Yapay Zekâ Borç Balonu ve Üretim Sonrası Ekonomi
Ve asıl çelişki yani üretim sonrası bir ekonominin, yapay zekâ geleceğini borç dağları üzerine inşa ederek finanse etmeye çalışması, hiçbir zaman çözüme kavuşturulamaz. Yalnızca, kâğıdın kendisi yırtılıncaya kadar üstü örtülür.
Önümüzdeki iki yıl içinde, yapay zekâ/veri merkezi inşası 1,8 trilyon dolarlık sermaye harcaması (capex) gerektiriyor. Morgan Stanley, büyük ölçekli bulut hizmeti sağlayıcılarının sermaye harcamalarının tek başına 2026-2027 yılları arasında yaklaşık 2 trilyon dolara ulaşacağını tahmin ediyor. Ve teknoloji sektörü, yatırım yapılabilir dereceli tahvil ihraçlarının %20’sini oluşturuyor, tarihsel payının iki katı. Geleneksel tahvil piyasası doygunluğa ulaşmış durumda ve bankaların da manevra alanı kalmadı.
Haziran 2026’da Blackstone, taleplerin %10’a ulaşmasının ardından 79 milyar dolarlık özel kredi fonunda itfa taleplerini sınırlandırırken, D.E. Shaw da müşterilerine Ocak 2027’den itibaren amiral gemisi hedge fonundaki yatırımcıların fondan tamamen çıkabilmek için dört yıla ihtiyaç duyacağını bildirdi; her iki firma da bu kararlarını portföylerini “gelecekteki krizlere” karşı koruma ihtiyacına dayandırdı. Verilen mesaj bundan daha açık olamazdı: ünlü South Park dizisinin 13. Sezon 3. bölümünde söylendiği gibi, likidite “yok olmuştu.” Bu arada, Goldman Sachs tam da Meta gibi hiper ölçekleyiciler negatif serbest nakit akışı bildirirken ve artık yapay zekâ hedeflerini operasyonlarından finanse edemedikleri için hisse senedi satışlarını değerlendirirken, 2026 yılında ABD hisse senedi arzının (IPO’lar/İlk Halka Arzlar, ikincil halka arzlar ve satış yasağı sonrası arzlar) 1.175 trilyon dolar olacağını tahmin ediyor. Buna, 2026’da vadesi dolacak yaklaşık 900 milyar dolarlık ABD şirket borcunu (S&P Global Ratings’e göre 2028’e kadar neredeyse 1,5 trilyon dolara yükselecek) da eklediğimizde, piyasanın her iki taraftan da sıkıştırıldığı bir tablo ortaya çıkıyor: hisse senedi arzı hızla artıyor, borçların daha yüksek faiz oranlarıyla yeniden finanse edilmesi gerekiyor ve nakit akışı bir türlü bulunamıyor.
Açıkça görülüyor ki bu bir döngü değil, bir yapıdır. Ve bu yapı şunu söylüyor: reel ekonominin geri ödemeyi hayal dahi edemeyeceği kadar fazla borç aldık-ve duramıyoruz. Bu spekülatif ekonomiyle ilgili en temel mesele, değerdeki muhayyel (fiktif) artışın üretken emeğin kitlesel seferberliği olmaksızın gerçekleşmesidir. Esasen, servetin büyümesi yalnızca kredi oluşturma yoluyla simüle edilmektedir. Ve Robert Kurz’un daha 1990’ların ortalarında anladığı haliyle: “Eğer muhayyel ticari değerlerin oluşturduğu bu dağın tamamı gerçek ve etkin talep olarak harekete geçirilseydi, bu durum Batı’da dahi derhal bir hiperenflasyon ortamına yol açardı.” Bu hiperenflasyonist potansiyel şimdiye kadar küreselleşmiş dünyanın ihmal edilmiş çevre bölgelerine alaycı bir biçimde ihraç edilmiş olsa da, özellikle spekülatif sektörün süregelen ucube halindeki genişlemesini dikkate aldığımızda, artık “gelişmiş” kapitalist ülkeler için de gerçek bir tehdit oluşturmaktadır. Dolayısıyla şu uyarıya kulak vermeliyiz: “kapitalist bir alternatif” yoktur. Muhayyel/kurgusal (fiktif) spekülatif büyüme yoluyla üretilen servet, reel ekonomide yaşamın yeniden üretimine hizmet edecek şekilde harekete geçirilemez. Bu servet yalnızca çökmeye ya da daha fazla şişmeye devam edebilir ve her iki seçenek de yıkıcıdır.
Çelişki
Sermaye bugün, kendi koşulları içinde çözemeyeceği bir çelişkiye sıkışmış durumdadır. Borçları çevirebilmek ve değerlemeleri haklı çıkarabilmek için sonsuz büyümeye ihtiyaç duymaktadır; ancak reel ekonomi hâlihazırda üretim sonrası bir karaktere bürünmüştür ve sonsuz büyümenin talep ettiği artık değeri üretebilecek durumda değildir. Bu nedenle sermaye gelecekten agresif bir biçimde borçlanmaktadır ve bunu onlarca yıldır yapmaktadır. Bundan dolayı da artık patlayıcı bir hâl almış çıkmazın üzerini örtmenin kendine özgü yolu olarak sonu görünmeyen bir finansallaşma sürecine girmektedir.
Sermaye, bu çelişkiyi yalnızca bastırmakla kalmıyor, aynı zamanda hesaplaşmayı sonsuza dek ertelemek amacıyla onu tümüyle dışlıyor. Ancak çelişki; bilançolardan özel kredi piyasalarına, enerji şebekelerinden toplumsal yeniden üretimin bizzat mümkün olup olmadığı sorusuna kadar yayılarak varlığını sürdürüyor. Psikanaliz bize, sert bir şekilde bastırılmış (dışlanmış) bir çelişkinin ortadan kaybolmadığını, aslında; yorumu, anlaşılması ve onu gizleme ile manipüle etme girişimlerine meydan okuyacak kadar şiddetli şoklar ve travmalar halinde geri döndüğünü söyler.
Tuzak
İşte şu anda deneyimlediğimiz hayal kırıklığının özünde yatan şey budur. Çelişki, çöken bir uygarlık biçiminde (savaşlar, yoksullaşma, manipülasyon, toplumsal bağın yıkımı, artan acılar) geri dönerken, biz bildiğimiz tek dile sarılmaya devam ediyoruz: emek-sermaye anlatısına ve onun sözde modern ve ilerici dinamizmine. Bizi, finansallaşmanın aslında bu sarıldığımız anlatının bizzat tarihsel başarısızlığına verilen yıkıcı, hatta felaket niteliğinde bir tepki olduğunu görmekten ideolojik olarak alıkoyan şey, işte bu eski senaryodur.
Emek-sermaye ilişkisine ne kadar nostaljik bir bağlılık duyarsak duyalım (ve bunun için düşünülebilecek tüm haklı nedenlere rağmen), hiçbir şey onun umutsuzca demode hale geldiğini görmemizi engellememelidir. Değer biçiminin kendisi-toplumsal faaliyetin soyut emek-zamanı aracılığıyla ölçülmesi-herhangi bir maddi dayanakla olan bağını koparmıştır. Türev araçların üzerine yığılan türevler, daha fazla borca hizmet eden borca hizmet eden borçlar tarafından yönetilen bir dünyada, muhayyel/kurgusal sermaye tarafından yönetilen bir dünyada yaşıyoruz. Ve ekonomi dediğimiz şeye, tam da bu dejeneratif hastalığa hizmet etmek üzere atanmış siyasi teknokratlar tarafından yönetilen bir dünyada.
Mart 2026 sonu itibarıyla küresel borç, yaklaşık 353 trilyon dolarla (küresel GSYH’nin %305’i) rekor seviyeye ulaşmış durumda ve yalnızca ABD federal borcu hâlihazırda 39 trilyon doların üzerindedir. Sadece 2026’nın ilk üç ayında dünya, küresel borç stokuna 4,4 trilyon dolarlık yeni borç ekledi. Böylesi bir sistem, düşünebildiğimiz en verimli sistem nasıl olabilir? Görünüşe göre hâlâ sermayenin dinamik verimliliğine (emek yaratıcılığına yapılan yatırım yoluyla zenginlik yaratımı) inanan, ancak aynı zamanda ölümcül derecede borç yaratımına bağımlı olan, çoğu insanı cezalandırırken sadece bir avuç süper zengini ödüllendiren bir sistem.
Çöküşe eski anlatıyla karşılık vermek, yeni olana kapıyı kapatmaktır. Bu, krizin biçimini içeriğiyle karıştırmaktır: değer biçiminin kendisinin geçerliliğini yitirmesi. Açgözlü finansal sistemi eleştiren pek çok kişinin tam olarak yaptığı hata budur. Hayal gücü ya da entelektüel cesaret eksikliğinden dolayı, modern (kapitalist veya sosyalist) bir çalışma toplumunda emeğin özünün temelden aşınmasını sorgulamayı tercih etmiyorlar ve böylece, meselenin kendisine asla ulaşmayan kötü bir ahlaki öfke sonsuzluğuna hapsoluyorlar. Bu sorgulamayı yapmayarak, kendilerini dışarıdan bakıyormuş gibi gösterebilir, sorunu dışsallaştırabilir ve onu sistemik bir mesele olarak görmek yerine dışsal aktörlere yansıtabilirler. Oysa bunu sistemik olarak görmek çok daha zordur.
Çıkış
İşte Hegelci iddia: Sermayenin dönüştüğü patlayıcı çelişki-geleceğini asla geri ödenemeyecek borçlarla finanse eden üretim sonrası bir ekonomi-mevcut çerçeve içinde çözülebilecek bir sorun değildir. Bu durum, çerçevenin kendisinin tükendiğinin ve gerçekten yeni bir geleceğe açılmamız gerektiğinin bir işaretidir.
Bu ne anlama gelirdi? Tam olarak bilemeyiz. İşte korku da bu, vaat de bu. Ancak parçaları seçebiliriz: zamanla değil ihtiyaçla ölçülen toplumsal etkinlik (iş); değişimden ziyade kullanım etrafında örgütlenen üretim; canlı emeğin ölü emeğe tabi kılınmasını gerektirmeyen bir toplumsal ilişki ve en önemlisi, kâr yapma zorunluluğundan arınmış bir yaşam tarzı. Bunlar, geleceğin bir noktasında yeni toplumsal bağlar, gerçekten alternatif toplumsal anlamlarla kutsanmış yeni alışkanlıklar ve neye dönüşmüş olacağımızı adlandıracak yeni bir dil oluşturmak zorunda kalacak yönelimlerdir. Çıkışın tek yolu budur; tarihin diyalektik olarak gelişme biçimi de budur. Hegel’in “yükseltme” ile kastettiği buydu: bastırma değil, örtbas etme değil, aksine çelişkinin şiddetli ve yaratıcı bir şekilde yeni bir biçime dönüştürülmesi.
*Fabio Vighi, politik ekonomi, kültür eleştirisi ve psikanalitik teori kesişiminde çalışan bir akademisyen, yazar ve kamu entelektüelidir.
Kaynak: https://www.savageminds.co/p/until-the-paper-itself-tears
Tercüme: Ali Karakuş
