Eden mi?, Nixon mı? İran Savaşı Üzerinden Küresel Gücün Testi

İran merkezli bir kriz, sadece bölgesel bir çatışma değil, küresel sistemin geleceğini belirleyebilecek bir test olarak duruyor. Süveyş’te Britanya bu testi kaybetti ve bir dönemin kapanışını simgeledi. Nixon ise benzer bir krizden yeni bir düzen kurarak çıktı. Bugün ABD’nin önünde benzer bir eşik var. Hürmüz Boğazı’nın güvenliği, enerji piyasalarının yeniden yapılandırılması ve doların küresel rolünün korunması, bu sürecin üç temel ayağını oluşturuyor. Eğer bu alanlarda başarı sağlanabilirse, ABD bir kez daha sistem kurucu rolünü pekiştirebilir. Aksi halde, kriz sadece mevcut düzenin çözülmesini hızlandıran bir dönüm noktası olur.
Nisan 19, 2026
image_print

Tarih birebir tekerrür etmez, ancak bazı kırılma anları, farklı dönemlerde benzer dinamiklerle yeniden sahneye çıkar ve güç dengelerini kökten dönüştürür. 1956 Süveyş Krizi, Britanya’nın yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi ve ekonomik kapasitesinin de sınırlarına ulaştığını göstererek, bir imparatorluğun sistem kurucu rolünü kaybettiği anı simgelemişti. Buna karşılık 1973 Petrol Krizi, ilk bakışta Batı için yıkıcı bir şok gibi görünse de, ABD’nin bu krizi enerji politikaları, doların konumu ve bölge güvenlik mimarisi üzerinden bir fırsata dönüştürerek küresel düzeni yeniden şekillendirmesine zemin hazırladı.

Bugün İran merkezli bir savaş etrafında yürüyen tartışmalar, bu iki tarihsel momenti yeniden anlamlandırmayı gerektiriyor. Çünkü mesele yalnızca bir savaşın askeri sonucu değil. Asıl belirleyici olan, küresel sistemin omurgasını oluşturan enerji akışlarının, ticaret yollarının ve finansal düzenin kimin kontrolünde olacağıdır. Hürmüz Boğazı’ndan geçen enerji hatları, küresel tedarik zincirlerinin kırılganlığı ve dolar merkezli finansal sistemin dayanıklılığı, bu olası krizin gerçek cephelerini oluşturuyor.

Bu çerçevede sorulması gereken temel soru şudur: ABD, böyle bir krizden Anthony Eden liderliğindeki Britanya gibi sistem dışına itilerek mi çıkacak, yoksa Richard Nixon yönetimindeki ABD gibi yeni bir düzen kurarak mı? Bu ihtimal, küresel düzenin geleceğini belirleyecek temel sınavdır.

Süveyş Krizi’nden Çıkan Ders; Askeri Güç Yetmez

Süveyş Krizi’ne yakından bakıldığında, olayın yalnızca askeri bir müdahale değil, küresel güç yapısında yaşanan derin bir dönüşümün göstergesi olduğu açıkça görülür. İngiltere, Fransa ve İsrail, Cemal Abdülnasır liderliğindeki Mısır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesine karşı 1956 yılı Ekim ayında hızlı ve kararlı bir askeri operasyon planladı. Bu operasyonun amacı, kısa sürede kontrolü yeniden ele geçirerek Süveyş Kanalı üzerindeki hem ekonomik hem de jeopolitik üstünlüğü sürdürmekti. Ancak bu plan, II. Dünya Savaşı sonrası şekillenen yeni uluslararası düzeni ve güç dengelerini yeterince hesaba katmadığı için beklenen politik sonuçları üretmedi.

ABD ve Sovyetler Birliği’nin aynı anda bu müdahaleye karşı çıkması, Londra ve Paris için beklenmedik bir stratejik duvar oluşturdu. Washington’ın ekonomik baskısı—özellikle sterlin üzerindeki finansal baskı—Britanya’yı geri adım atmaya zorladı. Bu geri çekilme, yalnızca başarısız bir askeri operasyon değil, aynı zamanda Britanya’nın bağımsız küresel güç olma iddiasının fiilen sona ermesi anlamına geliyordu. Güçlü bir askeri endüstriyel kapasitesi olmasına rağmen Britanya, artık tek başına kritik bir ticaret ve enerji arterini kontrol edebilecek kapasiteye sahip değildi.

Daha da önemlisi, kriz Britanya’nın stratejik kararlarında ABD onayına bağımlı hale geldiğini açık biçimde ortaya koydu. Bu durum, askeri gücün varlığının tek başına yeterli olmadığını, finansal araçlar, diplomatik meşruiyet ve sistem kurma kapasitesinin asıl belirleyici unsurlar olduğunu gösterdi. Süveyş, bu yönüyle, klasik imparatorluk gücünden modern hegemonik düzene geçişin sembolik kırılma noktası olarak tarihe geçti. Bu yüzden Eden’in, Britanya’nın hâlâ büyük bir güç olduğuna inanan son başbakan ve Süveyş kriziyle karşı karşıya kaldığında bunun böyle olmadığını fark eden ilk kişi olduğu kabul edilir.

Nixon Moment’i: Krizi Fırsata Çevirmek

1973’e gelindiğinde ABD, yalnızca bir enerji şokuyla değil, aynı anda uluslararası parasal düzenin çözülmesiyle karşı karşıyaydı. 1971’de Bretton Woods sisteminin çökmesi ve doların altına bağlılığının sona ermesi, ilk bakışta Amerikan gücünü zayıflatabilecek bir gelişmeydi. Tam da bu kırılgan zeminde OAPEC ülkelerinin petrol ambargosu devreye girdi. Enerji fiyatları hızla yükseldi, Batı ekonomileri stagflasyon sarmalına sürüklendi. Ancak Nixon yönetimi bu çok katmanlı krizi yalnızca yönetmekle kalmadı, onu yeni bir küresel düzenin inşası için kaldıraç olarak kullandı.

Bu sürecin merkezinde, petrolün dolar üzerinden fiyatlanmasını kurumsallaştıran petro-dolar sistemi yer aldı. ABD, başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkeleriyle yaptığı petrol karşılığı güvenlik anlaşmaları sayesinde enerji ticaretini dolar cinsine sabitledi. Washington, bu ülkelere askeri koruma ve rejim güvenliği sağlarken, karşılığında petrol gelirlerinin büyük ölçüde dolar üzerinden tutulmasını ve Amerikan finansal piyasalarına yönlendirilmesini garanti altına aldı. Böylece dolar, altın yerine enerjiyle desteklenen fiili bir küresel rezerv para haline geldi.

Bu düzenleme, ABD’yi küresel finansın tartışmasız merkezi konumuna taşıdı. Petrol gelirlerinin Wall Street ve ABD tahvillerine akması, Amerikan ekonomisine sürekli bir likidite ve düşük maliyetli borçlanma avantajı sağladı. Sonuçta ABD, sahada askeri bir zafer kazanmadan, finansal mimariyi ve enerji akışlarını yeniden kurgulayarak krizden güçlenerek çıktı. Hatta bu politika sayesinde 1945 sonrası bizzat ABD tarafından küresel sistemin kurallarını yeniden kurgulayan aktör haline geldi.

Bugün İran üzerinden şekillenen ve Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla sonuçlanan çatışma, benzer bir sistemik test niteliği taşıyor. İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisi, küresel petrol ve LNG arzının yaklaşık yüzde 20’sini, küresel gübre ticaretinin yüzde 35’ini ilgilendiriyor. Bu oran, Hürmüz’ü yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte kritik bir dar boğaz haline getiriyor. 1956’da Süveyş Kanalı ne ifade ediyorsa, bugün Hürmüz Boğazı benzer bir işlev görüyor: küresel ekonominin akışkanlığını sağlayan bir damar.

Bu nedenle Hürmüz Boğazı’nın kapanması, yalnızca bölgesel bir gerilim değil, zincirleme etkiler üreten küresel bir kırılmaya dönüştü. Küresel gemicilik faaliyetleri, Covid-19 pandemisi dönemindeki en düşük seviyelerin bile altına geriledi. Enerji arzının daralmasıyla birlikte petrol fiyatları hızla yükselirken, gübre arzındaki daralma gıda fiyatlarında beklenmedik artışları tetikledi. Bu tablo, özellikle enerji ithalatçısı ve gıda güvenliği açısından kırılgan ülkeleri ciddi bir ekonomik baskı altına soktu. Artan maliyetler üretimden ulaşıma kadar tüm sektörlere yayılırken, enflasyon küresel ölçekte tırmanmaya başladı. Finansal piyasalar ise yükselen belirsizlik ve risk algısıyla birlikte sert dalgalanmalar yaşadı. Bu aşamada kriz, artık yalnızca askeri bir çatışma olmaktan çıkarak enerji, ticaret ve finans akışlarını aynı anda etkileyen sistemik bir sarsıntıya dönüştü.

Hürmüz Boğazı ve Yeni Güç Dengesi

Önünde iki seçenek olan ABD’nin bu durumda nasıl bir yol izleyeceği belirleyici olacaktır. “Eden senaryosu”nda Washington, askeri gücüne güvenerek hızlı bir çözüm arar ancak sahadaki gerçeklikler bu beklentiyi karşılamaz. İran’ın doğrudan konvansiyonel bir savaşta ABD’ye denk olması beklenmez; ancak İran’ın asimetrik kapasitesinin oldukça güçlü olduğu bilinen bir gerçek. Bölgedeki vekil güçler, balistik ve seyir füzeleri, deniz mayınları ve insansız sistemler, Hürmüz Boğazı’nda uzun süreli bir istikrarsızlık yaratabilir. Boğazın tamamen kapanmasa bile “riskli” hale gelmesi bile yeterlidir. Çünkü bu senaryoda sigorta maliyetleri artar, tanker trafiği yavaşlar enerji ve gübre arzı daralır.

Bu senaryoda ABD sahada askerî varlık gösterse bile küresel enerji akışını istikrarlı biçimde sürdüremediği için bu tablo Washington açısından stratejik bir başarısızlık olarak değerlendirilir. Dahası, Çin gibi aktörlerin Orta Asya boru hatları, Rusya üzerinden kara taşımacılığı veya alternatif deniz güzergâhları gibi seçenekler geliştirmesi, ABD’nin deniz yollarındaki tarihsel üstünlüğünü zayıflatacaktır. Böyle bir gelişme, Süveyş Krizi sonrası Britanya’nın konumunu andırır: güç hâlâ vardır, ancak belirleyicilik azalmıştır. Bu senaryonun gerçekleşmesi durumunda ABD’nin sistem kurucu niteliği ciddi biçimde aşınır.

“Nixon senaryosu” ise çok daha sofistike bir yaklaşım gerektirir. Bu yaklaşımda kriz, bir tehditten çok fırsat olarak görülür. ABD, enerji piyasasını yeniden şekillendirecek adımlar atabilir. Özellikle LNG ihracatının artırılması, Avrupa’nın Rusya ve Orta Doğu bağımlılığının azaltılması ve Asya pazarlarına daha fazla Amerikan enerjisi yönlendirilmesi bu stratejinin parçaları olabilir. Bu sadece ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir hamledir.

Daha kritik olan ise finansal boyuttur. Eğer ABD, enerji ticaretinin dolar üzerinden yapılmasını daha da pekiştirecek yeni anlaşmalar kurabilirse, bu Nixon dönemindeki petro-dolar hamlesine benzer bir etki yaratabilir. Bu, doların küresel sistemdeki merkeziliğini korumasını sağlar ve ABD’ye uzun vadeli bir avantaj sunar.

Ancak burada önemli bir fark var: 1973’te ABD’nin karşısında bugünkü anlamda entegre bir rakip yoktu. Sovyetler Birliği askeri olarak güçlüydü ancak küresel ticaret sisteminin dışında kalıyordu. Bugün ise Çin, hem üretim hem ticaret hem de enerji talebi açısından sistemin merkezinde yer alıyor. İran’la ekonomik ilişkileri güçlü olan Çin, aynı zamanda dolar dışı ödeme sistemleri geliştirmeye çalışıyor. Yuan üzerinden enerji ticareti girişimleri, ABD’nin finansal hegemonyasına doğrudan bir meydan okumadır.

Dolayısıyla Trump yönetiminin Nixon benzeri bir başarı elde edebilmesi için yalnızca İran’ı dengelemesi yetmez; aynı zamanda Çin’in bu alternatif sistem kurma çabalarını da sınırlaması gerekir. Bu ise çok daha karmaşık ve çok boyutlu bir strateji gerektirir.

Bir üçüncü senaryo ise iki uç arasında bir yerde durur. ABD kısa vadede askeri ve lojistik başarılar elde edebilir, Hürmüz Boğazı’nı açık tutabilir ve enerji akışını büyük ölçüde sürdürebilir. Ancak bu başarıyı kalıcı bir sistem dönüşümüne çeviremezse, ortaya çıkan sonuç ABD’nin hâlâ en güçlü aktörlerden biri olduğu ancak artık kuralları tek başına belirleyen güç olmadığı bir uluslararası düzene yol açar.

Bu noktada liderlik tarzı belirleyici bir faktör haline gelir. Nixon, uzun vadeli ve stratejik düşünebilen bir liderdi. Çin’le ilişkilerin normalleşmesi gibi hamleler, sadece kısa vadeli çıkarları değil, sistemin genel dengesini gözetiyordu. Trump ise daha çok kısa vadeli kazanımlara odaklanan, işlem temelli bir yaklaşım sergiliyor. Bu tarz, hızlı karar almayı kolaylaştırsa da, karmaşık uluslararası düzen kurma süreçlerinde sınırlayıcı olabilir.

Ayrıca ABD’nin iç siyasi yapısı da bu tür bir stratejinin uygulanabilirliğini etkiler. 1970’lerde ABD ciddi ekonomik sorunlarla karşı karşıya olsa da, küresel liderlik konusunda belirli bir mutabakat vardı. Bugün ise daha kutuplaşmış bir siyasi ortam söz konusu. Büyük ölçekli ve uzun vadeli stratejiler, iç politikadaki bölünmeler nedeniyle zorlaşabilir.

Sonuç olarak İran merkezli bir kriz, sadece bölgesel bir çatışma değil, küresel sistemin geleceğini belirleyebilecek bir test olarak duruyor. Süveyş’te Britanya bu testi kaybetti ve bir dönemin kapanışını simgeledi. Nixon ise benzer bir krizden yeni bir düzen kurarak çıktı. Bugün ABD’nin önünde benzer bir eşik var. Hürmüz Boğazı’nın güvenliği, enerji piyasalarının yeniden yapılandırılması ve doların küresel rolünün korunması, bu sürecin üç temel ayağını oluşturuyor. Eğer bu alanlarda başarı sağlanabilirse, ABD bir kez daha sistem kurucu rolünü pekiştirebilir. Aksi halde, kriz sadece mevcut düzenin çözülmesini hızlandıran bir dönüm noktası olur. Son tahlilde mesele İran değil. Mesele, kriz anlarında kimin oyunun kurallarını yeniden yazabildiğidir.

[1] Doç. Dr.Necmettin Acar, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm başkanı., [email protected].

Doç. Dr. Necmettin Acar

Doç. Dr. Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm başkanı.,
Eğitimini İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünde, yüksek lisans eğitimini Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler anabilim dalında, doktorasını Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler anabilim dalında tamamlayan Acar halen Mardin Artuklu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Başlıca çalışma alanları Orta Doğu siyaseti, enerji güvenliği, Basra Körfezi güvenliği ve Türkiye’nin Orta Doğu politikası olan Acar’ın bu alanda yayınlanmış çok sayıda çalışmaları bulunmaktadır. İletişim: [email protected]

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA