‘tuzağa düşürmeden önce düşürdüler çocuklarımızı
tarihin doğum yapmasını önleyen haplar verdiler bize
şam’ın bağdad olmasını engelleyen aşılar yaptılar bize
filistin’in yarası hurma bahçesine dönüşmesin diye’
(N. Kabbani)
2007 yılında İsrail istihbaratı Suriye’nin doğusunda Deyrizor iline bağlı El Kibar bölgesinde Fırat nehrine yakın bir yerde çölün içinde Kuzey Kore’deki nükleer tesislere benzer bir binanın yapım aşamasında olduğunu Amerikalı meslektaşlarına bildirdiler.[1] Henüz Irak savaşından yeni çıkmış ABD yönetimi için bu bilgiye göre hareket etmek oldukça zordu zira Irak’ın işgali “nükleer silahlar” gerekçe gösterilerek yapılmıştı ve kamuoyuna bu konuda gerekli belgeler sunulmadığı için hem işgal gerekçesi boşa düşmüştü hem de ABD yönetiminin dünyadaki imajı zedelenmişti. Nitekim bu zedelenmenin karşılığı yıllar sonra ABD’nin İran’a saldırı yapmak için üreteceği bahanelerin dünyada inandırıcılığı olmaması olarak önümüze çıkacaktı. 2007 yılında aktarılan bu istihbarata rağmen İsrail’in ABD’den Suriye’ye yönelik hava saldırısı beklentisi karşılanmadı. Bu durumda iş İsrail hava kuvvetlerine kalacaktı ve 6 Eylül 2007 yılında İsrail nükleer tesis olduğunu iddia ettiği bu yapıya bir hava saldırısı yaptı ve orayı tamamen yok etti. Suriye’de rejim nükleer iddialarını reddetse bile İsrail için asıl mesele bu tesislerin İran’la muhtemel bağıydı. 2011 yılında Suriye’de başlayan iç savaşın öncesinde ortaya çıkan bu durum belki de sonraki yılların ortaya çıkardığı tabloyu okumamız açısından da önemli olacaktı. Çünkü Suriye yakın ve uzak tarihte bölgesel ve küresel aktörlerin hep göbebeği olmuş bir yerdi. Onbinlerce yıllık insanlık tarihinin kültür başkenti sayılabilecek bu ülke yakın tarihte sadece devletlerin değil her yerden insanların da göç veya ticaret güzergahıydı. Onu dün ve bugün önemli kılan bu akışkanlığı anlamak 2011 veya 2024 sonrası ortaya çıkan durumu yorumlamak açısından anlamlı olacaktır.
Suriye’ye son yüzyılda Türkiye’den birkaç büyük göç dalgası oldu. 1915 Ermeni tehciri sırasında ciddi bir Anadolulu Ermeni nüfus Suriye’ye göç etti. Bunların büyük kısmı Halep ve Şam gibi bölgenin önemli kentlerine yerleşerek ticaret hayatlarını burada sürdürmeye başladılar. Ermenilerin özellikle Anadolu’da ticaret hayatında etkin olması ve sosyal becerilerinin daha ziyade bu alanda gelişmesi Suriye’ye gittiklerinde büyük kentleri kendilerine mesken edinmelerine neden oldu. Bugün hala örneğin Şam’ın kalbi olan Hamidiye çarşısında Ermeni kuyumcuları veya sedef ustalarını görmek mümkün. Öte yandan hicret eden Ermenilerin önemli bir kısmı Suriye’de de kalmayarak bazıları daha güneye Lübnan’a veya Kanada, ABD ve Avrupa’ya yerleştiler. Batı ülkelerine Ortadoğu’dan göç için Lübnan’ın kritik bir anahtar olduğunu belirtmek gerekir. Lübnan’ın diğer ülkelere göre geç sayılabilecek bir tarih olan 1943 yılına kadar Fransız sömürgesi olmasının etkisini burada görmek gerekir.
1915 yılında Ermeni tehciri ile başlayan Türkiye’den Suriye’ye göç dalgası 1921 yılında Hatay’dan Akdeniz sahili boyunca güneye doğru yerleşen Fransız işgal güçleri ile yapılan Ankara Antlaşması sonucu olacaktı. Suriye sınırının belirlenmesi üzerine ailesinin çoğu sınırın güneyinden kalan yoğun olarak Kürtler ve Araplar az sayıda ise Türkmen nüfus aileler halinde göç edecekti. 1925 yılında 3. göç dalgası ile karşılaşıyoruz. Önce Şubat ayında Şeyh Sait isyanı ile başlayan ve genç Cumhuriyetin oldukça sert bastırması ile devam eden kaos ve korku iklimi ciddi bir nüfusun Suriye’ye yerleşmesine neden oldu. Bu nüfusun yoğunluğunu Kürtler oluşturuyordu ve bugün Şam’da Kasyun dağının eteklerinde yer alan Hayyul Ekrad’ı (Kürt Mahallesi) kurup orayı mesken edindiler. Aynı yılın sonlarına doğru Cumhuriyetin şapka kanunu yeni bir göç dalgası oluşturacaktı. Bu defa Türkiye’nin farklı bölgelerinden geleneksel dindarlığın gerektirdiği yaşam tarzını sürdürmek isteyen çoğunluğu Türk nüfus yine Kasyun dağının eteklerinde Hayyul Etrak’ı (Türk Mahallesi) kurup orayı vatan edindiler. 1939 yılında Hatay’ın Türkiye’ye katılması özellikle Samandağ çevresinde yaşayan Arap Alevilerinin azınlık olarak kalma korkusu yaşamasına ve daha yoğun bulundukları Lazkiye, Tartus şehirlerine doğru ciddi bir göç dalgası oluşturmuştu.
Türkiye’den Suriye’ye doğru göçün önemli ve yazılmamış bir süreci daha var. 1980 sonrası Türkiye’de ciddi organize bir güç haline gelen İslamcılık açısından önemli sorunlardan bir Arapça bilen kalifiye eleman eksikliğiydi. Diyanetin sunduğu dindarlık biçimini reddeden İslamcı cenah için ana söylemlerden biri “Kuran’a dönüş!” olacaktı. İslamcı tarihin Cumhuriyetle hesaplaşma konularından bir elbette harf inkılabıydı. Osmanlı ve öncesinde Müslüman dünyanın ürettiği tüm tarihsel sürekliliği bir tarih tezi ile birleştiren İslamcı söylem Cumhuriyetin bu sürekliliğe ciddi bir darbe vurarak İslam olan bağı zayıflattığını iddia ediyordu. Bu açıdan Arapça öğrenmek İslami söylemi inşa etmek adına çok temel bir gereklilik görülüyordu. Arapça öğrenmek için en merkezi yer Mısır’da bulunan Ezher Üniversitesiydi. Ezher Üniversitesi 1981 yılında Enver Sedat suikastından sonra yabancı öğrencilere karşı devletin de istek ve desteğiyle ciddi bir baskı başlatmıştı. Öte yandan Şam’da 1959 yılında Suriye’li meşhur alim Şeyh Muhammed Salih Ferfur’un girişimi ile önce bağımsız bir üniversite olarak kurulan fakat 1990’larda Ezher’in Suriye şubesi olarak yoluna devam edecek olan Fethul İslam Üniversitesi kurulmuştu. Şeyh’in ölümünden sonra oğlu Hüsameddin Ferfur ve kardeşleri üniversitenin yönetimini devralmışlardı ve okulun uluslararası öğrencilere açılması anlamında önemli adımlar atmışlardı. 28 Şubat sürecinde Türkiye’de dindarlara yapılan baskılar, başörtülü öğrencilerin okullara alınmaması ve yukarıda sayılan Arapça öğrenmenin zaruretine ilişkin ortaya çıkan düşünce için Suriye hem daha ekonomik hem de daha kolay gidiş geliş yapmaya uygun bir yer olarak cazip geliyordu. Tüm bu nedenlerin yanında Suriye Arapçasının fasih konuşmaya en yakın olması Suriye’yi tercih sebeplerinden bir diğeriydi. İmam Hatip mezunu olup katsayı sorunu yaşayanlar ve başörtülü öğrenciler İran, Avusturya başta olmak üzere Avrupa, Lübnan, Mısır gibi ülkelere de gitmeyi tercih ettiler. Ama Avrupa’nın pahalı olması ve ekonomik durumu iyi muhafazakâr ailelerin tercih etmesi veya burs bulabilenlerin gidebilmesi, İran’ın uzun vadede dünyadaki konumunun belirsizliği, Mısır’ın 1980’lerin Türkiye’sini andırır vaziyette yaşamın zorluğu ve kaotik ortam Suriye’yi daha cazip hale getiriyordu.
Hafız Esed’in 2000 yılında ölmesi ve 2002 yılında Türkiye’de iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi’nin oğul Esed’la kurduğu iyi ilişkiler bu yıllarda Suriye’ye bir eğitim göçü başlatacaktı. Ekonomik imkansızlıklardan dolayı Avrupa’ya gidemeyen başörtülü veya İmam Hatip mezunu öğrenciler 2003 yılından itibaren Suriye’ye gitmeye başladılar. Daha sonra 2003-2011 arasında Suriye’de on binlere varan Türk öğrenci ve aile ikamet etmeye başlayacaktı. Türkiye’deki İlahiyat Fakülteleri, tarikatlara bağlı medreseler çeşitli cemaatlerin öğrencileri kısa veya uzun süreli proje bazlı veya bireysel olarak Suriye’de eğitim almaya gidiyorlardı. 2011 yılında iç savaş başlayana kadar bu eğitim göçü devam etti. Üstelik bu eğitim göçü sadece Türkiyeli öğrencilerden müteşekkil değildi. Dünyanın neredeyse her yerinden farklı inançlara ait insanlar için Suriye Arapça eğitiminin merkezi haline geliyordu. Bürokratik hantallık, sınır kapılarında polislerin keyfi tutumları, sokakta karşılaştığınız her Suriyelinin muhaberata çalışma olasılığı, çeşitli bahanelerle sınır dışı edilen öğrenciler vs. gibi aksaklıklara rağmen hayatın ucuz olması ve sosyal hayatın canlılığı bu ülkeye olan ilgiyi arttırdı. Elbette tüm bunlar Suriye ve Türkiye iktidarlarının uzun yıllardır PKK konusu üzerinden devam eden gerginliğinin azalması ve yeni bir komşuluk ilişkisi içine girme çabaları ile de daha da hız kazanmıştı. 2005 yılında Doğu Konferansı ismiyle bazı entelektüel, gazeteci ve aktivistten oluşan grup Suriye’yi ziyaret etmiş ve siyasal yakınlaşmanın sivil alanını inşa etme adına görüşmeler yapmıştı. Daha sonra farklı gruplar, cemaatler ve bürokrasiden isimler hem Suriye’de hem de Türkiye’de 2 ülke arasındaki dostluğu pekiştirmeye dönük projeler geliştirip ziyaretler yaptılar. Örneğin 2009 yılında bir grup aydın ve aktivist Gaziantep Üniversitesi bahar şenlikleri kapsamında bir programda Suriye ile yürütülen süreci anlatıp sınırların esnekleşeceğine dair bir takvim bile dile getireceklerdi. Yine 2009 yılında çok sayıda yabancı temsilcinin bulunduğu uluslararası kara konvoyu Suriye’de karşılanıp “sınırların kaldırılması” meselesini yeniden gündeme getirmişti. 2010 yılında Mavi Marmara gemisi İsrail işgal kuvvetleri tarafından saldırıya uğradığında binlerce insan Kilis’te bulunan Öncüpınar sınır kapısına toplanmış ve Filistin’e karayolu ile gitmek istemişti. Seçilen yaklaşık 40 temsilci Beşşar Esed’in özel misafiri olarak Suriye’de ağırlanmış ve o dönem Suriye’de bulunan çeşitli Filistinli direniş gruplarının liderleri görüştürülmüşlerdi. Şüphesiz tüm bu sivil girişimlerin arkasında siyaset yapıcıların ulusal sınırları aşmaya çalışan yönelimlerinin etkisini görmek kaçınılmaz.
1954 yılında Türkiye’nin en büyük sınır hattı olan Suriye sınırına mayın döşenme planı ile 1952 yılında NATO üyeliği arasındaki ince bağı görmek ve bugün yerli-milli söylemi kendine rehber edinip Menderes hükümetini referans aldığını iddia eden iktidarın çelişik zihin dünyasını da konuşmak gerekir. Menderes hükümeti Türkiye toplumunda meşruiyetini sağlamak konusunda ilginç ve katı bir kompleks üretmiştir. Sık sık batının tek modeli olduğunu ispatlamak adına kısa ve uzun vadeli programları gündemine almıştır. Elbette bunda 2. Dünya Savaşı sonrası dünyanın yeni siyasal vizyonuna ve o vizyonu inşa eden ABD ile müttefik olma kaygısına dair izler görebiliriz. Yükselen komünizm tehlikesine karşı ABD emperyalizminin yanında yer almak adına 1952 yılında NATO üyeliği tereddütsüz kabul edilecekti. 1955 yılına Cezayir bağımsızlık savaşına karşı Birleşmiş Milletler genel kurulunda Fransa’dan yana tavır alıp 1958 yılında çekimser kalmak yine benzeri bir politikanın sonucuydu. 1990 yılında Özal’ın özrüne kadar Cezayir ile ilişkiler bir türlü onarılamamıştır. Elbette burada 1954 yılında kaçakçılık bahane edilerek Suriye sınırına döşenen mayınlar aslında fiziksel sınırları kültürel sınırlar haline getirmek için de uygulanan bir projeydi. Çünkü o yıllara kadar resmi sınıra rağmen çoğu bölünmüş aile arasında akrabalık ziyareti ve ticaret devam ediyordu. Mayınların döşenmesi bölgede bin yıla yakındır inşa edilmiş ve başat özelliklerini İslam’ın yaşam biçiminden ve bölgedeki halkların kültürel kaynaşma veya çatışma noktalarından beslenen kültüre büyük bir darbe vurdu. Hatta İslamcı ve muhafazakâr söylemin uzun yıllardır baskılayarak vurguladığı alfabenin değişiminden daha büyük bir kültürel kıyım olduğu bile söylenebilir. Çünkü coğrafyanın geçişkenliği hem kültürü hem de onun etrafında şekillenen sosyal bağları besleyen en önemli parametrelerden biridir. Alfabe değiştirildikten sonra muhafazakâr toplumun ulusal sınırlara rağmen kültürel ve inanç bağları diğer toplumlarla zorlaşmasına rağmen devam edegelmiştir. Fakat ülkenin en büyük sınırına mayın döşenmesi birçok ailenin yabancılaşmasına sebep olarak birkaç kuşak sonra devletin istediği ulusal kimliğin inşasını kolaylaştırmıştır. Tüm bunlara rağmen mayın döşenme olayının Menderes dönemine denk gelmesi konuyu muhafazakârlar tarafından eleştiri odağından çıkarmış hatta görmezden gelmelerine sebep olmuştur.
[1] https://www.cfr.org/articles/red-teaming-nuclear-intelligence-suspected-syrian-reactor
