Eski dilde, ilk öğrendiğimde çok etkilendiğim bir kelime var. “Avampesentlik”… Bu eski tabir, ilk başta Batı kökenli “popülizm” kavramının karşılığı gibi dursa da ondan daha derin ve daha çok boyutlu bir anlam içeriyor. Arapça kökenli olan “avam” kelimesi “halk” anlamına geliyorsa da bir diğer anlamı “özel bir eğitime ya da beceriye sahip olmayan sıradan insan kitlesi” demek. Eski dilde, biraz da pejoratif (küçümseyici) bir şekilde “avam”, “havas” (nitelikli, özellikli, entelektüel) kavramının zıddı olarak “niteliksiz, lümpen, kaba” anlamlarına gelecek şekilde de kullanılmış. “Avampesent” kelimesinin ikinci kısmı ise Farsça kökenli olup “beğenilen, yüceltilen” anlamlarına geliyor. Osmanlı Devleti’nin son döneminin politik atmosferinde bu kavram, avamın arzularını tatmin etmek yolunu tutan siyasi anlayışı anlatıyordu. Politikada avamı ve avamlığı merkeze koyan, avamı yücelten, uzun vadeli ve etraflıca düşünülmemiş avamca fikirleri siyasi kazanç için destekleyen, avamî istekleri tatmin eden bir siyaset anlamına geliyordu.
Modern Türk siyasetinde avampesentliğin ilk taşıyıcı ismi belki de Sultan II. Abdülhamid idi. Sultan, anayasal bir meşruiyet isteyen toplumun havas-elit kesimleri yerine etrafını avamdan; az eğitimli, niteliksiz ancak sadık bir kitle ile doldurmuştu. Ali Suavi gibi dönemin önemli bir entelektüelini öldüren okuma yazma bildiği bile şüpheli bir köylü çocuğu olan Çavuş Hasan, sadakati karşılığında rüyasında bile göremeyeceği bir şekilde taltif edilmiş ve paşalık (generallik) rütbesi ile taltif edilmiş Yedi-Sekiz Hasan Paşa olarak tarihe geçmişti. Sultan II. Abdülhamid bu ve benzer atamalar üzerinden topluma bir mesaj vermişti. “Eğitimsiz, cahil ve taşralı olman önemli değil, eğer bana kişisel bir sadakat gösterirsen seni devletin en yüksek yerlerine taşıyabilirim.”[1] Kabasakal Mehmed Paşa, Cevher Ağa ve Nadir Ağa gibi kişiler kurumsal bir liyakatten ziyade saray içi ilişkiler ve/veya padişaha kişisel sadakatle yükselmiş kişilere örnek olarak sayılabilir. Eğer hakkındaki rivayetler doğruysa Cerrah Hasan Bey ise bu işin zirvesi sayılır. Memlekette, tıp eğitimi almış başka hiç kimse yokmuş gibi Sultan II. Abdülhamid’in hiçbir formal tıp eğitimi olmayan Cerrah Hasan Bey’i sarayda görevlendirdiği rivayet edilir. Ahmet İhsan Tokgöz’ün aktardığına göre bu atamanın altında ise Cerrah Hasan Bey’in Sultan II. Abdülhamid’in bir çıbanını ağzıyla emmek şeklinde gösterdiği sadakat yatar.
Türkiye’de İttihat ve Terakki Fırkası ile liyakat bir miktar yükselişe geçmiş, Said Halim Paşa gibi bir İslamcı da Dr. Nazım gibi bir Türkçü de liyakat esaslı olarak İTC’de bir yer bulabilmişti. Cemiyet, alaylı geleneğe karşı eğitimli asker ve bürokratları daha fazla öne süren bir damar taşıyordu. Buna karşılık Cumhuriyet’in tek parti döneminde oluşan bürokratik ve yukarıdan modernleştirici, kendinden olmayan eliti bile dışlayan siyaset tarzı, çok partili hayatta muhalif aktörlere geniş bir imkân sundu: halk adına konuşmak, elitlere karşı “milli irade”yi temsil ettiğini söylemek. Adnan Menderes’in “Yeter! Söz milletindir!” sloganında billurlaşan bu çizgi, merkez sağın ana siyasal diline dönüştü. Ancak bu dil, Süleyman Demirel döneminde giderek daha dağıtımcı ve daha kısa vadeli bir popülizme kaydı. 1965 sonrasında çıkarılan 775 sayılı Gecekondu Kanunu, gecekondulaşmayı yalnızca bir şehircilik sorunu olarak değil, siyaseten verimli bir toplumsal zemin olarak ele aldı; bu yaklaşım, sonraki af ve imar siyasetinin de önünü açtı. Böylece kısa vadeli seçmen memnuniyeti, uzun vadeli şehir planlamasının önüne geçti. Benzer bir mantık 1991 sonrasında emeklilik siyasetinde de görüldü: 1986’da getirilen yaş şartı, 1992 tarihli 3774 sayılı Kanun’la kaldırıldı ve sosyal güvenlik sistemi yeniden yaşa bağlı olmayan emeklilik düzenine döndü. Bu karar, geniş seçmen kesimlerinin hoşnutluğunu önceleyen ama kamu maliyesi ve finansal sürdürülebilirlik açısından ağır sonuçlar doğuran tipik bir popülist tercihti.
Avampesentliğin ülkeleri çürüten bir yanı var. Avamın siyasetten beklediği şey çoğu zaman adalet, liyakat ya da uzun vadeli kamusal yarar değil; kendi hayatına hemen dokunacak, mümkünse zahmetsiz ve maliyeti başkasına yıkılacak küçük imtiyazlardır. İmar affı, erken emeklilik, çocuklara torpilli memuriyet, ucuz kredi, üretmeden kamu kaynağından pay alma arzusu, elit ve uzman kişileri küçümseyip ona hükmetme hevesi ve devlete giren kişinin bütün ailesini kamuya taşıma isteği aynı zihniyet dünyasının parçalarıdır. Ne yazık ki siyaset, çoğu zaman, oy uğruna bu ölçüsüz ve uzun vadede zararlı isteklere boyun eğebiliyor.
Evet, bugün bir ara 8 milyonlara yaklaşan üniversite öğrencisi kapasitesi sayesinde, ilköğretim ve lise başarısı düşük bir genç de düşük puanla ve barajsız girilebilen bir üniversitede yükseköğretim görebiliyor; kendisine tanınan fazladan bütünleme sınavları, tek ders sınavları, öğrenci afları ve çeşitli teşvik edici uygulamalar sayesinde bir şekilde üniversite diploması alabiliyor. Daha sonra akrabalık ya da yerel ağlarını kullanıp bir “referans” bulabildiği takdirde kamu personeli de olabiliyor. Akrabalık ağlarının, memleketçiliğin daha düşük olduğu büyükşehirlerde büyümüş ama yüksek başarılı bir birey ise bu sistem yüzünden dolaylı bir şekilde kamudan dışlanıyor. Ve tabiî ki bu sistem, çoğu zaman liyakatli ve dürüst kamu personeli üretmiyor. Özellikle %50+1 sisteminin siyaseti popülizme mahkûm etmesi ve bunun ardından yapılan ölçüsüz kamu istihdamları, devlet kurumlarının niteliğinde ve işlevlerinde ciddi bir erozyona yol açtı.
Üstelik %50+1 sistemi sayesinde irili ufaklı toplum kesimleri devlete ve siyasete şantaj yapabilir hale geldi. 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde muhalefet adayının EYT’yi seçim malzemesi haline getirmesi, bu dinamiğin en çarpıcı örneğini sundu. Yaklaşık 2,2 milyon kişiyi kapsayan EYT düzenlemesinin uzun vadeli maliyetinin yüzlerce milyar lirayı bulacağı tahmin ediliyordu; üstelik pek çok ekonomist, söz konusu düzenlemenin zaten kırılgan olan sosyal güvenlik sistemini daha da zorlayacağını açıkça ortaya koymuştu. Ne var ki seçim atmosferinde bu hesaplar duyulmak istenmedi. Aslına bakılırsa ne olursa olsun ülke ekonomik zararları açık olan bu uygulama siyaset üst ortak bir hareket tarzı ile seçim kampanyasının dışında bırakılmalıydı. Toplumun bir kesiminin EYT şantajının başarıya ulaşması son kertede milletin kaybetmesine yol açtı ancak sistemin ürettiği bu mecburi avampesentliğin tahribatı bununla da sınırlı kalmadı.
Geldiğimiz noktada siyasette, kamu sektöründe, eğitimde ve akademide avampesentliğin beslediği büyük bir niteliksizlik girdabı göze çarpıyor. Açık kaynaklarda okunabilen haberlere bakıldığında kamu personelinin suç teşkil edecek eylemlere bulaşma oranındaki değişimlerin de artık sosyolojik olarak araştırılması gereken bir başlık haline geldiği anlaşılıyor. Siyaset ise giderek çözüm üretme kapasitesini kaybetmiş görünüyor; bu yüzden toplumun önemli bir kesimi artık muhalefetten de sahici bir çıkış umudu beslemiyor. Zaten millet bütünüyle bir üst güce, siyasete umut bağlamamalı… Bir toplumun gelişmesi yalnız yukarıdan gelmez; asıl belirleyici olan, büyük ölçüde tabandaki zihniyet, alışkanlık ve örgütlenme düzeyidir. Türkiye’nin, halkıyla ve devletiyle birlikte; niteliği, liyakati ve üretimi önceleyen, güçlü ve bağımsız bir sivil toplumun taşıdığı bir istikamete yönelmesi gerekiyor. Bunu gerçekleştirecek potansiyelimiz de tarihsel tecrübemiz de insan kaynağımız da hâlâ mevcut.
[1] Bu dönemin gerilim hatlarından biri de ülkenin en iyi okulunda okumuş, birkaç dil bilen, iyi bir görgü sahibi mektepli subayların formal bir eğitimi olmayan, kimisinin okuma-yazması bile olmayan, biraz da görgü yönünden kaba-saba buldukları alaylı subayların emrine verilmesiydi. Örneğin Fevzi (Çakmak) Paşa, Arnavut Şemsi Paşa’nın Selim Sırrı Tarcan Bey Divriğili Osman Paşa’nın emrinde görev yapmıştı.
