Dünya Kupası bütün hızıyla devam ederken, dünya futbol ile yatıp kalkarken geçen hafta içinde Filistinli kaleci Salim Al Ashqar, katil İsrail askerleri tarafından öldürüldü maalesef. Ülkesinde Khadamat Kahn Younis takımın kalesini koruyan 32 yaşındaki deneyimli eldiven, hamile eşine su tedariki için dışarıya çıktığında kurşunların hedefi oldu. Al Ashqar’ın katli, futbolun bu kadar yoğun yaşandığı dünya coğrafyasında bir ses getirmedi. 90 yaşına gelmiş, “doğal ölüm” ile bu dünyadan ayrılmış eski futbolcular için müsabakalar öncesinde saygı duruşunda bulunmayı ihmâl etmeyen FIFA’nın Salim Al Ashqar için seferber olmasını beklemesek de bir FIFA yetkilisinin birkaç cümle sarf etmesi kendilerinin “imaj” çalışmasında bir işe yarardı belki fakat organizasyonun Birleşik Amerika merkezli yürütülüyor olması bunun da önüne geçti. Kırmızı kartın tehir edilmesinden tutun da İran milli takımının Birleşik Amerika topraklarına konaklama yapmak için sokulmayışına, oradan bazı milli takımların futbolcularının adeta bir suçlu gibi üstlerinin aranmasına kadar keyfi, nobran ve “ahmakça” uygulamalar karşısında dahi ağzını açmayan, para gelsin de nasıl gelirse gelsin diyen “Infantino’nun FIFA’sı”nın Al Ashqar’ın katli için bir şeyler söylemesi kendileri açısından tutarsız olacaktı elbette. Tutarsızlığa düşmediler. Filistin söz konusu olunca hiçbir konjenktöre dayanmadan korkusuzca ses veren tek futbol takımı olan Club Deportivo Palestino, kulüp bazında taziye mesajı yayımlarken, Filisitin’de akan kanın son bulması için dünya futbol kamuoyuna çağrı yapmayı da ihmal etmedi. Club Deportivo Palestino, Şili’nin en üst liginde oynayan, 1900’lerin başında Şili’ye göç eden Filisitinlilerin kurduğu bir takım. Dolayısıyla dünyada, başka ülke topraklarında göçmenlerin kurduğu ilk takımlardan birisi. Takımın renkleri Filistin bayrağının renkleri. Kadrosunda yakın zamana kadar hiç Filistinli futbolcu olmamasına rağmen bir Filistin takımı gibi kendini konuşlandıran CD Palestino, bu bağlamda İskoç takımı Celtic taraftarları ile birlikte dünya üzerinde kalbi Filistin için “somut” olarak çarpan iki takımdan biri diyebiliriz. Geçtiğimiz yıllarda Filistin milli takımı ile hazırlık maçı yapmak için Gazze’ye gelen ve iki maç yapan CD Palestino, evi barkı yıkılmış, çoluk çocuğundan haberi olmayan bir milletin yaralarına bir nebze olsun merhem olmak için elinden geleni yapıyor. Takımın içinde Arapça bilen futbolcu olmamasına rağmen, Filistin halkıyla kurduğu bağı her daim diri tutan bu Şili takımı için Filistin dünyanın kanayan en büyük yarası.
Bir delinin hatıra defterinde boş sayfa kalmasın diye futbolun sözüm ona akil kafalarının da bitmek bilmeyen bir hırs ile tamamen ticarî bir metaya dönüştürmeye çalıştığı futbol içinde temiz kalabilmiş duyguların bir şekilde devam ediyor oluşu veya devam edecek olması belki bizi “romantik futbol”un eşiğine kadar getirip bırakıyor. Gerek Filistin halkı için gerekse kendilerini dünyanın geri kalanından tecrit edilmiş olarak gören diğer mazlum halklar için futbol, bir şekilde yaşam savaşı vermenin, ayakta kalmanın ve umudu diri tutmanın en büyük gayelerinden biri olarak duruyor. Gücün ve sermayenin şekillendirdiği futbolun içinde, kendi benliğiyle var olmaya çalışan ister müslim olsun ister gayrı müslim olsun, her takıma karşı içimizde beliren baskın duygunun “merhamet” olması bir yana, Filistin gibi somut acılar karşısında Devlet ve Federasyon olarak zaman zaman konjenktörü aşıp bir Deportivo Palestino, bir Celtic gibi “reaksiyon” gösteremeyişimiz bir eksiklik olarak hissediliyor şüphesiz.
Sadece bugün değil biz Türklerin daima görece zayıf takımın yanında yer alması futbolu oyun bağlamında ıskalıyor oluşumuza da sebep oluyor doğal olarak. Zaten “romantik futbol”un özünde olan sertliğin, agresif oyunun, fizik kondisyonun değil; renklerin, atmosferin, hikâyelerin baskın olması özelliği ile “oyun”un kendi iç doğasına ve ritmine ister istemez ket vuruyoruz. Sebepler bağlamında ortaya inanılmaz insan hikâyeleri çıkarırken sonuçlar bağlamında aynı hikâyeyi sürdürülür kılmaya çalışıyoruz. Cape Verde kalecisi Vozinha’nın on binlerde olan “takipçi” sayısının üç günde milyonlara ulaşıyor olmasının sonucu, romantik futbolda Cape Verde – Çrucao finalini arzulamak iken, realist futbolda bunun karşılığı pek olmuyor. Bir ara belki olabilir hissi uyandıran Mısır – Fas finali hayalinde ilk kale olarak Mısır’ın düşmesi realist futbolun romantik futbola ancak bir yere kadar müsaade edebileceğini göstermeye yetiyor. Yazının yazıldığı günler itibariyle Fas’ın çeyrek finalde Fransa karşısına henüz çıkmadığını söyleyeyim ama Fas’ın Fransa müsabakasında sadece mücadele bağlamında değil oyun bağlamında da ortaya iyi örnekler sunacağını biliyorum. Zira Fas, ülkedeki “akil adamlar” sayesinde son on – on beş yıl içinde müthiş bir yapılanmayla romantik futbolu tuzla buz edip pragmatik bir yol izledi. “Romantik İslâmcı abilerimiz” gibi elbette Fransa’nın küstah ve şımarık yapısı karşısında Fas’ın yanında yer alıyorum fakat bu hissiyatımı güçlendiren en büyük gerekçem sadece Fas’ın Müslüman, Fransa’nın sömürgeci olması değil, Fas’ın futbolda “olabilir ve yapılabilir” gerçeklerin ayırdına varıp bunları uygulamaya başlaması… Yoksa sadece Fas’ın kimliği ile romantik futbol taraftarlığı yapmak Fas’ı en fazla son 32’ye ya da son 16’ya kadar getirebilir. Fransa’nın da Deschamps’ın 2012’den beri kesintisiz milli takımın başında yer almasıyla oluşturduğu “ambiyans” doğru oyuncu profilleri, doğru antrenman teknikleri, doğru tesisleşme, doğru tercihlerle bütünleşince başarı kaçınılmaz oluyor. Fransa’nın “devşirme” futbolcular üzerinden sömürgeciliğine laf etmek “romantik futbol tayfa” için kolay bir yol iken, o futbolcuların hepsinin de Fransa doğumlu olması ve müthiş işleyen Fransa Futbol Akademisi’nde eğitim görmeleri mevzusuna eğilmek biraz zahmetli bir iş.

Bu sergüzeşt içinde “sosyalist” futbolun “sağcı” futbola itikatta galebe çaldığını ama amelde mağlup olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz sanırım. 80’lerin başında isyankâr Doktor Sokrates ile zirve yapan sosyalist futbol, bugün hâlâ Şili topraklarında Club Deportivo Palestino ile bir nebze nefes almaya devam ediyor. Bizim topraklarda ise İslâmcılığın giderek “sağ” siyasete eklenmesinin doğal sonucu olarak İslâmcı yazar çizerler hiç de öyle olmamasına rağmen TRT spikerlerinin Avrupa takımlarını Müslüman takımlardan daha çoşkulu biçimde anlattığını eleştirmekle “sağcı futbol”un sığ ve renksiz dünyasında gezinmeye devam ediyorlar. Veya Fransa’ya “sömürgecilik ve devşirme futbolcular” üzerinden kin kusarak futbol yapılanmalarını görmezden gelmeye, Fas’a ise sadece Müslüman olmalarından dolayı destek olarak aynı şekilde onların da futbol yapılanmalarını kulak ardı etmeye devam ediyorlar. İslâmcılık ile Sosyalizm arasındaki o ince çizgide her ne kadar Avrupa futboluna mesafeli; Arjantin, Brezilya, Şili, Uruguay futboluna yakın isek de topyekun, romantik futbol ömrünü tamamladı artık. Futbolseverler olarak, hâlâ görece zayıf takımların yanında yer alıyor oluşumuz, oyunun kendisinden devşirdiğimiz tada olumsuz anlamda da etki ediyor bence. Futbolun estetik bir oyun olmaktan çıkması, içindeki romantizmin yeşermesine kesinlikle müsaade etmiyor zaten. Dolayısıyla romantik futbolun yeşil zeminden çekilip tribünlerde ve stat dışında yeni hikâyelere kapı aralaması öngörülebilir ve güzel bir şey iken, Fas örneğinde olduğu gibi Müslüman Afrika ülkelerinin doğru hamlelerle futbolunu ileriye taşıyarak Avrupa futboluna kafa tutması ise daha realist bir eylem olacaktır. Sırf Müslüman oldukları için Mısır – İran finali beklemek romantik futbolun dolayısıyla “sağcı” futbolun gereği iken, iyi bir futbol akademisi öncülüğünde iyice güçlenen futbollarıyla Mısır – İran finali beklemek ve izlemek realist futbolun dolayısıyla biraz da “İslâmcı – Sosyalist” futbolun gereği…
Filistin futbolu daima romantik futbolun dışında…Dünya üzerinden silinmeye çalışan bir halkın tutunmaya çalıştığı dünyalıklardan biri olmaya devam edecek. İslâmcılığımız…
