığım bölümler dikkat ile okunmalı:

 

“GÖRÜŞÜMÜZ Allah’ın birliği ve yüce Peygamberimizin risaleti dışında hiçbir mutlak hakikat tanımıyoruz. Aşağıda serdettiğimiz görüşler aklımızın, idrakimizin, hayatı ve dünyayı kavrayışımızın ürünüdür. Bütün samimiyetimizle bu doğruların yanında başka doğruların da yer alabileceğine, zamanın değişebileceğine ve tenkit edebileceğimize inanıyoruz.

1- Hz. Adem atamıza ve Hz. Havva anamıza nisbetle bütün insanlar kardeştir. Bu inanç ve kabul, insanlık anlayışı bakımından sağlam bir ahlaki temel teşkil etmektedir. Kâlubelâdan beri Müslümanız. Doğduğumuzdan beri Türk milletinin bir ferdi olarak yaşıyoruz. Birincisi mutlak hakikati, ikincisi hayatın hakikatini ifade etmektedir. Zaman ve mekan içindeki muhteşem manzarasıyla bir tayf halindeki insanlık, kemal nişânı olan kültürle ayakta durur. Bu zengin tayftan, “Çokluk İçinde Birlik” prensibine ulaşıyoruz…

2- “Çokluk İçinde Birlik” prensibini, Allah’ın birliği ve risalesi dışında her türlü farklılığın; her türlü görüş ve kavrayış biçiminin meşru kabul edilmesi olarak anlıyoruz. Mutlak hakikatler dışında, çoğulcu ve sivil bir İslam anlayışına inanıyoruz. İslamiyet’i, bulunduğu yerde total bir ideoloji olarak görenlerin; kendi İslam anlayışlarının, tek ezeli ve ebedi hakikat olduğuna inananların yanıldıklarını, kendi idraklerini putlaştırdıklarını düşünüyoruz…

3-…Siyaseti, hiçbir zaman gaye edinmeyeceğimizi, onu kutsal gayenin vasıtası; önemli ve gerekli bir vasıtası olarak gördüğümüzü söylüyoruz. Siyasetin sunduğu imkanların, “MEŞVERET” ve “ŞURA” prensipleri etrafında Müslümanlar tarafından alabildiğine kullanılması gerektiğini düşünüyoruz.

4- İnsanların yanılmazlığı esası üzerine inşa edilmiş lider karizmalarını ve lider sultalarını, İslam’a aykırı bulduğumuz için reddediyoruz. Bunun yerine, ilim sahibi olanların; gönülleri ve zihinleri aydınlatanların toplum içinde layık oldukları mevkie getirilmeleri gerektiğine inanıyoruz. 5- Türkiye’de mevcut hukuk sisteminin ve demokratik prensiplerin, siyasi mücadele için gerekli çerçeveyi verdiğini, sınırlamaların demokratik mücadele ile kaldırılabileceğini düşünüyoruz. Bu sebeple siyasi görüş ve teşekküllerin, gayeleri için şiddete başvurmalarını yanlış buluyoruz.”

 

Manifesto olarak değerlendirebileceğimiz bu önemli metnin uzantısında bir araya gelen genç insanların sonrasına ilişkin atacakları adımı belirlemek için 6 Aralık 1992 tarihinde “Siyasi Karar Kurultayı”nda elden dağıttıkları bir bildiri adeta 1980’lerin ikinci yarısında Bursa Cezaevi’nde başlayıp, içerisinde şekil buldukları ana, merkezi politik yapıdan kopmalarını temsil eden bir kırılma noktası gibidir. O kırılma noktası, ülkede bir askeri darbe yaşandığı zaman buna nasıl direnebileceklerini ele alan bir bildiridir. 12 Eylül mahkemeleri sırasında, içerisinde bulundukları politik hareketin kurmaylarının bile yazmayı düşünemedikleri böylesi darbe karşıtı bildirinin takdire şayan bir karizma taşıdığı kanaatindeyim. Ki, bütün bir Türk siyasal tarihi düşünüldüğünde ne daha evvel ne de daha sonra bir örneğine rastlayamayacağımız biricik bir metindir bu bildiri.

 

Bir Askeri Darbe Karşısında Milletle Beraber Yapılacak “Pasif İtaatsizlik Eylem Planı”

Siyasal organizasyon üzerinde yürümek kararı alınan bu kurultay sırasından salona gelen katılımcılara elden dağıtılan bildirinin başlığı “PASİF İTAATSİZLİK EYLEMİ” taşımaktadır. “Bir askeri darbe durumunda” cümlesi ile başlayan metin siyasal, dinsel, kültürel açıdan hiçbir ayrım yapmaksızın bütünüyle toplumun her kesimini muhatap alan (metinde “toplumun her kesimi” biçiminde geçiyor) bildiri 4 maddeden meydana geliyor. Ve bu 4 madde açıkçası topluma, darbe yapan askere karşı emirlere uymamayı, önlem almayı, itaat etmemeyi öneriyor. Ki, bildiriyi dağıtan genç adamların Türk sağının en militarist örgütlenmesi MHP’den koparak geldikleri düşünüldüğünde adeta kendi tarihleri açısından devrimci bir metin olarak ele alınmalıdır. Bilinen sağcılık ve asker ilişkisi  düşünüldüğünde söylemek istediğim daha sarih biçimde anlaşılacaktır.  27 Mayıs’tan itibaren toplumun demokratik tercihlerine sürekli süngü uzatan, üzerine tanklar süren kurum karşısında MHP’den kopan ülkücü genç adamlar “PASİF İTAATSİZLİK EYLEMİ” başlıklı metinleri ile toplumun bütününe direnmeleri için şu önerilerde bulunuyorlar:

 

“Bir darbe yapıldığında,

1-Türkiye çapında kamu ve özel hiç bir müessese açılmayacak, hiç kimse işbaşı yapmayacaktır. Bu durum, darbeciler iş başından uzaklaştırılıp, meşru yönetim tekrar kontrolü ele geçirinceye kadar devam edecektir.

2-Bütün basın kuruluşları, darbe haberi ile birlikte faaliyetlerine son verecektir. Meşru hükümetin görevi devralmasına kadar ülkede hiçbir gazete yayınlanmayacaktır.

3-Uydu aracılığı ile yurt dışından yayın yapan özel televizyon şirketleri darbe aleyhinde halkı pasif itaatsizliğe teşvik edici yayınlar yapacaktır.

4-Halk sokağa çıkma yasağına riayet etmeyecektir.  Takdir edileceği üzere bu eylemin caydırıcı bir etki yaratması bütün kitle örgütlerinin ve sivil kuruluşlarının mutabakatına bağlıdır. Bu pasif eylemin tartışılarak kısa zamanda üzerinde mutabakata varılmasını ve destek verilmesini bekliyoruz”

 

Bildiriyi kamuoyuna deklare eden imzanın altında ise 1970’lerin sıcak sokak çatışmalarından gelen, 12 Eylül askeri darbesi ardından ağır işkencelerden geçen, bedeller ödeyen ülkücü genç adamların olması, Türkiye’de verili, geleneksel, yerleşik Türk sağı ve devlet anlayışının çok dışında bir metin ile karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir.

Aradan onca yıl geçmesine rağmen askeri darbe karşıtı “PASİF İTAATSİZLİK EYLEMİ” başlıklı metin ile ilgili ülkücü hareket içeresinde bu zamana dek çözümleyici bir yazının çıkmaması ise büyük bir talihsizliktir. Ben bu metnin derinliklerinde Türk sağının yerleşik paradigmasından kopmaya, sapmaya yönelik bir niyetin olduğunu da okuyorum. Artık toplumun yerleşik sağ ve sol algılarının dışında yeni tanımlamalarla çözümlenmesi ihtiyacını da muhtemelen içerisinde barındıran bu metin hakkında daha sonra bizatihi bunu kaleme alan insanların da bahis açmaması üzerine düşünülmelidir. Türk sağı hakkında çalışan siyasal araştırmacıların, akademya ve entelektüel çevrelerin de yine aynı şekilde bu metni görmezden gelmeleri, ilgilenmemeleri de ilginç.

Siyaset yapma kararı aldıkları yolculuğun daha başında ilgili bütün muhataplarına darbe karşıtı bir organizasyon olduklarını deklare eden bu genç adamların ilerleyen yıllarda Türkiye’nin ihtiyacı olan hemen her sivil, demokratik ve darbe karşıtı pozisyonda orada bulunmaları şaşırtıcı olmasa gerek. Mecliste o günlerde tartışılan ve ülkeyi olağanüstü hal sularına sokup toplumun bütün demokratik pratiklerini tasallut altına almaya kapı aralayan Terörle Mücadele Yasasına muhalefet eden, devletin yerleşik dış politika anlayışına karşı Bosna ve Çeçenistan’daki insan hakları ihlalleri ve soykırım girişimleri hususunda sokağa taşarak eylemler yapan, üniversitelerdeki başörtülü öğrencilerin okuma haklarının gaspedilmesi girişimine hem siyaseten hem sokakta muhalefet eden, gösteriler yapan, toplumun bu konulardaki farkındalığını artırmaya yönelik toplantı, panel, konser, kültür etkinlikleri düzenleyen bu genç adamlar 1992 yılında yolun başında yayınladıkları darbe karşıtı bildirilerinin gereği bütün pratikleri ihtiyaç olan yer ve zamanda uygulamaya koyarak Türkiye’nin demokratikleşmesine kuşkusuz büyük katkı sundular. Özellikle 28 Şubat sürecinde seçimle iş başına gelmiş bir hükümeti silah zoru ile devirmeye yönelen askere karşı Muhsin Yazıcıoğlu’nun “Namlusunu millete çevirmiş tanka selam durmam” cümlesi  “PASİF İTAATSİZLİK EYLEMİ” başlıklı bildirinin ete kemiğe bürünmüş hali gibidir.

 

Selçuk Küpçük

Selçuk Küpçük; Gazi Üniversitesinde PDR eğitimi gördü. Ordu Ün. Güzel Sanatlar Fakültesinde sinema üzerine yüksek lisans yaptı. Birçok dergide şiir, müzik, sinema ve poetika metinleri yayınlayan Küpçük’ün kendi bestelerinden oluşan albümleri ve Selda Bağcan, Hasan Sağındık gibi birçok sanatçı tarafından seslendirilmiş eserleri bulunuyor. 2018 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Yılın Müzik Kitabı Ödülüne layık görülen ve müzik-toplum-siyaset-modernleşme gibi konuları ele alan “Aşk ve Teselli” isimli kitabı yanı sıra “Yüzleşmenin Kişisel Tarihi”, “Modern Türk Şiirinde Bellek Arayışı”, “Edebiyat Dergileri Atlası” isimli kitapları yayınlandı.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA