Romanları Neden Hâlâ Okuyoruz?

Hepimizin normal hayat olduğunu düşündüğü şeyin ortadan kalktığı ve bir daha asla geri gelmeyeceği giderek daha belirgin hâle geliyor. Bunun bizi yılda bir kez mi yoksa günde bir kez mi okumaya yönelteceği, zevk, kaçış, entelektüel uyarım, kültürel ve tarihsel merak için mi yoksa bunların hepsi için mi okuyacağımız, romanları spor salonuna gider gibi mi yoksa pasta yer gibi mi okuyacağımız fark etmeksizin, romanlar yaşamın yeri doldurulamaz, kıyaslanamaz, indirgenemez bir parçası olmaya devam edecek.
Ağustos 19, 2026
image_print

Philip Hensher’in Yeni Britanya’da Romanın Tarihi Adlı Eseri

İngilizleri romanları olmadan hayal etmek neredeyse imkânsızdır. Jane Austen, Charlotte Brontë, Charles Dickens ve Virginia Woolf’un gözlemleri ve kışkırtmaları olmasaydı İngilizler nasıl anlaşılırdı? Onlar önce bizi düşünmüş olmasalardı, biz kendimiz hakkında ne düşünürdük?

Robinson Crusoe’nun adasındaki hayli sıkıcı başlangıcından bu yana Britanya romanı, aynayı doğaya değil, Britanya’nın medeniyet anlayışına tutmanın bir aracı olmuştur. Jane Austen’ın bütün dünyada sevilmesinin nedeni budur. O, pembe güller ve kaymak kadar İngiliz’dir—İngilizliğin timsalidir. Medeniyetin oturma odasında ve kumaşçıda nasıl işlediğini, hangi fikir ve inançlara dayandığını, hem ahlaklı hem de görgülü bir genç kadın yetiştirmenin ne kadar zahmet ve şefkat gerektirdiğini bilir. Medeniyetin kuramsal düşünürleri olan filozoflar ve iktisatçılar kadar Austen da toplumsal hayatın genellikle görünmeyen mekanizmalarını görmüştür.

Bütün büyük romancılar da öyle. Walter Scott’un duygu yüklü milliyetçiliğinden Henry Fielding’in coşkun pikareskine (romping picaresque), Henry James’in sert ve yalın psikolojisine kadar romancılar bize bir kültürü yaratmanın ve korumanın neler gerektirdiğini göstermişlerdir. Bu, büyük bir medeniyette edebiyatın temel işlevlerinden biridir. Yunanlıların Homeros’u, Romalıların Vergilius’u vardı. Uzun yıllar boyunca İngilizlerin de şairleri vardı. İngiliz ulusal hayatının seçkin evlatlarının Shakespeare’i kalplerine yakın tutmamaları bir zamanlar düşünülemezdi. Ne yazık ki artık öyle değil. Ama yine de, zar zor da olsa, roman okuyorlar. Büyük bir ulus, büyüklüğe dair bir tasavvurdan ve kendisine dair bir tasavvurdan yoksun olarak uzun süre ayakta kalamaz. Bugün bu tasavvuru, edebiyattan hâlâ alabildiğimiz ölçüde, büyük ölçüde romancılardan alıyoruz.

Seçkinlerimizin eskisi kadar kendini roman okumaya adamış okurlar olmadığını düşünebiliriz. Harold MacMillan ve Alec Guinness’in Trollope’u manastırvari bir adanmışlıkla okuduğu günler geride kaldı. Onun yerine Truss ve Starmer’ın kültür düşmanlığıyla övünen tavrı (philistinism) var. Ama John Major’ın Trollope sevgisinden duygulanarak söz ettiği günler o kadar da uzak değil. Tony Blair Ivanhoe‘yu severdi. Uzun zamandır Michael Foot ve Enoch Powell gibi isimlerle özdeşleştirilen edebiyatçı milletvekili arketipi, daha yakın dönemde Frank Field, Alan Johnson ve Rory Stewart’ta yaşamaya devam etti. Michael Gove’un kurgu üzerine tartışmalarda gözlerinin parladığını gördüm. Nicola Sturgeon artık kurgu eleştirmenliği yapıyor. Desert Island Discs‘te Kemi Badenoch Vanity Fair‘i, Ed Miliband Otostopçunun Galaksi Rehberi‘ni, Theresa May ise Gurur ve Önyargı‘yı seçti.

Her evde İncil ve Shakespeare’in yanı sıra Johnson ve Addison gibi İngiliz klasiklerinin baskılarının bulunduğu günler çok geride kaldı. Peki romancılara evde hâlâ kendilerine ait bir köşe ayrıldığı günleri de geride bıraktık mı? Edebiyatla en az ilgili avukatların ve devlet memurlarının bile evlerine gitseniz, raflarda hâlâ en az birkaç roman görmeniz muhtemeldir. Bir zamanlar Surtees’den söz ederken yüzünde kocaman bir gülümseme beliren yaşlı bir hanımla arkadaştım. Geçenlerde bir arkadaşım bana, her yıl Jane Austen’ın doğum gününü hatırlayan büyükannesinden (on dört yaşında okulu bırakmıştı) söz etti. Middlemarch‘ın ne kadar popüler olduğunu kimseye anlatmaya gerek yok. P. G. Wodehouse, her kesimden okur arasında sarsılmaz popülerliğini koruyor. Bizim eski dost Londra Kütüphanesi roman bakımından son derece zengindir—ve pek bilinmeyen kitapların ödünç alınmış olduğunu görmek alışılmadık bir durum değildi. Pandemi sırasında büyük romanların satışlarının yüksek olduğu bildirildi. Netflix izlemek kurgu okumanın yerini aldı, ama tamamen değil.

Roman okumaya duyulan bu sevginin uzun bir geçmişi vardır. İnsanlar Pamela ve Clarissa için öylesine çılgına dönmüşlerdi ki, Sally Rooney’e atıfta bulunmadan bunun nasıl bir şey olduğunu tam olarak tasavvur edemeyiz. Dickens ve Trollope gibi yazarlar İkinci Dünya Savaşı sırasında yeniden popülerlik kazandı. Bombalar gece gece Londra’ya yağarken, tahliye edilmiş ailesinden ayrı kalan Kral’ın Özel Sekreteri Sir Alan Lascelles, Buckingham Sarayı’nda oturup Chronicles of Barsetshire ve Palliser romanlarını okuyordu. (Aslına bakılırsa, cep boyu baskılarına sahip olduğu Trollope’un diğer bütün romanlarını da.) Jane Austen’ın ünü, on dokuzuncu yüzyılda okurların kitaplarının kendilerine gerçekten karakterlerle vakit geçirmişler gibi hissettirdiğini söylemeleriyle arttı. Dickens’ın ilk dönem okurlarının birçoğu aslında okuma yazma bilmeyen dinleyicilerdi. Jonathan Rose, klasik edebiyat okumak üzere örgütlenen işçi sınıfı hareketlerini belgelemiştir. Boots Ödünç Kütüphanesi’nin (Boots Lending Library) var olduğu ya da kasaba ve yollara Walter Scott’un romanlarından adlar verildiği günler çoktan geride kaldı; ancak Persephone, Virago ve Penguin klasik dizilerinin süregelen başarısında, Viktorya dönemi yazarlarının eserlerinden yapılan çok sayıdaki film ve televizyon uyarlamasında ve Backlisted gibi podcast’lerde görüldüğü üzere, roman okumaya yönelik bu sevgi hâlâ varlığını sürdürüyor.

Romanı İngiliz hayatının merkezinden uzaklaştıran her şeyden önce radyo ve televizyon, ardından da internet oldu. 1860’larda J. S. Mill, büyük eserleri okuma hedefleri konusunda genç bir kadına tavsiyede bulunurken, zihninin dinç olduğu sabah saatlerinde zor metinlerden (felsefeden) belirli sayıda sayfa üzerinde çalışmasını; akşamları ise romanların “daha hafif edebiyatına” yönelmesini söylemişti: Üstelik bunu yalnızca zevk için değil, okuma dayanıklılığını diri tutmak ve görgü ile kültür tarihi konusunda bilgi sahibi olmak için de yapmalıydı. O genç hanımın zamanının büyük bir kısmı bugün Netflix ve HBO’ya ayrılırdı. Günümüzde bir çocuğu okur olarak yetiştirmek, her türden ekran süresine katı sınırlar koymayı gerektiriyor.

Romancılar da Jane Austen’ın küresel yuvası hâline gelen ekrana uyum sağlıyor. Geçenlerde New York’a giden bir uçakta bir veri merkezi program yöneticisinin yanında oturdum. Veri merkezlerini konuştuktan sonra bana ne iş yaptığımı sordu. “Ah, Jane Austen’a bayılırım,” dedi. Austen’ı da filmler aracılığıyla tanıyor. En sevdiği Laurence Olivier. Nasıl ki Odysseia kısa süre önce yeni Christopher Nolan filmi sayesinde bir milyon kopya sattıysa, Britanyalı romancıların birçoğu da uyarlamalar sayesinde dünyanın dört bir yanında tanınacak. Yeni teknoloji, okumanın kitlesel okur kitlesini elinden aldı—roman bir daha asla kültürümüzün merkezinde olmayacak; 1852’ye geri dönemeyiz—ama aynı zamanda romanların okur bulması için yeni bir yol da sunuyor. Romancıların etkisi hâlâ güçlü.

Roman bazen bu tür kültürel değişime karşı bir siper, ticaret ve teknolojinin egemenliğinden bir sığınak (ya da bu egemenliğe karşı bir direniş) olarak düşünülür. Philip Hensher’in yeni Britanya’da Romanın Tarihi (A History of the Novel in Britain) adlı eserinin verdiği hazlardan biri, romanın gelişiminde ekonominin oynadığı role gösterdiği dikkattir. Hensher, romancıların ve eserlerinin bekleneceği üzere tarihini anlatmanın yanı sıra, tür hikâyelerinin altın çağında ucuz baskının tefrikadaki (serialization) ve dergilerin oynadığı rol gibi, romanların biçimini ve içeriğini değiştiren ticari etkenlerin de bir dökümünü sunar. Hensher’e göre yarardan çok zarar vermiş “hamilerin” (patrons) başında, 1842’de Mudie’s Lending Library’yi kuran ve yüzyılın geri kalanında romanı şekillendiren üç ciltlik roman ve cinsel konulardaki sansürcülük gibi olgulardan büyük ölçüde sorumlu olan Charles Mudie geliyordu. Elbette bunun büyük bölümü halkın beğenisine dayanıyordu. Kingsley Amis, anılarında, ikinci romanındaki bir küfrü yumuşatması gerektiğinin, aksi takdirde Boots Lending Library’nin 2.000 nüshalık siparişini kaybedeceğinin kendisine söylendiğini aktarır. Amis düzeltmeyi yaptı. Bu, Mudie’den çok sonra, 1955’teydi. Yalnızca “hamilerin” değil, Britanya halkının da ihtiyatlı bir beğenisi vardı. Britanya’nın medeniyet anlayışı romancılar tarafından yalnızca yaratılmadı; hem biçimde hem içerikte, yalnızca var olanlarla değil, olmayanlarla da kayda geçirildi.

Kendisi de bir romancı olan Hensher, yazarların çağdaş konuşma dilini kaydetme biçimlerine özellikle dikkat kesilir. Belki de benim kendi dönemime bu denli ait olduğu için en sevdiğim örnek, kitabın en sonunda, Hensher’in Zadie Smith’ten (haklı olarak “yetenekli bir dinleyici” diye nitelendirdiği) yaptığı şu alıntıdır: “Jones, yeter artık. Burada siktiğimin tartışmasını yapıyorum. Hifan, sen şimdi hangi okuldasın, dostum?” Ben gençken insanlar gerçekten böyle konuşurdu. Şimdi bu satırı okuduğumda 2000 yılının tonlamalarını duyabiliyorum. Hensher’in bütün tarihi bu tür küçük fark edişlerle doludur; alıntı yapmak eleştirinin başlıca yetisidir ve keskin kavrayışlı bir romancının elinde, bir eleştirmenin elindekinden biraz farklı işler, gerçi bunun tam olarak ne bakımdan farklı olduğunu söylemek güçtür: Hensher burada ele aldığı yazarların birçoğuna mesleki bir saygı duyar ve bu da kitaba kendine özgü bir haz verir.

Hensher, zevk verecek ölçüde kışkırtıcı ve kendine özgüdür. Bunlar gerçekten de muazzam miktarda okumaya ve uzun yıllar içinde gelişmiş bir eleştirel yetiye (critical faculty) dayanan kendi görüşleridir. Amelia‘nın çok iyi bir roman olduğu söylenir (benim olağanüstü bulduğum bir önerme). Walter Scott’a karşı çok serttir; onu aşağı yukarı kötü bir yazar, bundan da pek fazlası olmayan biri olarak görür. (Ama Ivanhoe‘yu kim sevmez ki?) Surtees göklere çıkarılır. The Sacred Fount‘un, Finnegans Wake‘i geride bırakarak, İngilizcedeki en zor roman olduğu ileri sürülür (ilgi çekici bir iddia). Wodehouse, Modernizmin en büyük mirası olarak öne sürülür; bu, belki de kitabın en keyifli bölümüdür. Agatha Christie ise ölçülü ama eleştirel açıdan isabetli bir övgü alır.

Christie, Hensher’in kör noktalarından biridir. Christie, küçümsenmesi tuhaf bir yazardır. Hensher bu konuda kaba değildir, ama Christie’nin romanlarının, “psikolojik incelemenin sıfıra indirgendiği”, “katı kuralları olan saf bir oyun” olduğunu söylemek doğru olamaz. “Britanya Yaz Saati uygulaması sırasında, bir İngiliz kır evindeki odanın ışıklar kapatıldığında saat 18.30’da zifiri karanlığa gömülmesi”nin doğru olmadığı doğrudur; ama Jane Austen da ağaçları yılın yanlış zamanında elma çiçekleriyle donatmış, Shakespeare de Romalıların gözlük takmasına izin vermiştir. Hensher, Christie’yi olmadığı türden bir romancıymış gibi değerlendirme hatasına düşüyor. İlk yıllarımda romanlarının o kadar çoğunu adeta yutup bitirdim ki artık Christie okumayı mümkün bulmuyorum; ancak hem bir yazar olarak hem de ticari açıdan elde ettiği başarılar büyük saygıyı hak ediyor. Yazdıkları edebiyat olmasa bile, Christie en çok okunan, en çok sevilen ve en yetkin Britanyalı yazarlardan biridir.

Bununla birlikte, genel olarak Hensher projesine liberal ve kapsayıcı (catholic) bir yaklaşım getiriyor. Burada söz konusu olan Britanya romanı (the British novel) değil, Britanya’da roman (the novel in Britain); dolayısıyla Christine Brooke-Rose gibi yazarlara yer verildiği gibi, savaş sonrasında Britanya’da başka dillerde eser veren yazarlara da dikkat gösteriliyor. (Brooke-Rose’u okumadım.) Romanın tarihi, yazarların toplumsal statüsü, cinsiyeti veya etnik kökenindeki çeşitliliğin yanı sıra tür çeşitliliğini de kapsıyor. Hensher, gerçek anlamda liberal bir tavırla, bu çeşitliliği herhangi bir siyasi amaca hizmet ettirmiyor; onu yalnızca anlatısının bir yöntemi olarak kullanıyor. Bu yaklaşım aynı zamanda edebî tutumların sorgulanmadan benimsenen bazı yerleşik kabullerini (shibboleths) kurcalamasına da olanak tanıyor.

Arnold Bennett ve Virginia Woolf hakkındaki nefis bir pasajda Hensher, döneminin belki de en etkili editörünün kızı olan, Thackeray ve bir Düşes’le akrabalık bağları bulunan Woolf’a sık sık “dışarıdan biri” (outsider) denmesinin ne kadar saçma olduğuna dikkat çekerken, taşra aksanını hiç kaybetmemiş Arnold Bennett’ın “müesses nizamdan” (establishment) sayıldığına işaret ediyor. Hensher’in belirttiği gibi Woolf, şampanyanın tirbuşonla açıldığına inanıyordu; Bennett ise çok büyük miktarda para kazanmış ve harcamıştı. (Woolf, kitapları ve Hogarth Press para kazandırmaya başlamadan önce küçük bir özel gelire bel bağlıyordu.) Yine de Hensher, Woolf’un kurgusunu büyük ölçüde övebiliyor (Dalgalar‘dan nefret etse de) ve onun meziyetlerini görebildiği gibi Carey’nin The Intellectuals and the Masses‘daki argümanının gücünü de görebiliyor. Pek çok eleştirmen, önceden belirlenmiş siyasi sonuca çok daha inandırıcı biçimde geri dönebilmek için ölçülülük (equanimity) oyunu oynar. Hensher bu tür böbürlenen retoriğe (bluster) başvurmaz ve sahici yargılarda bulunur.

Bu yaklaşım makuldür; çünkü Hensher son derece çok okumuştur ve okumadığı romanlardan söz etmemeye ya da neyi okuyup neyi okumadığını dipnotlarla belirtmemeye özen gösterir. (Kaynakça elli sayfadır.) Bu, kanonun biraz bağlam eşliğinde sunulan popüler bir anlatımı değil, Britanya romanının son derece kapsamlı bir tarihidir. Alice Thomas Ellis, Britanya romanına orta derecede hâkim birinin bile aşina olduğu bir isimdir, ama Lady Florence Dixie değildir. Hensher, benim dayanabildiğimden daha fazla Charlotte Yonge’a, insanoğlunun dayanmasının mümkün olduğunu düşündüğümden daha fazla Margaret Oliphant’a katlanmıştır. Eliza Haywood gibi yazarlar makul bir biçimde ele alındığı gibi, George Meredith gibi yalnızca sınırlı bir okur kitlesine sahip Viktorya dönemi yazarları da öyle. Anlatısı, on sekizinci yüzyılın duygusal romanlarından (sentimental novels) John le Carré’nin eserlerine kadar uzanır.

Hensher’in ilgilerinin kuvveti ve bilgisinin yazarlık hayatından geliyor olması, kitabı kendi koşulları içinde başlı başına ilgi çekici kılıyor. Kendinden emin ve yalın bir üslubu var; bu üslup, böylesine büyük bir projeyi hiçbir zaman bayatlamadan veya eleştirel rehavete kapılmadan sürdürebilecek kadar esnek. Hensher gerek romanlarında gerekse Spectator‘daki eleştirilerinde diğer birçok yazara kıyasla daha muhafazakâr bir eğilim gösteriyor ve bu eğilim birkaç yerde nükteli bir etki yaratacak şekilde kullanılıyor.

Nasıl ki günümüzde bir ödül komitesi, Brexit yanlısı birinin, hatta Muhafazakâr Parti’ye oy veren birinin bakış açısını sempatiyle benimseyen bir romanı asla ödüllendirmezse, Mudie’nin himaye rejiminin (regime of patronage) salt varlığı da yayıncıları ideal bir ahlak standardının gerisinde kalan romanlardan uzak durmaları konusunda uyarıyordu.

Hensher, romanın bazı akademik tarihlerinin aksine, doğrudan ve özlü olabiliyor. Bize, “Austen’ın karakterleri şaşırtıcı ölçüde dolaysız konuşur,” diyor ve onun “konuşmayı aktarmadaki ustalığının” (virtuosity in rendering speech), döneminin diğer yazarlarına karşı sahip olduğu büyük üstünlüğün anahtarı olduğunu savunuyor. Hensher’in kısa ve keskin yargıları en çok, romana ve onun düşmanlarına—ister buyurgan hamiler ister romanların ahlakı bozduğundan kaygılanan titiz ahlakçılar olsun—karşı sürdürdüğü sürekli husumette keyif veriyor.

1838’de Londra’daki son derece mütevazı on ödünç kütüphanesinin içeriğine ilişkin bir inceleme, yalnızca sıradan okurların neleri ödünç alıp okuduğunu göstermesi bakımından değil, istatistikçilerin tutumlarını ortaya koyması bakımından da son derece ilgi çekicidir. Azalan nüsha sayılarına göre (kategori başına 1.008’den 10’a kadar) sıralama şöyledir:

En düşük nitelikte romanlar, başlıca Moda Romanların (Fashionable novels) taklitleri… Moda Romanlar… Walter Scott’un romanları ve onu taklit eden romanlar… Kaptan Marryat, Cooper ve Washington Irving’in romanları… Muhtelif Eski Kitaplar… Romanslar, Otranto Şatosu… Deniz Yolculukları, Seyahatler… Miss Edgeworth’un romanları ile Ahlaki ve Dinî Romanlar… Theodore Hook ve Lytton Bulwer’ın romanları… Lord Byron’ın eserleri, Smollett’in aynı türden eserleri, Fielding’in aynı türden eserleri… İyi Nitelikli Eserler, Dr Johnson, Goldsmith… Kesinlikle Kötü Kitaplar.

Bu yorumcularla vakit kaybetmeyeceğiz; yalnızca edebiyat kültürünün büyük dönüm noktalarından birini kayda geçirdiklerini belirtmekle yetinelim: Parası ve zamanı olan bir seçkinler kesiminin tüketiminden, hatırı sayılır bir gelişkinliğe sahip evrensel bir kültüre geçişi. Bu evrensel tüketim kültürü yerleşip herkes keyif alabileceği bir roman bulabilir hâle geldiğinde, dünya tarihinin en görkemli olgularından birini yarattı: 1830’lardan Birinci Dünya Savaşı’na uzanan Britanya romanını.

Hensher’in sınırı kışkırtıcı bir noktada çizmekten çekinmediğini fark edeceksiniz. Böyle sınırlar çizmeye istekli olmasaydı zaten işin hiçbir eğlencesi kalmazdı. Bu, Elizabeth Jenkins’in İngiliz romanının büyük çağının Dickens’ın ölümüyle, 1870’te sona erdiğini yazması kadar kışkırtıcı değildir—ki bu, Middlemarch‘ı ve Thomas Hardy’yi dışarıda bırakır. Ancak her iki görüş de bizzat roman yazan biri için vazgeçilmez olan türden kendine özgü bir beğeniyi temsil eder. Hensher’i harekete geçiren şey, bunca roman okurunu ve yazarını da harekete geçirmiş olan şeydir. Jonathan Rose, Viktorya dönemi okurlarının edebiyata nasıl karşılık verdiklerini belgelemiştir: Çalışması ne kadar değerli ve büyüleyici olursa olsun, romancıların kendileri de bu bilginin bir başka kaynağıdır; Elizabeth Taylor’ın A View of the Harbour adlı eserinden alınan şu pasajda olduğu gibi.

Lily, birbiri ardına kitapları karıştırıyor, ama bunu isteksizce yapıyordu; çünkü kitap seçmek, ona o kitabı okuyacağı sakin akşamı düşündürüyordu. Kalın, yağlı cilt kapaklarıyla kitapların kendisi midesini bulandırıyordu, ama ona yaşayanların diyarına kaçış imkânı sunuyordu. “Audley Court,” diye okudu, “güzel, yaşlı ağaçlar ve verimli otlaklarla zengin bir çukurun içinde, aşağıda uzanıyordu.” Bu sözcüklerin büyüsüyle, sanki anestezi altındaymış gibi derinlere daldı, boş ve eğreti gerçeklikten uzaklaştı: Liman sokaklarının kumlu, kirli sıkıntılarını, balık kokusunu, elden çıkarılmış giysiler ve mobilyalarla dolu tozlu dükkânları hevesle geride bırakarak, isteyerek ve zevkle derinlere indi.¹

Taylor’ın Hensher’in hayranlık duyduğu romancılardan biri olması şaşırtıcı değildir ve bu, Hensher’in beğenilerinin çoğu okurun beğenileriyle tam olarak örtüşmese bile, Taylor ve onun gibilerin dikkate değer ölçüde popülerliğini koruduğu günümüz roman okurlarının birçoğuyla uyuşacağının bir göstergesidir. Taylor’ı başka romancılarla karşılaştırmak ya da onu, kapsamına girenlerin hiçbirini—özellikle de Taylor’ı—yeterince tanımlamayan “feminine middlebrow” kategorisine topluca dâhil etmek haksızlık olur. Hensher, kendisine özgü özlü ve kavrayışlı bir değerlendirme sunar:

Bunlar, karakterin, mekânın, güdünün ve inandırıcı psikolojinin kurulmasına büyük özen gösteren, ifade bakımından tutarlı bir klasik saflığa sahip romanlardır; aynı niteliğin bir kısmı, Elizabeth Jenkins’in güzel The Tortoise and the Hare (1954) adlı eseri gibi dönemin başka romanlarında da görülebilir, ancak Taylor’ın eserleri bunu alışılmadık ölçüde sürdürür. Diğer edep ve görgü romancıları (novelists of decorum) gibi o da kaotik ve yıkıcı unsurları son derece kullanışlı bulmuştur; muhtemelen İngilizce yazan ve hizmetçilerin görüşleriyle etkin ve tutarlı biçimde ilgilenen son ciddi romancıdır…

Doğal olarak, Jenkins’in değerini görebildiği için Hensher lehine önyargılıyım—bu dönemin uzmanları bile bunu neredeyse hiçbir zaman yapmaz—ama Taylor’ın “kendi döneminin edebiyatının merkezinde” yer aldığına işaret etmekte kesinlikle haklıdır; hem de yayıncılarının o dönemde fark ettiğinden çok daha fazla. Gerçi yayıncıların yanlış değerlendirmelerinin ardındaki anekdotlardan başlı başına bir kitap çıkarılabilir; örneğin Muriel Spark’ın, yayıncısı Harold MacMillan’ın kitaplarını anladığını düşünmediğini söylemesi gibi.

En çok eksikliğini hissettiğim şey fikirlerdi. Ian Watt çizgisinde pek bir şey bulamazsınız. Hensher’in yazdığı her şey son derece makul, ama benim duyarlılığıma göre geride bir boşluk bırakıyor. Paralellikler kurduğu zaman ise bunlar ilgi çekici oluyor. Örneğin Richardson’ın on sekizinci yüzyıl başlarındaki terbiye kitaplarından (conduct books) doğuşu iyi ele alınmış; ancak Hensher’in tavsiyesi üzerine ilk okuyacağım şey muhtemelen Jilly Cooper’ın Class‘ı olacak; Hensher bunun Alice Thomas Ellis ile birlikte okunmasının elzem olduğunu söylüyor. Cooper’ı ayrıca “Q. D. Leavis’in, hevesli entelijansiyaya küçümsemeyi öğrettiği türden mükemmel bir romancı” diye nitelendiriyor. Öyleyse belki Riders‘ı denerim.

Her roman bir fikir romanıdır (novel of ideas); fikirleri açıklayan ve vaaz veren bir roman olması anlamında değil, daha derin ve daha geniş anlamda, herhangi bir inanca, dünya görüşüne, ideolojiye ya da sezgisel bir kavrayışa dayanmayan hiçbir şeyin yazılamayacağı anlamında. Hensher’in, romana ilişkin bu tasavvura hak ettiği yeri vermek için bakışını Jane Austen ile Aydınlanma arasındaki ya da Charles Dickens ile faydacılar arasındaki ilişkiye kadar genişletmesi gerekmiyordu. Örneğin Penelope Fitzgerald’daki Ruskinci ve Hristiyan fikirlere daha fazla yer verebilirdi (ben bu yazara hem daha fazla yer hem de daha fazla övgü verirdim). Bu yaz bir Civic Future etkinliğinde Hensher’e, romanın doğası gereği fikirleri taşıyan bir biçim olduğu yönündeki bu tasavvuru sundum ve oldukça açık bir biçimde görüş ayrılığına düştük. Bana göre Bir Kadının Portresi‘ni (The Portrait of a Lady) özünde bir dizi fikir bulunmayan bir roman olarak tasavvur etmek, onu neredeyse hiç tasavvur etmemek demektir. Hensher’e göreyse benim bakış açım düşünülemezdi. Fikirler bu anlatıda bütünüyle yok da değildir. Hensher, Wells’in şu “ilkesini” saptar: “İmkânsız olgu, nesnel olarak makul, hatta sıradan özelliklerden oluşan bir yığınla çevrelendiğinde ikna edici olur.” Ama genel olarak bana, kurgunun en heyecan verici yönlerinden bazılarının—yalnızca ahlaki sorunları değil, her türden entelektüel ve toplumsal sorunu incelemenin bir aracı olarak işleyebilme, felsefenin ortağı olabilme yetisinin—hak ettiklerinden daha az yer bulduğu hissini verdi.

Daha önce söylediğim gibi, bu kitabı değerli ve büyüleyici kılan Hensher’in kişisel yaklaşımı, geniş okuma birikimi ve profesyonel bir romancının mizacıdır. Kitap kuşkusuz uzun süre standart popüler anlatım olarak kalacaktır. Roman yalnızca modern zamanların başlıca edebî biçimi değildir; profesyonel okurlar da dâhil olmak üzere, bugün birçok okurun önemsediği neredeyse tek biçimdir ve roman geri plana itilmiş ama önemli konumuna uyum sağlamayı sürdürdükçe, Hensher’in kitabı daha fazlasını öğrenmek isteyen herkes için kışkırtıcı ve yararlı bir rehber olacaktır.

Hensher’in anlatısının özünde romanın uyarlanabilirliği vardır: Roman, telif hakkı yasalarındaki, kitap fiyatlandırmasındaki, örtük sansürdeki (implicit censorship), genişleyip daralan okur kitlelerindeki, edebî seçkinler arasında moda olan inançlardaki (Hensher, yirminci yüzyılın sonlarında bu kadar çok romanın böylesine kısa olmasını buna bağlar) ve hepsinden önemlisi, hemen önceki dönemin romanlarına verilen tepkilerdeki değişimlere karşılık olarak sürekli yeni şeyler dener.

Ekran yerini yapay zekâya bıraktıkça, radyo ya da matbaanın ortaya çıkışıyla yaşananlara benzer yeni bir değişim döneminden geçeceğiz; yepyeni mecralar (mediums) ortaya çıkacak, zamanı geçirmenin yeni bir yolu ve eğlence biçimleriyle entelektüel meşguliyet arasındaki bütünüyle farklı bir denge olağan hâle gelecek. Shakespeare kapalı tiyatroya ihtiyaç duyuyordu. Dickens’ın tefrika hâlinde yayıma ihtiyacı vardı. Hollywood’un selüloide ihtiyacı vardı. Benzer şekilde, yapay zekânın sağlayacağı yeni koşullar her ne olursa olsun, bunlar yeni kültürel yaratım biçimlerine yol açabilir. Bu, roman için yeni bir canlanmaya yol açabilir de açmayabilir de; ama romanın ölümü anlamına gelmek zorunda değildir. Yapay zekânın kurgu için yeni bir mecra hâline mi geleceğini, insan yazımında yeni açılımları teşvik eden bir itici güç mü olacağını, “terbiye kitaplarının” (conduct books) ve felsefi esinlenmenin yerini mi alacağını, yoksa yalnızca birçok yazarın kendisini karşısında tanımladığı bir karşıtlık unsuru (foil) mu olacağını henüz bilmiyoruz. Ama romanın bir geleceği olduğundan emin olabiliriz.

Bu nedenle Hensher’in, çağdaş eserleri gerektiği gibi değerlendirememenin olağan eleştirel güçlüğünü gerekçe göstererek anlatısını 2000 yılında sonlandırması makul olsa da, modern (ve geleceğin) romanına ilişkin görüşlerini ortaya koyduğu uzun bir deneme uygun bir sonsöz olurdu—belki böyle bir denemeyi başka bir yerde yayımlar. Emma Cline, Sally Rooney ve Kiran Desai gibi yazarların geniş okur kitlelerine ulaşmaları ve modern kültürde önemli bir yer tutmaları hâlâ geçerli bir olgudur. Belki bu, Britanyalı yazarlar ya da Britanya’daki yazarlar için daha az geçerlidir; ancak Houellebecq gibi yazarların yol açtığı kültürel çalkantı, dünyada henüz ölü bir güç değildir.

Hepimizin normal hayat olduğunu düşündüğü şeyin ortadan kalktığı ve bir daha asla geri gelmeyeceği giderek daha belirgin hâle geliyor. Bunun bizi yılda bir kez mi yoksa günde bir kez mi okumaya yönelteceği, zevk, kaçış, entelektüel uyarım, kültürel ve tarihsel merak için mi yoksa bunların hepsi için mi okuyacağımız, romanları spor salonuna gider gibi mi yoksa pasta yer gibi mi okuyacağımız fark etmeksizin, romanlar yaşamın yeri doldurulamaz, kıyaslanamaz, indirgenemez bir parçası olmaya devam edecek. Daha bu hafta, bir uçak iniş yaparken romanını bitiren genç bir kadının videosunun viral olduğunu gördüm. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Hiçbir şey bir roman kadar işe yaramaz.

Kaynak: https://www.commonreader.co.uk/p/why-we-still-read-novels

SOSYAL MEDYA