Lübnan Komplosu

İsrail’in Lübnan’a yönelik son savaşı yalnızca havadan yürütülmüyor. Aynı zamanda Beyrut, Hizbullah’ı izole etmeye ve İran’ın müzakere pozisyonunu zayıflatmaya yönelik ABD-İsrail çabalarıyla uyumlu hareket ettiğinden bu saldırı içeriden de siyaseten desteklenmektedir.
Nisan 12, 2026
image_print

Katliamlar, Müzakereler ve Yeni Bir Düzen

Daha önce, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun Lübnan’daki toplu katliamlar aracılığıyla iletmeye çalıştığı yedi mesajı incelemiştik.

Bu mesajlar bölgesel dinamikleri yeniden şekillendirmeyi, caydırıcılık tesis etmeyi ve sahada yeni siyasi gerçeklikler dayatmayı hedefliyordu.

Bu katliamlar, Lübnan sivil savunma verilerine göre hâlihazırda yüzlerce Lübnanlının öldürülmesine, binden fazlasının yaralanmasına ve geniş ölçekli sivil altyapı yıkımına yol açmış durumda.

Ancak şiddetin boyutu ve yoğunluğu tesadüfî değildi. Aciliyet durumu oluşturma, korku ve nihayetinde itaat yaratmak üzere tasarlanmıştı.

O dönemde, İsrail’in eylemlerinin kanla yeni bir bölgesel düzen dayatma girişiminin parçası olduğunu savunmuştuk. O zamandan beri yaşanan yeni gelişmeler, bu askeri gerilimin paralel siyasi hamlelerle, özellikle de İran-ABD’nin Pakistan’daki müzakere sürecini Lübnan’daki savaştan ayırma çabasıyla koordine edildiğini doğruladı.

Bu ayrım teknik bir detay değil. Mevcut jeopolitik mücadelenin özüdür.

İsrail bombaları Lübnan’a düşmeye devam ederken, Netanyahu hükümetine Lübnan ile “en kısa sürede” doğrudan müzakerelere başlaması talimatını verdiğini açıkladı ve bu görüşmelerin Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve “barışçıl ilişkiler” kurulması üzerine odaklanacağını vurguladı.

Bu değişim birdenbire ortaya çıkmadı. Yıllardır Lübnan’a yönelik en ölümcül İsrail saldırılarından birinin ardından geldi ve İran’ın İslamabad görüşmelerine katılımını Lübnan’daki ateşkes şartına açıkça bağladığı bir anda gerçekleşti.

Başka bir deyişle, İsrail gerilimi askeri olarak tırmandırırken, İran’ın şartlarını baypas etmek üzere tasarlanmış bir siyasi kanal açtı.

Ancak bu stratejiyi özellikle önemli kılan şey, yalnızca İsrail’in rolü değil, Beyrut’tan gelecek yanıttır.

İsrail’in Lübnan’a karşı başlattığı savaşın başından itibaren, Başbakan Nawaf Salam hükümeti, ABD ve İsrail’in hedefleriyle yakından örtüşen adımlar atmaktadır.

Lübnanlı yetkililer, çatışmayı öncelikle İsrail saldırganlığı olarak ele almak yerine, direnişi kontrol altına alma ihtiyacını vurgulayarak, Hizbullah’ın silahları ve tüm silahların devlet kontrolüne alınması gerekliliği konusunu defalarca gündeme getirdiler.

Bu pozisyon tarafsız değildir. Siyasi bir tercihi yansıtmaktadır. Daha da önemlisi, bu tercih tam da İsrail’in dayatmaya çalıştığı çerçeveyi oluşturmaktadır: bu çerçevede temel mesele artık işgal, saldırganlık veya sivil katliamları değil, direniş “sorunu”nun kendisidir.

Lübnan hükümetinin, tarihsel olarak dolaylı veya aracılı temasların dar çerçevesi dışında kaçınılan bir şey olan, İsrail ile doğrudan müzakerelere girme isteği, tehlikeli bir emsal teşkil etmektedir.

Şartlı veya taktiksel olarak nitelendirilse bile, bu tür bir etkileşim, Lübnanlı sivillerin İsrail saldırılarının enkazı altında kaldığı bir dönemde İsrail’i zımnen siyasi olarak tanımak anlamına gelir.

Bu çelişki, ülke içindeki aktörlerin gözünden kaçmıyor.

Al Mayadeen’e göre, Hizbullah’la bağlantılı isimler hükümetin izlediği yolu sert bir şekilde eleştirdi ve bazıları bunu en büyük ihanet olarak nitelendirdi. Bu eleştiriler, Lübnan’ın nihayetinde direnişi gayrimeşru hale getirecek ve ülkenin iç güç dengesini yeniden şekillendirecek bir siyasi yola sürüklenmesinden duyulan daha derin bir korkuyu yansıtıyor.

Bu endişe, olayların gidişatıyla da pekişiyor. Al Mayadeen’in Beyrut muhabirine göre, Lübnan henüz Amerika Birleşik Devletleri’nden müzakerelere başlama konusunda resmi bir tarih almadı. Lübnanlı yetkililer, herhangi bir görüşmeden önce ateşkesin şart olduğunu ısrarla belirtirken, İsrail ise amacının tam tersi olduğunu açıkça ortaya koydu: müzakereleri, Hizbullah’ın silahsızlandırılması da dâhil olmak üzere yeni gerçeklikler dayatmak için bir araç olarak kullanmak.

Aynı anda, İran, tavrını hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde netleştirdi. İran heyeti, İslamabad görüşmelerine katılımı, olası herhangi bir ateşkesin İsrail’in Lübnan’daki operasyonlarını tamamen durdurması şartına bağladı. İranlı yetkililer daha da ileri giderek, uzun vadeli herhangi bir düzenlemenin İsrail saldırganlığının tamamen sona erdirilmeden mümkün olmayacağını vurguladı.

Bu durum, siyasi vizyonlar arasında doğrudan bir çatışma yaratıyor. Bir tarafta İran, direnişin merkezi bir aktör olarak rolünü koruyan daha geniş bir bölgesel uzlaşmaya Lübnan’ı dâhil etmeye çalışıyor. Diğer tarafta ise ABD, İsrail ve bölgedeki müttefikleri Lübnan’ı izole ederek, Hizbullah’ı devre dışı bırakarak ve ABD liderliğindeki düzeni yeniden tesis ederek bu çerçeveyi parçalamak için çalışıyor.

Bu bağlamda, Lübnan hükümetinin davranışı bağımsız olarak anlaşılamaz.

Beyrut’un siyasi yapısı uzun süredir dış baskılarla, özellikle Washington ve bölgesel müttefikleriyle şekillenmiş bir sistem içinde hareket ediyor. Bugünkü durum da istisna değil. Müzakerelere yönelme, silahsızlandırmaya vurgu ve çatışmanın siyasi çerçevelenişi, tamamı Amerikan yanlısı kamp ile daha geniş bir uyumu yansıtıyor.

Bu kamp stratejik bir açmazla karşı karşıyadır. İran’a-ne askeri ne de ekonomik olarak-kesin bir sonuç dayatma konusundaki yetersizliği, güç dengesini zaten değiştirdi. Hürmüz Boğazı krizi, İran devletinin dayanıklılığı ve Hizbullah’ın etkisiz hâle getirilememesi, ABD nüfuzunun sınırlarını açığa çıkardı.

Lübnan’ın İran liderliğindeki bir müzakere çerçevesine dâhil edilmesine izin vermek bu değişimi daha da derinleştirecektir.

Bu, Beyrut’taki Batı yanlısı aktörleri fiilen marjinalleştirir ve İran’ın kayda değer bir etkiye sahip olduğu yeni bir bölgesel düzenin kapısını açar. Washington, Tel Aviv ve müttefikleri için bu kabul edilemez bir sonuçtur.

Dolayısıyla mevcut strateji şudur: Lübnan’ı bombalamak, ardından da Lübnan hükümetiyle doğrudan müzakerelere girmek.

Bu ikili yaklaşım çelişkili değildir. Bilinçlidir. Katliamlar baskı yaratır. Müzakereler, İran’ı dışlayan ve çatışmayı silahsızlanma ve normalleşme çerçevesinde yeniden ele alan alternatif bir siyasi yol yaratır.

Kritik olan, hem İsrail’in hem de Lübnan siyasi yapısının bazı kesimlerinin ortak bir hedef paylaşmasıdır: Hizbullah’ın zayıflatılması ve nihayetinde yenilmesi. Doğrudan görüşmeler bunun sadece ilk adımıdır.

ABD ve İsrail’in öngördüğü ideal senaryoda, bu süreç, muhtemelen Birleşmiş Milletler aracılığıyla, Hizbullah’ı ve dolayısıyla her türlü silahlı direnişi resmen gayrimeşru kılan uluslararası bir uzlaşmaya dönüşecektir. Böyle bir değişim yalnızca Lübnan’ın iç yapısını değiştirmekle kalmaz, aynı zamanda daha geniş direniş ekseninin özüne de darbe vurur.

Ancak bu tür senaryolar nadiren planlandığı gibi gelişir.

En büyük engel, İran’ın Lübnan’ı daha geniş kapsamlı herhangi bir anlaşma bağlamında ele alma konusundaki ısrarıdır. Bu bağlantı sürdüğü sürece, Lübnan’ı izole etme girişimleri yalnızca Tahran’dan değil, bizzat Lübnan içindeki aktörlerden de ciddi bir dirençle karşılaşacaktır.

Bu mücadelenin sonucu yalnızca Lübnan’la sınırlı kalmayacaktır.

Bu durum, bölgenin ABD destekli devletlerin egemen olduğu parçalı bir düzene doğru mu yoksa direniş hareketlerinin ve müttefiklerinin belirleyici bir rol oynamaya devam ettiği yeni bir dengeye doğru mu ilerleyeceğini belirleyecektir.

 

Ramzy Baroud, gazeteci, yazar ve The Palestine Chronicle’ın editörüdür. Altı kitap yazmış ve çok sayıda kitaba katkıda bulunmuştur. Dr. Baroud ayrıca Center for Islam and Global Affairs (CIGA) bünyesinde Misafir Kıdemli Araştırma Görevlisi olarak görev yapmaktadır.

 

Kaynak: https://savageminds.substack.com/p/the-lebanon-conspiracy

 

Tercüme. Ali Karakuş

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA