Tunus’un Yitirilen Demokrasi Deneyimi

Gannuşi’nin hapsi ve Nahda hareketinin tasfiyesi, yalnızca bir partinin değil, çoğulculuğun kurumsal güvencelerinin de ortadan kaldırılmasının bir sembolüdür. Said rejiminin ekonomik başarısızlığıyla birlikte artan toplumsal hoşnutsuzluk, rejimin kırılganlığına işaret etse de uluslararası aktörlerin ilkesel bir duruş sergilemekten kaçınması, bu kırılganlığın siyasi bir dönüşüme evrilmesini zorlaştırmaktadır. Arap sokağının bir zamanlar umut bağladığı Tunus modeli, bugün hukukun otoriterleşmenin bir aracına dönüştürülebileceğinin en somut kanıtı olarak durmaktadır.
Ağustos 18, 2026
image_print

Aralık 2010’da Sidi Bouzid’de başlayan ve kısa sürede tüm Arap coğrafyasına yayılan halk hareketleri içinde Tunus, yalnızca devrim kıvılcımını yaratan değil, aynı zamanda demokratikleşme sürecini kurumsallaştırabilen tek örnek olarak öne çıkmıştı. 2014 anayasası, çoğulcu parlamento ve rekabetçi seçimlerle Tunus Arap sokağı için “mümkün olanın” kanıtıydı. Ne var ki 25 Temmuz 2021’de Cumhurbaşkanı Kays Said’in parlamentoyu askıya alıp yürütme yetkisini tek elde toplaması, bu umudu köküne kadar sarstı. Devrim sonrası siyasetin en önemli isimlerinden biri olan Raşid el-Gannuşi’nin hapsedilmesi ve sağlık durumunun giderek kötüleşmesiyle Tunus tekrar dünya gündemine geldi. Mısır’da Mursi tecrübesinin daha karmaşık bir halini yaşayan Tunus’ta bugün, hukuk diliyle meşrulaştırılmış bir kişisel iktidar rejimi ve bu rejime karşı Batı’nın büyük ölçüde sessiz kalması söz konusudur.

Anayasal Darbe ve Hukukun Araçsallaştırılması

Kays Said vakasını benzer otoriter kırılmalardan ayıran temel özellik, iktidar gaspının açık bir darbeyle değil, hukuki bir söylemle sunulmuş olmasıdır. Said, 2014 Anayasası’nın 80. Maddesine atıfla “olağanüstü tehlike” gerekçesiyle hareket ettiğini öne sürmüş, aldığı önlemlerin Anayasa’nın tam olarak uygulanmasına hizmet ettiğini iddia etmiştir. Bir anayasa hukuku profesörü olarak akademik geçmişi, bu söylemin kamuoyunda ne kadar inandırıcılık kazandırdığı meçhuldür. Nitekim, Said’in yeni anayasanın en otoriter maddelerini bizzat kendisinin kaleme aldığı bilinmektedir. Böylece ortaya hukukun sona erdirdiği değil, hukuk diliyle inşa edilen bir tekelci iktidar modeli çıkmıştır.

Bu süreç, yalnızca yürütme-yasama dengesinin bozulmasıyla sınırlı kalmamış, yargının da sistematik biçimde dönüştürülmesiyle derinleşmiştir. Şubat 2022’de başlayan yargı tasfiyesi, hâkimlerin görevden alınmasıyla birlikte yüksek mahkeme yargıçlarının doğrudan cumhurbaşkanı tarafından atanmasını öngören yeni anayasal düzenlemeyle taçlandırılmıştır. Sonuç itibarıyla Said, kendi iktidarını denetleyebilecek anayasal bir organı önceden etkisizleştirmiş; yargıyı muhalifleri tasfiye etmenin bir aracı hâline getirmiştir. Bu bakımdan Tunus örneği, “seçilmiş otoriterleşme” literatüründe sıkça tartışılan bir örüntüyü doğrulamaktadır. Dolayısıyla, Tunus örneğinde olduğu gibi demokratik kurumlar demokrasiyi sona erdirmek için araçsallaştırılmaktadır.

Ekonomik tablo da bu tekelci modelin meşruiyetini sorgulanır kılmaktadır. Beş yıllık süreç sonunda Tunus’un büyüme performansı ve işsizlik oranları 2018 seviyelerinin gerisinde kalırken, kamu borcunun GSYH’ye oranı yaklaşık %73’ten %81’in üzerine çıkmıştır. IMF ile müzakere edilen sübvansiyon reformunu “yabancı dikte” olarak reddeden Said, ekonomik krizi yönetecek tutarlı bir program sunamamıştır. Elektrik ve su kesintileri, STEG ve SONEDE gibi kamu kuruluşlarının kronik borçluluğuyla birleşince, “hukuki” iktidar gaspının vaat ettiği istikrarın da bir yanılsamadan ibaret olduğu görülmektedir.

Yargı, Baskı ve Gannuşi Davası

Said rejiminin baskı aygıtının en görünür hedefi, Nahda Partisi ve onun tarihi lideri Raşid Gannuşi olmuştur. Şubat 2024’te bir mali mahkeme tarafından yabancı bağış almakla suçlanarak üç yıl hapse mahkûm edilen Gannuşi’nin cezalandırılması, aslında çok daha geniş bir tasfiye stratejisinin sembolik başlangıcı niteliğindedir. Nisan 2025’te görülen ve “devletin doğasını değiştirmeye çalışmak” gibi hukuken belirsiz ve keyfî bir suçlamaya dayanan toplu yargılamada kırka yakın kişi -aralarında liberal, sosyalist ve İslami kesimlerden isimler bulunmak üzere- 66 yıla varan hapis cezalarına çarptırılmıştır. Bu, Said’in muhalefeti yalnızca ideolojik kimliğine göre değil, iktidarını sorgulayan herkesi kapsayacak şekilde, çapraz ideolojik bir tehdit olarak kurguladığını göstermektedir.

Gannuşi örneği, aynı zamanda İslami hareketlerin Arap otoriter restorasyon dönemlerinde nasıl bir “iç düşman” figürüne dönüştürüldüğünü de görünür kılmaktadır. Yargı sürecinin dakikalar içinde tamamlanması, sanıkların savunma hakkından fiilen mahrum bırakılması ve mahkeme kararlarının önceden belirlenmiş olduğuna dair yaygın kanı, hukukun bir meşruiyet zırhından ibaret kaldığını ortaya koymaktadır. Tunus eski Cumhurbaşkanı Munsif Marzuki’nin gıyabında 22 yıl hapse mahkûm edilmesi ve emekli yargıç Ahmed Suab’ın, yargı üzerindeki baskıyı kamuoyuna ifşa ettiği için terörle suçlanması, sistemin yalnızca İslami harekete değil, hukuk devletini savunan her kesime yönelik bir korku ekonomisi kurduğunu göstermektedir.

Bununla birlikte, bu baskı stratejisinin toplumsal karşılığı çelişkilidir. 2025 baharındaki yargılamalar ve tutuklamalar, şehir merkezlerinde yaşayan iş insanları, üniversite öğrencileri ve hukuk-siyaset bilimi camiasından kırka yakın akademisyenin açık protestosunu tetiklemiştir. Ancak bu tepkinin rejimi sarsacak bir “devlet çözülmesi” dinamiğine dönüşebilmesi için gerekli olan üç koşul (süreklilik arz eden toplumsal seferberlik, rejim içi saflaşma ve güvenlik güçlerinin şiddet kullanmaktan kaçınması) şimdilik bir arada gerçekleşmemiştir. Bu da Said rejiminin baskı ile toplumsal tükenmişlik arasında kurduğu kırılgan dengeyi bugüne dek koruyabildiğini göstermektedir.

Batı’nın Sessizliği ve Uluslararası Meşruiyet Krizi

Tunus’taki anayasal darbenin en çarpıcı yönlerinden biri, Batılı aktörlerin bu sürece gösterdiği tepkinin niteliğidir. ABD yönetimi, 2021 sonrasında askeri yardımı sembolik olarak yarı yarıya azaltmış olsa da, bu adım kapsamlı bir siyasi izolasyona dönüşmemiştir. Nitekim güvenlik iş birliği (hibe, eğitim ve ortak tatbikatlar biçiminde) kesintisiz sürmüş, hatta IMF şartlılığına duyulan tepkiden bağımsız olarak “diktesiz” bir yardım kanalı olarak öne çıkmıştır. Bu durum, demokrasi söyleminin güvenlik çıkarları karşısında ne denli tali kaldığını göstermektedir.

Avrupa cephesinde de tablo farklı değildir. Fransa başta olmak üzere AB üyesi devletlerin önceliği, insan hakları ihlallerinden ziyade Tunus üzerinden Avrupa’ya yönelen düzensiz göçün kontrol altına alınmasıdır. Bu çıkar örtüşmesi, Said’in “egemenlik” söylemine güçlü bir manevra alanı tanımış, otoriter konsolidasyonun dış baskıyla değil, tam tersine dış aktörlerin göz yummasıyla sürdürülmesine imkân vermiştir. ABD Kongresi’nde gündeme gelen Tunus Demokrasisini Restorasyon Yasası gibi girişimler ise sembolik yaptırım tehdidinin ötesine geçememekte; üstelik bu tür dışsal müdahale girişimlerinin Said’in “yabancı komplo” anlatısını güçlendirmekten başka bir işlev görmediği de ayrı bir tartışma konusudur.

Bu noktada kritik soru, Batı’nın sessizliğinin yalnızca stratejik çıkar hesaplarından mı, yoksa “anayasal” görünüm taşıyan otoriterleşme biçimlerinin klasik darbelerden farklı bir meşruiyet algısı üretmesinden mi kaynaklandığıdır. Said’in kendisini halkın iradesinin tek yorumcusu olarak konumlandırması ve bunu anayasa hukuku diliyle ifade etmesi, uluslararası kamuoyunun tepkisini büyük ölçüde etkisizleştirmiştir. Oysa Tunus deneyimi göstermektedir ki hukuki biçim ile demokratik öz arasındaki bu ayrışma, yalnızca yerel bir istisna değil, günümüz otoriter restorasyon dalgasının genel bir eğilimidir.

Sonuç olarak Tunus’un beş yıllık serüveni, demokratikleşmenin geri döndürülemez bir süreç olmadığını; aksine, hukuki meşruiyet araçlarının bizzat demokrasiyi tasfiye etmek için yeniden yorumlanabileceğini açıkça göstermektedir. Gannuşi’nin hapsi ve Nahda hareketinin tasfiyesi, yalnızca bir partinin değil, çoğulculuğun kurumsal güvencelerinin de ortadan kaldırılmasının bir sembolüdür. Said rejiminin ekonomik başarısızlığıyla birlikte artan toplumsal hoşnutsuzluk, rejimin kırılganlığına işaret etse de uluslararası aktörlerin ilkesel bir duruş sergilemekten kaçınması, bu kırılganlığın siyasi bir dönüşüme evrilmesini zorlaştırmaktadır. Arap sokağının bir zamanlar umut bağladığı Tunus modeli, bugün hukukun otoriterleşmenin bir aracına dönüştürülebileceğinin en somut kanıtı olarak durmaktadır.

 

Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu

Dr. Mehmet Rakipoğlu, 2016'da Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Doktorasını 'Dış Politikada Korunma Stratejisi: Soğuk Savaş Sonrası Suudi Arabistan'ın ABD, Çin ve Rusya ile İlişkileri' konulu teziyle tamamladı. Mokha Center for Strategic Studies düşünce merkezinde Türkiye Çalışmaları Direktörü olarak çalışan Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.