El sıkışmaları unutun. Mutabakat zabıtlarını unutun. Bu hafta Oval Ofis’te Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi ile Başkan Donald Trump arasında yaşananlar diplomatik bir ziyaret değildi; jeopolitik bir şeytan çıkarma ayiniydi. Irak’ı İran’ın kucağından koparıp Batı enerji düzenine kaynak yapmayı amaçlayan, şirket güdümlü, dolar cinsinden işleyen, boru hatlarıyla örülmüş bir girişimdi. Ve şimdi bütün Ortadoğu, bu olağanüstü kumarın başarılı olup olmayacağını ya da bölgeyi yeniden havaya uçurup uçurmayacağını görmek için izliyor.
Irak ekonomisi ağır darbe aldı. Irak’ın daha önce günde 3,4 milyon varillik üretiminin büyük kısmının geçtiği güzergâh olan Hürmüz Boğazı üzerinden yaptığı ihracatın fiilen çökmesi dolayısıyla İran savaşı, ülkenin ham petrol üretimine ağır bir darbe vurdu. Petrol gelirleri, devlet gelirlerinin yaklaşık yüzde 90’ını oluşturuyor. Boğaz kapandığında Irak hazinesi kan kaybetti.
Suriye üzerinden yapılacak ilk ham petrol ihracatının günde yaklaşık 50.000 varil düzeyinde gerçekleşmesi beklentisiyle başlayan ve halihazırda tankerlerle Suriye’nin Baniyas kentine taşınarak Avrupa ve Afrika pazarlarına ihraç edilen akaryakıt sevkiyatlarıyla birlikte hükümet, alternatif ihracat rotaları aramaya zorlanmaktadır.
Bu tablo, siyasi geçmişi olmayan bir iş insanı ve aylarca süren tıkanıklığın ardından üzerinde uzlaşılan bir aday olarak öne çıkan multimilyoner ez-Zeydi’nin Washington’a gelişinin arka planını oluşturmaktadır. Mesajı son derece açıktı: Irak Amerikan iş dünyasına açıktır. Washington ise, kendi açısından, kurumsal altyapı geliştirmenin askeri işgale girişmekten daha ucuz olduğu hesabını yaptı.
İşte stratejik analistlerin hâlâ anlamaya çalıştıkları devrim budur. Amerika Birleşik Devletleri sadece asker çekmiyor; onların yerine güvenlik garantisi olarak şirket temelli tetikleme mekanizmaları koyuyor. Chevron, General Electric, HKN Energy şirketleri sadece birer ticari şirketler değildir. Bunlar caydırıcılık unsurlarıdır. Washington, milyarlarca dolarlık Amerikan kurumsal altyapısını doğrudan Irak topraklarına yerleştirerek kalıcı bir kırmızı çizgi oluşturdu.
İran yanlısı vekil güçlerin bu varlıklara yönelik herhangi bir saldırısı, hukuken ve siyaseten ABD’nin egemen çıkarlarına yapılmış bir saldırı olarak değerlendirilecek ve yıkıcı bir misillemeyi tetikleyecektir.
Başkan Trump, ez-Zeydi’nin atanmasını “uluslarımız arasında muazzam yeni bir dönemin başlangıcı” olarak tanımladı. Yeni Başbakan da bunun gereğini yaptı. Göreve başlamasının üzerinden henüz iki ay bile geçmeden hükümeti, Chevron, Halliburton ve KBR ile sözleşmeler imzaladı ayrıca Starlink ile ülke genelinde yüksek hızlı internet hizmeti sağlanmasına yönelik bir anlaşma yaptı.
Hükümet, devlet yönetimindeki Basra Petrol Şirketi’ne, enerji danışmanlarının “Irak’ın enerji sektörünü Washington ile bağları güçlendirmek için kullanmak” olarak nitelendirdiği bilinçli bir politika değişikliği olarak ABD’li enerji şirketlerini belirli düzenleyici yükümlülüklerden muaf tutması talimatını verdi.
Ancak bu politikanın bir sorunu var. Büyük, varoluşsal ve potansiyel olarak felaket boyutunda bir sorun. Irak hükümeti, ABD liderliğindeki koalisyon görevinin sona ermesiyle aynı zamana denk gelecek şekilde İran yanlısı silahlı gruplara silahsızlanmaları için 30 Eylül’e kadar süre tanıdı. İşte gerçek sınav budur. Asaib Ehlil Hak (Hak Ehli Birlikleri) ve Kataib el-İmam Ali (İmam Ali Tugayları) gibi bazı gruplar devlet kontrolüne girmeye ya da silahlarını devlet denetimine vermeye istekli olduklarının sinyalini verdi. Ancak Kataib Hizbullah (Hizbullah Tugayları) ve Hizbullah en-Nuceba Hareketi (Allah’ın Seçkin Kullarının Hareketi) gibi bazı silahlı gruplar ise açıkça direniş göstereceklerini ifade etti.
İran destekli silahlı gruplardan oluşan ve gevşek bir ittifak olan Irak’taki İslami Direniş, “askeri işgalin yerini çok daha tehlikeli bir ekonomik işgal biçiminin almasına” karşı şimdiden uyarıda bulundu. Bu gruplar Irak’taki ABD tesislerini 600’den fazla kez hedef aldı. Ayrıca silahsızlanmak yerine kapasitelerini daha da güçlendireceklerini açıkladılar. Üst düzey bir Iraklı siyasetçinin AFP’ye söylediği gibi, “Bölgede savaş sürdüğü sürece ne onlar ne de İran silahsızlanmayı kabul edecektir.”
Chatham House kıdemli araştırma görevlisi Renad Mansour, 30 Eylül olarak belirlenen son tarihe, bu zaman dilimi içinde ulaşmanın “neredeyse imkânsız” olacağı uyarısında bulundu. Yine de Trump yönetimi, milislerin silahsızlandırılması ve yolsuzlukla mücadele konusunda “çabuk ve hızlı” bir sonuç elde etmeyi umuyor ancak Mansour’un da ifade ettiği gibi, bu “çok zor bir görev”.
Bir de dolar meselesi var. Washington, İran yanlısı silahlı grupları silahsızlandırması yönünde Bağdat’a yapılan baskılar nedeniyle bu yılın başlarında askıya alınan ve New York Merkez Bankası (Federal Reserve Bank of New York) aracılığıyla yönetilen Irak’ın petrol gelirlerine ilişkin nakit sevkiyatlarını yeniden başlattı. Amerika Birleşik Devletleri, silahsızlanma konusunda ilerlemeyi daha geniş savunma ve ekonomik iş birliğinin şartı hâline getirdi ve hükümette milis bağlantılı grupların herhangi bir rol üstlenmesine karşı çıktı.
Bu, en sofistike türden bir finansal zorlamadır. Federal Rezerv Irak’a emir vermez bilakis, Iraklı yetkililerin emirlerinin işleyebileceği gerçekliği tanımlar. Satılan her varil petrol, Amerikan finans sisteminden geçmek zorundadır. İşlemleri dondurma, hesapları bloke etme ve aracı kurumlara yaptırım uygulama gücü, işte bu ontolojik bir güçtür. Hangi siyasi geleceklerin maddi olarak mümkün olacağını belirleyen güç budur.
Belki de bu yön değişikliğinin en cüretkâr unsuru, Kuzey Irak’ı Suriye’nin Akdeniz kıyısına bağlayan 800 kilometrelik Kerkük-Baniyas boru hattını yeniden faaliyete geçirme planıdır. Bu, 70 yıllık, uzun süredir atıl durumda bulunan bir koridordur ve şimdi Hürmüz Boğazı’nı tamamen devre dışı bırakmak amacıyla yeniden canlandırılmaktadır. Bildirildiğine göre Amerika Birleşik Devletleri, Irak ve Suriye; İran’ın Şubat ayındaki ablukasının ardından Başkan Trump’ın ABD’yi koruyucusu ilan ettiği Basra Körfezi’ndeki kritik geçiş noktasından günde 300.000 varile kadar petrol akışını başka bir yöne kaydırabilecek bir anlaşmayı sonuçlandırmak üzereler.
Bu yalnızca bir altyapı projesi değildir. Bu; İran’ın en güçlü stratejik silahına, Hürmüz Boğazı’nı kapatarak küresel enerji güvenliğini tehdit edebilme kapasitesine karşı yapılmış jeopolitik bir savaş ilanıdır. Eğer Irak, Basra Körfezi’ndeki dar boğazlara bağımlı olmadan petrol ihraç edebilirse, İran’ın tehditleri bölgesel etkisini kaybeder. Ortaya çıkacak stratejik tablo nefes kesici olacaktır: bir zamanlar Irak meselelerinde baskın güç olan İran, kendisini ordularla değil, boru hatlarıyla kuşatılmış bir halde bulacaktır.
Ancak burada Batılı analistlerin kaçınmayı tercih ettiği rahatsız edici bir soru vardır. Eğer Irak’ın yeni “egemenliği”, fiilen askerî tetikleme mekanizmaları gibi işlev gören ABD şirket altyapısı üzerine kuruluyorsa, Irak hâlâ anlamlı bir şekilde egemen bir aktör olmaya devam edecek midir? Yoksa egemenlik, yapısal bağımlılığı gizleyen sembolik bir gösteriye mi dönüşecektir?
Irak hükümeti, Washington ile daha derin bağlar kurmak adına Tahran’dan uzaklaşmadığı hususunda ısrar etmektedir. Üst düzey bir Iraklı siyasetçi AFP’ye, “Bu, Irak’ın İran’a karşı olmaya başladığı anlamına gelmiyor” dedi. Irak’ın müttefikleri arasında “uzun süredir devam eden dengeyi koruması gerektiğini” söyledi. Ancak yapısal gerçeklik farklı bir hikâye anlatıyor. Chevron ile yapılan anlaşmalar, General Electric ile kurulan ortaklık ve Çinli, Rus ve Avrupalı rakiplere kıyasla Amerikan firmalarına öncelik verilmesi; bütün bunlar bir denge arayışı değil, bir yeniden hizalanmadır.
İran da olup bitenin farkındadır. Ez-Zeydi Beyaz Saray’a varmadan saatler önce Irak İslami Direniş Hareketi açık bir uyarıda bulundu. ABD’nin “askerî işgalin yerine ekonomik işgali koymasına” izin vermeyeceklerini açıkladılar. Tahran’ın, kontrolden çıkmış bazı grupları kullanarak yeni açıklanan Amerikan şirket altyapısına yönelik asimetrik İHA ve roket saldırıları düzenletmeye ve böylece ez-Zeydi’nin ülkeye çekmeye çalıştığı yatırımcıları korkutmaya çalışması son derece muhtemeldir.
Risk tablosu acımasızdır. Eğer milisler silahsızlanmayı reddederse, ABD milislerin finansmanını kolaylaştıran Irak bankalarına yaptırım uygulayabilir. Bu yaptırımlar Irak’ın dolar takas sistemine erişimini kısıtlayacak, dinarın değer kaybetmesine, enflasyonun sıçramasına ve kamuoyundaki hoşnutsuzluğun artmasına yol açacaktır. Ekonomik kriz, ez-Zeydi’nin ülke içindeki meşruiyetini zayıflatacak ve parlamentodaki muhaliflerini güven oylaması sürecini başlatmaya teşvik edecektir.
Ortaya çıkacak siyasi istikrarsızlık, milislerin yeniden güç kazanmasına fırsat yaratacaktır. Amerikan destekli düzenin çözüldüğünü gören İran, vekil güçlerine verdiği desteği artıracak; bu da daha fazla Amerikan yaptırımını, daha fazla ekonomik kötüleşmeyi ve daha fazla siyasi parçalanmayı tetikleyecektir.
Burada acı bir tarihsel ironi söz konusudur. Amerika Birleşik Devletleri, 2003 yılında sözde kitle imha silahlarını ortadan kaldırmak ve demokrasiyi yaymak amacıyla Saddam Hüseyin’i devirmek için Irak’ı işgal etti. Yirmi üç yıl sonra Washington, askeri işgalin başaramadığı şeyi yani Bağdat’taki İran nüfuzunun sistematik bir şekilde tasfiyesini gerçekleştirmek için ticari sözleşmeleri kullanıyor.
İlişki, 2003’teki askerî işgal ve rejim değişikliğinden; ekonomik bağımsızlık, enerji üretimi ve bölgesel tarafsızlık etrafında şekillenen karmaşık bir 2026 stratejik ve ticari ittifakına dönüşmüştür. Bu durum artık ABD’nin devlet yapılandırma süreciyle değil, ez-Zeydi ve Trump dönemlerinde açıkça resmileştirilen, karşılıklı çıkar odaklı ve şirket güdümlü bir modelle tanımlanmaktadır.
Bu yalnızca Irak’la ilgili değildir. Yalnızca İran’la da ilgili değildir. Bu, Ortadoğu’da büyük güç rekabetinin geleceğiyle ilgilidir. Eğer ez-Zeydi başarılı olursa, ekonomik bütünleşmenin askerî işgalden daha kalıcı bir nüfuz biçimi olduğunu göstermiş olacaktır. Bir devletin, şirket çıkarlarını altyapı, mali istikrar ve savunma kapasitesi oluşturmak için kullanarak süper güçler arasında denge kurabileceğini göstermiş olacaktır.
Ancak başarısız olursa yani milisler silahsızlanmayı reddederse, Chevron tek bir vekil saldırısının ardından çekilirse, İran’ın asimetrik misillemesi Irak ekonomisini istikrarsızlaştırırsa sonuçlar felaket düzeyinde olacaktır. Irak; devletin parçalanması, para biriminin çöküşü ya da ülkeyi 2006 yılında paramparça eden ayaklanma ortamına geri dönülmesi riskiyle karşı karşıya kalabilir.
Başbakan ez-Zeydi son derece cüretkâr bir bahis oynuyor. Amerikan şirket gücünün Irak’ın umutsuzca ihtiyaç duyduğu güvenliği ve yatırımı sağlayabileceği inancına bahis oynuyor. İran destekli milislerin sonunda isyan yerine bütünleşmeyi seçeceğine bahis oynuyor. Son tarih olarak belirlenen Eylül ayının son tarih olarak korunacağına bahis oynuyor.
Trump yönetimi ise şirket temelli tetikleme mekanizmalarının askerî üslerden daha ucuz olduğuna bahis oynuyor. Dolar takas sisteminin İHA saldırılarından daha etkili olduğuna bahis oynuyor. Boru hatlarının uçak gemilerinden daha kalıcı olduğuna bahis oynuyor.
Her iki taraf da Ortadoğu’nun geleceğinin tanklar ve füzelerle değil; sözleşmeler ve boru hatlarıyla, finansal sistemler ve şirket varlıklarıyla, ekonomik bütünleşmenin yavaş ama durdurulamaz mantığıyla şekilleneceğine bahis oynuyor.
Bu cesur bir bahistir. Ve Tahran’dan Tel Aviv’e, Riyad’dan Ankara’ya kadar bütün bölge bu bahsin tutup tutmayacağını görmek için izliyor. Çünkü eğer tutarsa, bölgede oyunun kuralları sonsuza dek değişmiş olacaktır.
*Kurniawan Arif Maspul, İslam diplomasisi ve Güneydoğu Asya siyasal düşüncesi üzerine çalışan bir araştırmacı ve disiplinler arası bir yazardır.
Kaynak: https://www.savageminds.co/p/iraqs-washington-pivot-isnt-diplomacy
Tercüme: Ali Karakuş
