Dünya kamuoyunun gündemi son üç yıldır İsrail merkezli şiddet sarmalına odaklanmış durumda. Siyonist saldırganlığın İran, Filistin, Suriye ve Batı Asya’nın muhtelif noktalarında krizler üretmiş olmasının yanı sıra, Afrika’nın en büyük üçüncü ülkesi Sudan, 2023’ten bu yana sessiz sedasız tarihinin en yıkıcı iç savaşlarından birini yaşıyor. Nitekim elli milyonluk nüfusun yarısı açlık sınırında, on üç milyondan fazla insan yerinden edilmiş durumda ve Birleşmiş Milletler bu krizi “dünyanın en büyük insani felaketi” olarak tanımlıyor. Buna rağmen Sudan uluslararası medyada ve diplomaside neredeyse görünmez kalmayı sürdürüyor.
Savaşın seyri
Sudan’daki bugünkü çatışmanın kökleri, aslında 2019’da Ömer el-Beşir’i deviren geniş tabanlı halk hareketine kadar uzanıyor. Beşir sonrası kurulan geçiş yönetimi, Sudan ordusu ile paramiliter Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasında paylaşılan kırılgan bir denge üzerine kurulmuştu. Bu iki gücün 2021’de ortak bir darbeyle sivil yönetimi tasfiye etmesi, aslında kendi sonlarının başlangıcı oldu. HDK’nin ulusal orduya nasıl entegre edileceği konusundaki anlaşmazlık, Nisan 2023’te Hartum sokaklarında patlak veren açık savaşa dönüştü.
Savaşın ilk evresi başkent merkezliydi. Sudan ordusu, 2024 sonu ile 2025 başı arasında Hartum, Omdurman ve Bahri üçgeninde kaybettiği toprakları geri alırken, mücadelenin ağırlık merkezi giderek batıya, Darfur’a kaydı. HDK’nin Ekim 2025’te on sekiz aylık kuşatmanın ardından ele geçirdiği El-Fâşir, savaşın kırılma noktalarından biri oldu. Kentte, günler içinde binlerce sivilin öldürüldüğü ve sistematik cinsel şiddetin uygulandığı birçok uluslararası kurum tarafından belgelendi. El-Fâşir’in düşüşünün ardından çatışma, Hartum’a doğrudan koridor açan stratejik bir lojistik merkez olan Kuzey Kordofan’ın başkenti El-Ubeyd’e taşındı. 2026 yazı boyunca HDK, bu kenti aylarca süren yoğun dron saldırılarıyla kuşatma altında tuttu. Şehirdeki enerji şebekesi, su pompaları ve yakıt depoları hedef alındı. Sudan ordusunun Temmuz 2026’da El-Ubeyd-Hartum karayolunu geri alması geçici bir rahatlama sağlasa da, HDK Ağustos ortasında saldırılarını yeniden yoğunlaştırdı ve bombardımanı Hartum, Atbara ve Bahri gibi Sudan ordusu kontrolündeki şehirlere kadar genişletti.
Bu savaşın “neden”i sorusu, yalnızca iki generalin iktidar hırsıyla açıklanacak kadar basit değil. Sudan’ın altın kaynakları, Kızıldeniz’e kıyısı ve Sahel’e açılan konumu, ülkeyi bölgesel güçler için vazgeçilmez bir arka bahçeye dönüştürmüş durumda. Dolayısıyla savaşı, iç dinamiklerden çok, dışarıdan beslenen bir vekâlet mücadelesi olarak okumak mümkün.
Darfur’un gölgesi ve soykırım eşiği
Sudan’daki şiddetin soykırım olarak nitelendirilmesi aslında yeni bir tartışma değil. HDK’nin kökeninde yer alan Cancavid milisleri, 2003-2005 Darfur Savaşı’nda Arap olmayan Fur, Zağava ve Masalit topluluklarına yönelik saldırılarıyla o dönemde soykırımla suçlanmış, tahminen 300 bin kişi hayatını kaybetmişti. Bugün aynı coğrafyada, aynı etnik hatlar üzerinden neredeyse aynı şiddet döngüsüne tanıklık ediliyor.
BM İnsan Hakları Konseyi bünyesinde faaliyet gösteren ve Sudan’da yaşananları tespit etmekle görevli misyonun Şubat 2026’da yayımladığı raporda El-Fâşir’deki HDK eylemlerinin “soykırımın belirtilerini taşıdığı” sonucuna varıldı. Rapora göre, kuşatma sırasında sivillerin gıda, su ve tıbbi yardımdan sistematik biçimde mahrum bırakılması, kaçış güzergâhlarına kurulan toprak setlerle mahsur bırakılan nüfusun katledilmesi ve faillerin kullandığı ırkçı söylemler, Soykırım Sözleşmesi’nin aradığı üç unsuru -korunan bir grubun hedef alınması, yasaklı fiillerin işlenmesi ve grubu kısmen ya da tamamen yok etme kastı- bir araya getiriyor. Kasıt unsuru burada doğrudan itiraflardan değil, failin dilinden, saldırı örüntüsünden ve hedef seçiminden çıkarılan “tek makul sonuç” standardına dayanıyor. Bu durum da Uluslararası Adalet Divanı’nın devlet sorumluluğu davalarında kullandığı ölçütlerle örtüşüyor.
Burada altı çizilmesi gereken önemli bir nokta var: BM raporlarında ve saha kayıtlarında soykırımın eşiğini aşan taraf HDK’dir; Sudan ordusunun savaş hukukunu ihlal ettiği yönünde iddialar bulunsa da, sivillere yönelik sistematik imha, etnik temizlik ve toplu tecavüz suçlamalarının merkezinde HDK yer alıyor. Bu ayrım, savaşın taraflarını değerlendirirken gözden kaçırılmaması gereken bir gerçek.
Buna rağmen hukuki süreç son derece kırılgan. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yalnızca 2003-2005 dönemine ait tutuklama emirleri infaz edilebilmiş; bunlardan da yalnızca bir kişi mahkûm edilmiş. Beşir dahil pek çok zanlı hâlâ adalet önüne çıkarılamıyor. Sudan’ın Mart 2025’te Birleşik Arap Emirlikleri’ne karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı “soykırıma iştirak” davası da BAE’nin sözleşmeye koyduğu çekince yüzünden mahkemenin yetkisizlik kararı vermesi beklenen, daha çok sembolik bir girişim olarak görülüyor. Bütün bu tablo, “soykırım” kelimesinin hukuki bağlayıcılığının, siyasi irade olmadığında büyük ölçüde içi boşaltılmış bir kavrama dönüştüğünü gösteriyor. Tıpkı 1994 Ruanda’sında ABD yetkililerinin “soykırım eylemleri” ile “soykırım” arasında kelime oyunlarına sığınması gibi.
Hamilik siyaseti ve seçici vicdanın anatomisi
Sudan savaşının bu kadar uzun sürebilmesi, büyük ölçüde dışarıdan gelen silah, mühimmat ve finansman akışına bağlı. Ama bu destek ağının içindeki aktörleri aynı kefeye koymak, meselenin en can alıcı noktasını gözden kaçırmak olur. HDK’nin fiilen ayakta kalmasını sağlayan ve çok sayıda BM uzman paneli ile insan hakları kuruluşu tarafından Çad üzerinden silah ve dron sağlamakla itham edilen Birleşik Arap Emirlikleri’nin konumu ile Sudan ordusuna destek veren Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan’ın konumu aynı düzlemde değerlendirilemez. Zira soykırımın failinin HDK olduğu, buna karşı meşru bir devlet ordusunu desteklemenin, soykırımı destekleyen tarafta yer almakla eşanlamlı olmadığı ortada. Mısır, tarihsel askeri bağları ve BAE’nin bölgesel nüfuzuna dair kaygılarıyla Sudan ordusuna jet, mühimmat ve istihbarat desteği veriyor. Türkiye insansız hava aracı tedarikinin ötesinde diplomatik ağırlığıyla da öne çıkıyor. Suudi Arabistan ise Kızıldeniz güvenliği ve 2030 Vizyonu hedefleri doğrultusunda resmi tarafsızlığını korurken fiilen Sudan ordusunun meşruiyetini destekliyor. İran da benzer bir hesapla hareket ediyor. Kızıldeniz’de bir deniz üssü karşılığında Sudan ordusuna Mohajer-6 dronları tedarik ediyor. Rusya’nın konumu ise savaşın en girift hamilik ilişkisini oluşturuyor. Wagner Grubu, savaşın ilk döneminde HDK ile altın madenciliği karşılığında silah takas eden bir ilişki kurmuş, bu kaçak altın akışının Moskova’ya yaklaşık 2,5 milyar dolar kazandırdığı ve doğrudan Ukrayna’daki savaş harcamalarının finansmanına aktarıldığı uluslararası raporlarla belgelenmişti. Ne var ki Kremlin, 2024 baharında resmi hattını değiştirerek Port Sudan’da bir deniz üssü kurma sözü karşılığında Sudan ordusuna askeri destek vaat etti; bugün Wagner’in devamı niteliğindeki Afrika Kolordusu bu çerçevede Sudan ordusuna yakın duruyor. Moskova’nın hem Sudan ordusuna resmi destek verirken hem de HDK ile altın bağlantılı ağları tasfiye etmemesi, Rusya’yı savaşın iki tarafını da gözeten, çıkarına göre taraf değiştirebilen bir hamiye dönüştürüyor. Etiyopya’nın HDK’ye eğitim ve lojistik desteği sağladığı iddiaları ise 2026’da kamuoyuna yansıdı.
Türkiye’nin bölgedeki rolünü bu çerçevede daha geniş bir resme oturtmak gerekiyor. Ankara son yıllarda Suriye’de dengeleri kökten değiştiren bir aktör oldu. Libya’da da benzer bir dönüşümün mimarlarından biri olarak öne çıktı. Şimdi Suudi Arabistan ve Pakistan ile birlikte imzalanan Mekke Anlaşması, Türkiye’nin bu inisiyatif alma kapasitesini Libya, Yemen ve Sudan’a taşıma ihtimalini gündeme getiriyor. Dolayısıyla, eğer başarıyla uygulanırsa, Türkiye’nin merkezinde yer aldığı bölgesel sahiplenme vizyonu hareket edebilecek yeni pakt Sudan’da da ortak hareket edebilir. Mısır’ın Mekke Anlaşması’na katılma ihtimali ise Türkiye-Mısır iş birliğini Sudan meselesinde de genişletebilecek bir zemin sunuyor. Dünya Sudan’daki soykırıma ne kadar sessiz kalsa da, Türkiye orada da doğru olanın yanında durmayı sürdürüyor.
Sudan’ın küresel görünmezliğinin nedeni stratejik bir çelişkiye dayanıyor. Nitekim ülke, kaynakları uğruna savaşılacak kadar büyük ve zengin, ama Batı’nın “temel çıkar” tanımına girecek kadar merkezi değil. Gazze’ye ve Ukrayna’ya kilitlenen medya ve diplomatik sermaye, Sudan’a neredeyse hiç akmıyor. İletişim kesintileri, gazetecilerin erişim güçlüğü ve düşük gelirli ülkelerdeki çatışmaların yapısal olarak daha az haber değeri taşıması da bu görünmezliği pekiştiriyor. Sonuçta Sudan, sadece bir insani kriz değil; uluslararası toplumun “bir daha asla” sloganını ne kadar seçici uyguladığının da bir sınavı hâline gelmiş durumda.
