Batı’da Kırılan Tabu: İsrail Karşıtı Politikaların Yükselişi

İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırımın en önemli sonuçlarından biri de, İsrail’i eleştirmenin siyasi maliyetini önemli ölçüde azaltmasıdır. Onlarca yıl boyunca antisemitizm suçlamasıyla bastırılan eleştiriler, yaşananların büyüklüğü karşısında meşru bir zemine oturmuştur. Uluslararası hukuk mekanizmalarının devreye girmesi ve kamuoyundaki yaygınlaşan farkındalık, eleştiriyi artık “riskli” olmaktan çıkardı. Bu durum, Batılı siyasetçilerin daha önce cesaret edemedikleri adımları atmasını kolaylaştırıyor. Dolayısıyla sivil toplumdaki dönüşüm, hem hızını hem de yönünü belirleyerek siyasal değişimi artık kaçınılmaz kılıyor.
Eylül 22, 2026
image_print

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in 15 Eylül 2026’da Los Angeles’taki All-In Summit’te sarf ettiği sözler, sıradan bir diplomatik açıklamanın çok ötesinde bir kırılma noktasının işareti olarak değerlendirilebilir. “Ortadoğu dış politikamızın İsrail devletine tabi olmasına izin veremeyiz” diyen Vance, bu sözünü bir NATO benzetmesiyle temellendirdi: “Avrupa politikası Brüksel’e tabi olmadığı gibi, Ortadoğu politikası da Tel Aviv’e tabi olamaz.” Vance’in Trump’ı “son kırk yılın en güçlü başkanı” olarak tanımlarken kullandığı ölçüt de bu çerçeveyi netleştiriyor: “Netanyahu ile çıkarlar çatıştığında yollarını ayırmaya en istekli lider.” Bu açıklama, Washington’ın stratejik öncelikler hiyerarşisinde İsrail’in yerinin sorgulanmaya başladığını, dahası bu sorgulamanın kapalı kapılar ardında değil, kamuoyunun önünde yapıldığını gösteriyor. Vance’in, daha önce de İsrail lobisini, ABD kamuoyunu savaşı sürdürmeye ve barış anlaşmasını baltalamaya yönelik bir çabanın içinde olmakla suçladığı ve “canınız cehenneme” şeklinde tamamladığı açıklaması da kamuoyunda çok konuşulmuştu.

Vance’in bu konuşmasının, İngiltere’nin öncülüğünde İspanya, Fransa, Hollanda ve sekiz diğer Batılı ülkenin İsrail’in işgali altındaki Batı Şeria’daki yasadışı yerleşimlere yönelik eşgüdümlü yaptırım kararının hemen ardından gelmesi oldukça dikkat çekici. On iki ülkenin eş zamanlı olarak harekete geçmesi ve Vance’in açıklamaları, bireysel hükümetlerin izole tercihlerinden ziyade uzun süredir olgunlaşmakta olan ortak bir diplomatik pozisyonun açığa çıktığını göstermektedir. İsrail’deki 27 Ekim seçimlerine birkaç hafta kala ortaya çıkan bu yaptırımların zamanlaması ile Vance’in açıklamaları bir arada değerlendirildiğinde, Batılı başkentlerde Netanyahu rejiminin meşruiyetinin giderek sorgulanmaya başladığı anlaşılıyor.

Bu değişimin en önemli gerekçesi, Batı’da son dönemde yaşanan seçimsel dönüşüm ve kamuoyu baskısının siyasal sistemi İsrail karşısında daha mesafeli bir pozisyon almaya zorlamasıdır. Özellikle genç seçmenler arasında İsrail’e yönelik destek hızla erirken, bu durum siyasetçileri geleneksel İsrail yanlısı politikaları sürdürmenin seçim maliyetini artırıyor. Salıncak (swing) seçim bölgelerde ve genç nüfusun yoğun olduğu seçim çevrelerinde, İsrail-Filistin meselesine duyarlı seçmen kitlesinin büyümesi, partilerin oy stratejilerini doğrudan etkilemeye başladı. Bu nedenle Batılı hükümetlerin attığı adımlar, yalnızca diplomatik bir tercih olmanın ötesinde, iç siyasal dinamiklerin ve seçmen baskısının dış politikaya yansımasının kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Kamuoyunun Dönüşümü: Rakamların Söyledikleri

Son dönemde Batılı başkentlerde atılan adımların arka planında köklü bir kamuoyu dönüşümü yatıyor. İsrail’in Gazze’de başlattığı soykırım ve İran savaşına everilen çatışma sürecinde Batılı demokratik toplumlardaki İsrail algısı, tarihsel ortalamalarının çok altına geriledi. Pew Research, YouGov ve Gallup’un 2025-2026 dönemine ait verilerine göre İngiltere, Almanya, Fransa ve İspanya’da İsrail’e yönelik olumlu kamuoyu algısı, Gazze soykırımı öncesi düzeylerine kıyasla yüzde on beş ile yirmi beş arasında erimiş durumda. Genç seçmen gruplarında bu erozyon daha da derinleşti: Z kuşağı ve Y kuşağının İsrail politikalarına destek oranları, ebeveyn kuşaklarının yaklaşık yarısına gerilemiş durumda.

Benzer şekilde ABD’de son dönemde yapılan anketler, kamuoyundaki dönüşümün Avrupa’ya kıyasla daha yavaş ancak belirgin biçimde ilerlediğini ortaya koyuyor. Gallup’un 2026 yazında yayınladığı verilere göre, Amerikalıların İsrail’e yönelik olumlu görüşünün Gazze soykırımı öncesi döneme kıyasla yaklaşık 12 puan gerilediği görülüyor. Özellikle 18-34 yaş arası genç yetişkinlerde İsrail’e sempati oranı %35’in altına düşerken, Filistin’e sempati duyanların oranı aynı dönemde iki katına çıktığı görülüyor. Pew Research Center’ın yaptığı araştırmalar da benzer bir tabloyu destekliyor. Demokrat seçmenler arasında Filistin’e sempati duyanların oranı Cumhuriyetçilere göre çok daha hızlı arttığını ortaya koyan araştırma, genç ve azınlık gruplarında ise İsrail politikalarına destek giderek zayıfladığını ortaya koyuyor. Bu eğilim, ABD’de de İsrail karşıtı tutumların artık marjinal bir kesimle sınırlı kalmadığını, ana akım kamuoyunun bir parçası haline geldiğini gösteriyor.

Bu demografik kırılma, Batılı siyasetçiler için önce bir risk, ardından bir fırsat penceresi ortaya çıkarıyor. Geleneksel İsrail yanlısı tutumun sürdürülmesi, giderek büyüyen genç seçmen tabanını siyasetçilerden uzaklaştırma riskini taşımasına karşın, İsrail politikasında mesafe almak hem bu seçmenleri kazanmak hem de diplomatik bağımsızlık imajı oluşturmak açısından işlevsel bir fırsat sunuyor. İngiltere İşçi Partisi hükümetinin yaptırım kararlarındaki öncü rolü, bu dönüşümün en belirgin örneklerinden biri olarak okunabilir. Keir Starmer, iktidara gelmeden önce İsrail’e koşulsuz destek veren bir pozisyondayken, bugün eşgüdümlü yaptırım bloğunun mimarlarından biri haline gelmiş durumda. Bu değişim, kişisel bir fikir dönüşümünden ziyade, temsil ettiği seçmen tabanının değişen taleplerine uyum sağlayan siyasi bir yeniden konumlanmayı yansıtıyor.

Seçimsel Dönüşüm ve Yapısal Baskı

Batı demokrasilerindeki bu dinamiği anlayabilmek için seçimsel dönüşümün mekaniklerine bakmak gerekiyor. Seçimsel demografiler değiştikçe, siyasi partilerin öncelik haritaları da değişiyor. Müslüman seçmen nüfusunun arttığı İngiltere, Fransa, Hollanda ve Belçika gibi ülkelerde, İsrail politikası yerel seçim hesaplamalarının doğrudan bir değişkeni haline geldi. Swing district olarak tanımlanan rekabetçi seçim bölgelerinde, İsrail-Filistin meselesine duyarlı seçmenlerin oy oranı belirleyici eşiğin üzerinde seyrediyor. Bu aritmetik, siyasetçilerin retoriğini dönüştürüyor: “İsrail’in güvenlik hakkı” formülü tek başına yeterli olmaktan çıkarken, “hesap verebilirlik” ve “uluslararası hukuka uyum” talepleri giderek daha geniş bir seçmen koalisyonunun ortak dili haline geliyor.

ABD’de tablo daha karmaşık ama yönelim benzer. Demokrat Parti’nin genç ve azınlık seçmen tabanındaki İsrail yorgunluğu, 2024’ten bu yana Kongre’deki bazı üyelerin tutumlarını açıkça etkiledi. Cumhuriyetçi kanatta ise “Önce Amerika” (America First) ideolojisinin köklü bir yeniden çerçevelemeye yol açtığı görülüyor: Küresel taahhütleri azaltmayı esas alan bu ideoloji, İsrail’e koşulsuz destek anlayışını da sorgulamaya açıyor. Vance’nin açıklamasının bu ideolojik arka plandan beslendiği açık. İsrail’in tarihsel olarak en güçlü koşulsuz savunucusu olan Cumhuriyetçi Parti’nin ikinci adamının bu kırılgan zeminde bu kadar açık bir konuşma yapması, dönüşümün ne denli yapısal bir hal aldığını gösteriyor.

Kırılan Tabu ve Yeni Norm

Onlarca yıl boyunca Batılı siyaset sahnesinde güçlü bir tabu vardı: İsrail eleştirisi, antisemitizm suçlamasına kapı aralayabileceğinden, ana akım politikacılar bu alandan mümkün olduğunca uzak duruyordu. Bu tabu, 7 Ekim sonrasında başlayan süreçle birlikte sistematik biçimde aşınmaya başladı. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında tutuklama müzekkeresi çıkarması, BM Genel Kurulu’nun art arda İsrail’i eleştiren kararlar alması, Avrupa İnsan Hakları mekanizmalarının sahaya inmesi —tüm bu gelişmeler, eleştirinin meşru bir uluslararası hukuk çerçevesine taşınmasını kolaylaştırdı. Politikacılar artık İsrail’i eleştirirken antisemitizm suçlamasına değil, uluslararası hukukun gereklerine atıfta bulunabiliyorlar. Bu çerçeve değişikliği, siyasi bir kaldıraç işlevi görüyor.

Önümüzdeki dönemde bu tablonun daha da keskinleşeceğini düşündüren güçlü göstergeler var. Batı Avrupa’da önümüzdeki iki yıl içinde yapılacak seçimlerde, demografik baskıların ve kamuoyu dönüşümünün siyasi pozisyonları daha da dışarıya çekeceği öngörülüyor. Her yeni seçim döngüsü, bir öncekine kıyasla daha kritik bir İsrail politikası tartışması üretecek, her tartışma, ana akım politikacıların daha önce söyleyemediği şeyleri daha rahat söyleyebildiği bir atmosfer yaratacak. Vance’nin bugün söylediği, beş yıl önce bir Amerikalı Cumhuriyetçi yardımcı başkanın düşünmeden söyleyemeyeceği bir cümleydi. Beş yıl sonra ise bugün söylenmesi dahi güç olan şeylerin sıradan bir siyasi pozisyon haline gelmesi kuvvetle muhtemel.

Batı’da yaşanan bu dönüşümün asıl motoru, sivil toplumdaki derin ve kalıcı değişimdir. Siyasal elitlerin son dönemdeki söylemleri ve verdikleri kararlar kamuoyundaki erozyon, özellikle genç kuşaklar arasında, belirli bir frekans aralığında siyasal sistemi zorlamaya başlamasının bir sonucudur. Seçim döngüleri artık bu toplumsal baskıyı görmezden gelemez hale gelmiş durumda. Siyasetçiler kendilerini, seçim süreçleri yaklaştıkça, seçmen tabanlarının taleplerine uyum sağlamak zorunda hissediyor Bu süreç, bireysel liderlerin ani fikir değişikliklerinden ziyade, yapısal bir zorunluluğun sonucu olarak değerlendirilmeli.

İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırımın en önemli sonuçlarından biri de, İsrail’i eleştirmenin siyasi maliyetini önemli ölçüde azaltmasıdır. Onlarca yıl boyunca antisemitizm suçlamasıyla bastırılan eleştiriler, yaşananların büyüklüğü karşısında meşru bir zemine oturmuştur. Uluslararası hukuk mekanizmalarının devreye girmesi ve kamuoyundaki yaygınlaşan farkındalık, eleştiriyi artık “riskli” olmaktan çıkardı. Bu durum, Batılı siyasetçilerin daha önce cesaret edemedikleri adımları atmasını kolaylaştırıyor. Dolayısıyla sivil toplumdaki dönüşüm, hem hızını hem de yönünü belirleyerek siyasal değişimi artık kaçınılmaz kılıyor.

[1]     Doç. Dr., Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm başkanı., [email protected].

Doç. Dr. Necmettin Acar

Doç. Dr. Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm başkanı.,
Eğitimini İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünde, yüksek lisans eğitimini Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler anabilim dalında, doktorasını Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler anabilim dalında tamamlayan Acar halen Mardin Artuklu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Başlıca çalışma alanları Orta Doğu siyaseti, enerji güvenliği, Basra Körfezi güvenliği ve Türkiye’nin Orta Doğu politikası olan Acar’ın bu alanda yayınlanmış çok sayıda çalışmaları bulunmaktadır. İletişim: [email protected]

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA