Birlikte Akıl Yürütmek

Habermas, çevresindeki insanlar ona görüşünün savunulabilir olmadığını gösterdiği için neredeyse 30 yıldır benimsediği bir görüşten vazgeçti. Onlarca yıl boyunca, biri sizi yanıt vermeye zorlayabildiğinde iddiaların geçerliliğinin temellendirildiğini savunmuştu; sonra kendisi de yanıt vermek zorunda kaldı ve 70 yaşında, yayımladığı bir metinle yanıt verdi. Bu eleştiriler, görüşlerini çürütecek itirazlar olarak yöneltilmemişti: Tam da kuramının gerektirdiği ve nihayetinde üzerine kurulduğu şeylerdi.
Eylül 28, 2026
ARCHIV - Jürgen Habermas, Sozialphilosoph und Soziologe der "Frankfurter Schule", aufgenommen im August 1981 in seinem Haus in Starnberg. Vor aktuellen Fragen hat sich Habermas nie gedrückt. Der bekannteste lebende Denker Deutschlands bezieht Stellung. Das theoretische Hauptwerk des Philosophen und Soziologen galt seit den 70er Jahren der Frage, über welche Form des "Diskurses" eine Gesellschaft demokratisch organisiert werden kann. Er hat damit das geistige Klima der Bundesrepublik bis heute nachhaltig geprägt. Am Donnerstag (18.06.2009) wird der Philosoph und Soziologe 80 Jahre alt. Foto: Roland Witschel dpa (zu dpa-Themenpaket "«Staatsphilosoph» Jürgen Habermas wird 80" vom 17.06.2009) +++(c) dpa - Bildfunk+++
image_print

Editör: Nigel Warburton

Jürgen Habermas, 14 Mart 2026’da Almanya’nın Starnberg kasabasında, 96 yaşında hayatını kaybetti. 1990’ların ortalarından 2000’lerin sonlarına kadar her sonbahar, ders vermek ve konuşmalar yapmak üzere Illinois eyaletinin Evanston kentindeki Northwestern Üniversitesi’ne gelirdi. Bir grup müdavim öğrenci, her güz döneminde bu ziyareti sabırsızlıkla beklerdi. Aklımda yer eden yıl 2004’tü; o yıl, kuramını demokratik siyasete uyguladığı başyapıtı Olgular ve Normlar Arasında’da (1992) ortaya koyduklarını anlatıyordu. Hukuk, felsefe, tarih, siyaset bilimi: Pek çok disiplinden öğrenci, Wrangler kot pantolonu ve tüvit ceketiyle ders veren ünlü Alman düşünürü görmek; kendine özgü genizden gelen sesi, belirgin Alman aksanı ve kusursuz İngilizcesiyle müzakereci siyaset kuramını açıklamasını dinlemek için her hafta bir araya geliyordu. Habermas, 1950’lerde Theodor Adorno’nun araştırma asistanlığını yapmış olması sayesinde yakından tanıdığı Max Weber ve Frankfurt Okulu üzerine kuramsal açıklamalar geliştirirken, onlar önce sözlerinde, ardından tebeşirle çizdiği şema ve şekillerde hayat buluyordu.

Başlangıçta neredeyse hiçbir şey anlamıyordum: Okuduğum sözcükler, yazarlarının ağzından o odada hayat buluyor, ama yine de anlamlı bir bütüne dönüşmüyordu. Birkaç dersten sonra ana hatlar belirginleşti: Bu, yalnızca Olgular ve Normlar Arasında’nın herkesin önünde yeniden kurulması değil, onlarca yıllık çalışmanın tek bir noktada buluşmasıydı. Habermas, İletişimsel Eylem Kuramı’ndan (1981) bu yana, aklın modern yaşamda ancak insanların birlikte gerçekleştirdiği bir etkinlik olarak varlığını sürdürebileceğini savunuyordu: İnsanların birbirlerine gerekçeler sunması ve güç, para ya da gelenek yerine bu gerekçelerden etkilenmeye açık kalmasıyla. Olgular ve Normlar Arasında, bu düşüncenin doğrudan hukuka ve demokrasiye yöneltilmiş hâliydi: Bir devlet, ancak yasaları tam da böyle açık bir fikir alışverişi yoluyla, bu yasalara tabi olan herkese ilke olarak gerekçelendirilebiliyorsa meşru sayılır. Bu argümanın onlarca yıllık bir düşünce tarihinde nasıl kök saldığını izlemiştim. Düşünmek bir pratiktir; birbirimize açıklamalar, sorular ve yanıtlar borçlu olmayı içerir. Hızlı ilerleyen bir süreç değildir; onu değerli kılan da herkesin önünde, bir oda dolusu insanın karşısında, sesli olarak gerçekleştirilmesidir.

Northwestern’da bulunduğum süre boyunca Habermas’ın bütün seminerlerine büyük bir ilgiyle ve açıkçası hayranlıkla karışık bir saygıyla katıldım. Bir gün haftalık seminerin konusu kapsayıcılıktı. Deneyimsiz bir lisansüstü öğrencisinin çekingen inancıyla, müzakereci kamuların kapsayıcı olacak biçimde tasarlanması ve bu kamulara katılacak kişilerin müzakere koşullarını bizzat kabul etmesi gerektiğini savunmuştum. “Eh, Bayan Prattico’nun sözcüğün tam, evrenselci anlamıyla gerçekten de Katolik olduğunu söyleyebiliriz,” beklediğim yanıt değildi. Beni şaşırtan, dinimle ilgili bir şaka yapması değil, beni bir geçmişi ve sorgulanmamış inançları olan bir insan olarak görmesiydi; bunu yalnızca bana ders verirken fark etmişti.

Seminerlerden sonra sınıfça bazen bir şeyler içmeye giderdik. Şakanın nereden geldiğini de bu buluşmalardan birinde anladım. Ona, 1967 sonbaharında New School for Social Research’e misafir profesör olarak ilk kez ABD’ye gelmenin nasıl bir deneyim olduğunu sormuştum. Bu kurum, onlarca yıl önce, onun da büyüdüğü Almanya’dan kaçan bilim insanlarına sığınak olmuştu. Bu ziyaret, uzun yıllar sürecek bir Atlantik’i aşma alışkanlığının başlangıcıydı: Dört yıl sonra, sonunda iletişimsel eylem kuramına dönüşecek olan dile yönelişini ilk kez sınadığı Gauss Konferansları için Princeton; onlarca yıl sonra da benim onun derslerine katılma fırsatı bulduğum Northwestern.

Habermas, sorumu yanıtlarken bütün bunlardan daha da geriye gitti. Lüteriyen olarak yetiştirilmişti. 1960’larda ve 1970’lerde ABD’ye yaptığı ziyaretlerde Kuveykırlarla tanışmış, onların küçük toplantılarındaki bir özellik aklında yer etmişti: Özellikle, orada bulunan herkesle birlik arayışında olma biçimleri. İnsanların hangi koşullarda eşitler olarak birlikte akıl yürütebileceğini tanımlarken bu toplantıların yankısını duyduğunu söyledi. Bu koşulların sağlanması için bir normdan etkilenebilecek herkesin yalnızca sürece dahil edilmesi yetmiyordu; söz sahibi olması, itiraz edebilmesi ve içtenlikle konuşması da gerekiyordu. Salt kapsayıcılığın çok ötesine geçen bu koşullarda, söylem üzerindeki tek kısıt, Gerekçelendirme ve Uygulama’da (1993) ifade ettiği gibi, “daha iyi argümanın zorlamayan zoru”dur. Bu, kürsüden söyleyeceği türden bir şey gibi gelmemişti.

İlk olarak Almanca yayımlanan, çığır açıcı eseri Kamusallığın Yapısal Dönüşümü (1962), somut bir olguya ilişkin bir sav ortaya koyuyordu: 18. yüzyıl kahvehaneleri, salonları ve dergileri. Özel bireyler olarak yurttaşlar, buralarda devlet işlerini yalnızca itaat etmeleri gereken bir alan olarak görmekten çıkıp kamusal olarak tartışmaya ve değerlendirmeye hakları olan bir mesele olarak ele almaya başlamıştı. Habermas’a göre modern demokratik meşruiyet ilk kez bu alışkanlıkta kök salmıştı. Kitap, onu zayıflatacak eğilimleri de belirliyordu. Habermas, kamusal alanın çoktan aşınmaya başladığını, reklam ve kitle iletişim araçlarının onu yeniden bir gösteriye dönüştürdüğünü, kamunun katılımcı olmaktan çıkarılıp izleyici konumuna indirgendiğini düşünüyordu. Kitabın İngilizce çevirisinin yayımlanması neredeyse 30 yıl sürdü. Çeviri 1989’da çıktığında Habermas, kitabın özgün dilindeki baskısından çoktan büyük ölçüde yararlanmıştı; nitekim kitap ona Almanya dışında da ün kazandırmıştı. Craig Calhoun, sonunda kitabın savını sorgulayan tarihçileri ve kuramcıları bir araya getirerek İngilizce tartışmaları Habermas and the Public Sphere (1992) başlıklı tek bir ciltte topladığında ve cildin sonuna Habermas’ın uzun yanıtını eklediğinde, Habermas bu fırsatı kendini zaten kanıtlamış bir kitabı savunmak için pekâlâ kullanabilirdi. Bunun yerine, bu eleştirileri büyük bir açıklıkla ele aldı.

İki eleştirmen öne çıkıyor. Nancy Fraser, kadınları ve başka grupları baştan beri dışladığı için kamusal alanın aslında hiçbir zaman herkese açık olmadığını savundu. Tek bir kamunun yerini, ilkinden dışlanan grupların oluşturdukları da dahil olmak üzere, birbirleriyle tartışan çok sayıda kamunun almasını önerdi. Geoff Eley, tarih üzerinden bununla bağlantılı bir noktaya dikkat çekti: İşçi sınıfına ait kamusal alanlar ve plebyen kamusal alanlar, burjuva kamusal alanından önce ya da sonra değil, başından beri onunla yan yana var olmuştu. Her ikisi de Oskar Negt ve Alexander Kluge’nin daha 1972’de ortaya koyduğu bir savı geliştiriyordu: Habermas’ın kitabının hiç hesaba katmadığı, başlı başına bir proleter kamusal alan vardı.

Habermas bu eleştirilere, Calhoun’un kitabının son bölümü olarak yayımlanan “Kamusal Alan Üzerine Yeni Düşünceler” başlıklı yazısıyla doğrudan yanıt verdi. Kadınların dışlanmasının tesadüfi olmadığını, burjuva kamusal alanının işleyişine baştan beri içkin olduğunu kabul etti. Ayrıcalıklardan yoksun erkeklerin dışlanması bir sınıf sorunuydu ve ilke olarak giderilebilirdi. Kadınların dışlanması ise, artık yazdığı gibi, “siyasal kamusal alan açısından kurucu bir nitelik taşımıştır; bunun nedeni yalnızca bu alanın olumsal olarak erkeklerin egemenliğinde olması değil, aynı zamanda yapısının ve özel alanla ilişkisinin cinsiyete özgü bir biçimde belirlenmiş olmasıdır.” Habermas, temel aldığı kamusal alanın yanında başka kamusal alanların da var olduğunu kabul etti. Uyarısından vazgeçmedi ama onu yumuşattı. Bu anlatının bir unsuruna, tüketim toplumunun ilk kıpırtılarına fazlasıyla kuşkuyla yaklaştığını düşünmeye başladı. Ancak uyarının kendisi hiçbir zaman ortadan kalkmadı. Altmış yıl sonra da ticari ve yapısal güçlerin çarpıttığı bir kamusal alan teşhis ediyordu; yalnızca artık sorumlu tuttuğu şey reklam ve kitlesel tiraj değil, platformlar ve algoritmalardı.

Her şeyden vazgeçmedi. Ardındaki tarih, başlangıçta sunduğundan daha karmaşık olsa da kamusal alanı demokrasileri değerlendirmeye yarayan bir ölçüt olarak korumak istiyordu. Eleştiriler ve onlara verdiği yanıt, aynı kitapta art arda yer alıyor. Habermas, görüşlerinin sorgulanmasına da düşüncesinin işleyişine hepimizin tanıklık etmesine de açıktı.

Doktora tezimin ilk dönemlerinde, Habermas’ın müzakereci siyaset kuramı üzerinden demokrasilerde uzmanların rolünü incelemek istiyordum; fakat bunu nasıl yapacağımı henüz bilmiyordum. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, tıkanmıştım. Onun en güvendiği öğrencilerinden biri olan danışmanım Cristina Lafont, buna rağmen Northwestern’ın Evanston kampüsünü ziyaretleri sırasında kaldığı otelde bir görüşme ayarladı. Karşısına tam olarak şekillenmiş bir argüman olmadan çıkmam onu pek rahatsız etmiş görünmüyordu. O zamanki adıyla Homestead Hotel’de, neredeyse iki saat boyunca, sorunu henüz tam şekillenmemiş hâliyle ortaya koymamı sağladı; ardından kendisi de sesli düşünerek sorunu ele almaya ve ilerledikçe kendi kuramıyla sınamaya başladı. Müzakereyi karakterize eden üç söylem türünü, ahlaki, etik ve pragmatik söylemi açıkladı. Ahlaki söylem söz konusu olduğunda uzmanların bulunmadığını açıkça belirtti: Yalnızca belirli bir bağlamda neyin doğru olduğunu birlikte bulmaya çalışan bireyler vardır.

Bu düşünce mantıksal sonucuna kadar götürüldüğünde, müzakereci siyasetin hiçbir alanında uzmanlığa yer bırakmıyor gibi görünüyordu. Ama ardından, uzmanlığın gerçekten işe yaradığı pragmatik söyleme geçti: Üzerinde zaten anlaşılmış bir hedefe ulaşmanın ampirik açıdan en sağlam yolunu bulmak. Uzmanların neyin doğru, adil ya da değer verilmeye layık olduğu konusunda otoritesi yoktur; yalnızca olgular konusunda vardır. Bu, bilim ve siyaset üzerine erken dönem çalışmalarından beri savunduğu bir argümanın küçük ölçekli bir örneğiydi: Değer yüklü siyasi soruları yalnızca teknik meselelerden ibaretmiş gibi ele almak demokrasiyi aşındırır. Bu erken çalışmalarından onlarca yıl sonra, Gerekçelendirme ve Uygulama’da, o sabah üçlü ayrımla ortaya koyduğu aynı kaygıya felsefi açıdan daha belirgin bir biçim vermişti.

Daha sonra ofisinde yaptığımız, ilkine göre daha olağan görüşmelerde bu ayrımı daha ileri taşıdım: Kendi terimleriyle, neredeyse her zaman grafikler, hedefler ve karbon bütçeleriyle pragmatik söylem çerçevesinde ele alınan, ahlaki bir mesele olarak ise neredeyse hiç değerlendirilmeyen iklim değişikliği açısından bu ayrım ne anlama geliyordu? Bedeli kim ödüyor? Bedeli ödeyenlere ne borçluyuz? Zarara yol açan kaynaklar nasıl kullanılmalı? Hazır bir yanıtı yoktu. Bu mesele gerçekten de daha önce aklına gelmemiş gibi, durumu kendi kuramsal çerçevesiyle sınayarak art arda sorular sordu.

Bana cömertçe mi yaklaştığını, yoksa kendi yaptığı ayrımı uygularken ona henüz düşünmediği bir şeyi mi gösterdiğimi hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğim. Aklımda kalan, yanıtın kendisi değil, yanıt veriş biçimiydi: Yetmişli yaşlarında, yerleşmiş bir kuramsal çerçeveyle onlarca yıldır çalışan bir filozofun, o çerçeveyi daha önce ele almadığı bir durum karşısında, o anda, sesli olarak, bir öğrencinin önünde sınamaya hâlâ istekli olması.

1999’a gelindiğinde Habermas, 1973’ten beri savunduğu bir görüşten vazgeçti. O yıl, hakikatin, insanların yeterince adil koşullarda bir meseleyi etraflıca tartıştıklarında üzerinde anlaşacakları şeyden ibaret olduğunu savunmuştu. Yüzyılın sonuna doğru bunun bir hata olduğuna karar vermişti: Bu görüş, hakikat ile gerekçelendirmeyi birbirine karıştırıyordu. Bir iddia, onu sınamak için elimizde bulunan bütün sınamalardan geçebilir, yöneltilen her itiraza dayanabilir, bir iddia için mümkün olan en yüksek gerekçelendirme düzeyine neredeyse ulaşabilir ve yine de yanlış çıkabilir. Çünkü gerekçelendirme yalnızca o anda benimsediğimiz ölçütlere bağlıdır ve bu ölçütlerin yanlış olduğu sonradan gösterilebilir. Ölçütlerimiz değiştiğinde hakikat değişmez. Ahlaki iddiaların ise farklı olduğunu düşünmeye devam ediyordu: Ahlaken doğru olan, ancak adil bir konuşmada üzerinde anlaşılacak şey olabilir. Ahlaki doğruluğun başvurabileceği başka bir ölçüt yoktur. Oysa dünyaya ilişkin olguların ölçütü, yalnızca dünya hakkında bugün varabildiğimiz en iyi uzlaşma değil, dünyanın kendisidir.

Birkaç kişi onu bu değişime doğru itiyordu. ABD’li filozof Richard Rorty, Habermas’ın artık uzaklaşmakta olduğu taraftan etkide bulunuyordu: Rorty’ye göre hakikatin, bir dinleyici topluluğunun üzerinde anlaşmaya ikna edilebileceği şeyin ötesinde herhangi bir ölçüte bağlı olması gerekmiyordu ve yıllardır Habermas’a bu görüşü savunuyordu. Oteldeki görüşmeyi ayarlayan danışmanım Lafont ise diğer taraftan etkide bulunuyordu. Dayanağı, kariyerinin büyük bölümünü tam da hakikati bütünüyle insanların uzlaşmasına bağımlı kılan görüşlere karşı çıkarak geçiren ABD’li filozof Hilary Putnam’dı. Lafont, 1994’ten beri, Habermas’ın kendi felsefi geleneğinin dile yönelirken, dünyadan nasıl söz edersek edelim dünyanın olduğu gibi kaldığını söyleyemeyecek bir konuma sürüklendiğini savunuyordu. Habermas fikrini değiştirdiğinde Rorty’nin değil, Lafont’un görüşüne yaklaştı.

Habermas’ın hiçbir zaman açıkça ortaya koymadığı şey, insanlar artık hiçbir biçimde uzlaşamaz hâle geldiğinde bunun ahlaki ve siyasi iddialar açısından ne anlama geldiğiydi. Gözden geçirdiği görüşünde hakikatin, herkes konuşmayı bıraksa bile başvurabileceği bir yer hâlâ vardır: Dünya, kimsenin dinleyip dinlemediğini umursamaz. Ahlaki doğruluk felsefesinde ise hiçbir zaman böyle bir seçenek olmamıştı. Dolayısıyla bir konuda uzlaşması gereken insanlar artık birbirleriyle konuşmayan gruplara bölündüğünde, olgusal bir iddia bundan bağımsız olarak yine de doğru ya da yanlış olabilir. Ahlaki bir iddia üzerinde uzlaşacak kimse odada kalmadığında ise o iddiayı ayakta tutacak hiçbir şey kalmaz.

Habermas, çevresindeki insanlar ona görüşünün savunulabilir olmadığını gösterdiği için neredeyse 30 yıldır benimsediği bir görüşten vazgeçti. Onlarca yıl boyunca, biri sizi yanıt vermeye zorlayabildiğinde iddiaların geçerliliğinin temellendirildiğini savunmuştu; sonra kendisi de yanıt vermek zorunda kaldı ve 70 yaşında, yayımladığı bir metinle yanıt verdi. Bu eleştiriler, görüşlerini çürütecek itirazlar olarak yöneltilmemişti: Tam da kuramının gerektirdiği ve nihayetinde üzerine kurulduğu şeylerdi.

Habermas, “Siyasal Kamusal Alanın Yeni Bir Yapısal Dönüşümü Üzerine Düşünceler ve Hipotezler” (2022) başlıklı yazısında konuya geri döndü. Çıkış noktası, inançlar ile gerçeklik arasındaki belirli bir ilişkidir. Anayasal demokrasi, yurttaşların kendi aralarındaki anlaşmazlıklar hakkında belirli varsayımları benimsemesiyle işler: Anlaşmazlıkların gerçek olduğu, bir şey hakkında olduğu ve ilke olarak daha iyi gerekçelerle çözülebileceği varsayımları. Sistem, ancak bu varsayımlar siyasetin gerçekte nasıl işlediğine makul ölçüde yakın kaldığı sürece ayakta kalır. Habermas’ın savı, sosyal medya üzerinden işleyen bir kamusal alanın bu ilişkiyi tehdit ettiği ve aradaki uçurumu büyüttüğüdür.

Habermas’a göre bu uçurumun büyümesinde iki güç rol oynuyor. Platformlar, gazetelerin ve radyo-televizyon yayıncılarının eskiden yerine getirdiği editoryal süzgeci ortadan kaldırıyor ve her kullanıcıyı yayın yapan birine dönüştürüyor. Habermas açısından daha derindeki sorun, bunun yarattığı gürültü değil; platformların yoğun kullanımının bir kamudan daha küçük bir şey üretmesi: Üyelerinin daha geniş kamusal alanı artık hiçbir biçimde kapsayıcı göremediği, kendi içine kapalı, birbirinden yalıtılmış yarı kamusal alanlar. Kendi ufuklarının ötesine uzanan evrensellik iddiaları, onun deyişiyle, “ikiyüzlülük şüphesi” uyandırıyor. Ona göre bu algı, genel kamusal alanda fiilen yaşananlar kadar, zararın kendisidir. Yazısını şu vurguyla bitiriyor: “Kamusal alanın kapsayıcı niteliğini ve kamuoyu ile siyasi iradenin oluşumunun müzakereci niteliğini güvence altına alan bir medya yapısını sürdürmek, siyasi tercih meselesi değil, anayasal bir zorunluluktur.”

Olgusal bir iddia, onu denetleyecek kimse olsun ya da olmasın, dünyayı doğru betimlemek zorundadır. Ahlaki iddiaların hiçbir zaman böyle bir zorunluluğu olmadı: Onların tek ölçütü söylemdir. Dağıldığını az önce anlattığı şey de tam olarak söylemdir. Ahlaki ve siyasi iddialar açısından bu sonucu kendisi çıkarmıyor, ancak iki kitabı yan yana okunduğunda bu sonuç ortaya çıkıyor: Birbirimize ne borçlu olduğumuza ilişkin bir iddianın dayanmak zorunda olduğu şey, sosyal medyadaki etkileşimlerin egemen olduğu bir çağda ortadan kaybolduğunu söylediği şeyin ta kendisidir.

O sıralarda, Habermas ve demokrasi üzerine editörlüğünü yaptığım bir derlemeye Habermas’tan önsöz istemek için danışmanımdan yardım istedim. Zamanını titizlikle korumasıyla tanınırdı; e-posta adresini çok az kişi bilirdi ve her yıl aldığı bu tür yüzlerce talepten yalnızca birkaçını kabul ederdi. Birkaç ay sonra tanımadığım bir adresten bir e-posta geldi: Kabul etmiş ve bunu bildirmek için kendisi yazmıştı. Yazışmanın pratik ayrıntıları arasında bir koşul da eklemişti: “Oturup birkaç düşünceyi netleştirebilmem ve bunu yapmaya girişebilmem için önce kitabın en azından kayda değer bir bölümünü bana göndermelisiniz.” 92 yaşında, herhangi bir şey için söz vermeden önce metni elinde görmek istiyordu.

Gönderdiği yazı, kitabı oluşturan söyleşileri tek tek değerlendirmiyordu. Bunu giriş satırlarında kendisi de söylüyor: Konuşmalar üzerine doğrudan yorum yapmak onun görevi değil. Bunun yerine, bu fırsatı müzakereci demokrasi anlayışına yönelik süregelen itirazları yanıtlamak ve yazısını, kitaptaki neredeyse bütün söyleşilerde karşısına çıkan dijital dönüşümle bitirmek için kullandı. Bu temayı kendisi fark etmiş ve derlemenin merkezinde yer aldığını belirtmişti. Bir bölüm uzmanlara, sağduyuya ve uzmanlık bilgisini kamusal akıl yürütmeye taşıyan çeviri zincirine ayrılmıştı: Bir otelde kahvaltı ederken ilk kez ana hatlarını çizdiği aynı ayrım, şimdi çalışma hayatının en sonunda çok daha ayrıntılı biçimde işlenmişti.

Bir yerde, gerilemekte olan demokrasilerde kaybedilen şeyin, “hangi görüşün daha iyi gerekçelerle desteklendiğine ilişkin bir tartışma olduğu hâlâ anlaşılabilen bir görüş çatışması” olduğunu yazıyor. Doğrudan benim için yazdığı metinlerde, benim çıkış noktamı kendi sözleriyle ifade etmeye en çok burada yaklaşmıştı. Önsözün ilerleyen bölümlerinde, kendileriyle zaten aynı fikirde olan gruplara çekilen ve yalnızca kamusal alanın kapsayıcılığına değil, doğru ile yanlışı ayırt etmek için ortak bir ölçüt bulunduğu fikrine de tutunamaz hâle gelen insanları anlatırken aynı kaybı yeniden dile getiriyor. Burada da, tıpkı 1999’da olduğu gibi, yapmadığı şey şu: Bir ahlaki iddianın dayandığı söylem dağıldığında, bu kaybın o iddia açısından sonuçlarını sonuna kadar izlemek. Doktora tezimden bu yana felsefi çalışmalarımda araştırmaya çalıştığım şey de bu.

Uzman ile uzman olmayan kişi arasındaki uçurumun, uygun çeviri zinciriyle ilke olarak her zaman kapatılabileceğine hâlâ inanıyordu. Hiç değiştirmediği tek şey buydu: Kamusal alan kuramını da hakikat kuramını da değiştirdi, ancak uygun koşullarda insanların hâlâ birbirlerine ulaşabileceği inancını hiç değiştirmedi. Bugün bu koşulların karşılanmasına yaklaşılmış olduğuna bile ikna değilim; ama bu, onunla tartışma fırsatı bulamadığım bir görüş ayrılığı.

*Emilie Prattico, Fransa’daki yaratıcı danışmanlık şirketi BrightHouse’ta kıdemli strateji direktörü ve İsveç’teki Gelecek Araştırmaları Enstitüsü’ne bağlı bir araştırmacıdır.

Kaynak: https://aeon.co/essays/habermass-theory-of-truth-meant-he-changed-his-mind

SOSYAL MEDYA