İnsanın diğer canlılardan ayrım noktalarını sorgulamaya, bu amaçla “benlik, bilinç, irade” kavramlarını teşrih masasına yatırmaya gayret ediyoruz. Gerek zihin gerek insanın simgeleştirebilen dil yeteneği üzerine epeyce söz söyledik. Bu sözler boyunca imgelem, imge, simge kavramlarına yer verdik. Kavramlar arasındaki farklılıklar belli belirsizdi; okuyucu kendi zihin dünyasında bu kavramların karşılıklarını arayıp bulsun, yerli yerine koymaya çalışsın diye kavramların neye karşılık geldiği üzerinde pek durmadık. Şimdi bilinçli bir geciktirmeyle tam da bu işi yapmak istiyoruz.
“Dünya” adlı kitabında antropolog Pina Cabral, kitabının imgelem[1] bölümünde şunları söylüyor: “Etnografik kayıtlar, insan imgeleminin sınırsız olmadığını ileri sürmektedir; sınırlı olsaydı etnografik gerçekliğe nasıl bu kadar kolay ulaşılırdı? Yine de, insanın imgelemesinin sınırları varsa bu sınırların doğası nedir? Neden herhangi bir biçimde değil de belli bir biçimde düşünmeye yatkınız? Zihnin ilişki kurmakta tamamen özgür olduğunu varsaymak anlamlı mıdır? Bu, bedenden ayrılmış bir zihne bürünmekle aynı şey olmaz mı?… Öz ve varoluş nasıl etkileşime girer?” (s.119). Bunlar gerçekten de insanla ilgili düşünen herkesin sorması gereken ama nedense hep ihmal edilen muazzam sorulardır…
Biz, benlik, bilinç ve irade üzerine düşünmelerimiz, özellikle yeniden Descartes okumalarımız sırasında, fark ettik ki, insan zihninin (onu gayrı-maddi bambaşka bir töz olarak görecek kadar maddeden ayrı ele alan) yapısını önemseyenler, esasen iki ana akıma ayrılıyorlar: 1) Maddeden, dolayısıyla bedenden ve beyinden tamamen ayrı bir zihinsel, akli, bilişsel bir alan olduğunu sananlar (bunların temsilcisi, Platon ve Pascal’dır)… 2) Zihinsel olanın şu veya bu şekilde ama mutlaka maddi alanla, dolayısıyla beden ve beyinle bağlantılı ve etkileşim içinde olduğunu düşününler (bunların temsilcisi Descartes’tir)… Biz, bu ana akımlardan ikincisine daha yakınız ve düşüncelerimizi bu çerçevede geliştiriyoruz. Şimdi imgelem-imge-simge ve gerçek üzerine dile getireceğimiz fikirlerimiz de buna göre okunup değerlendirilmelidir. Bu çok mühim hususu, yani zihni ne bedenden ayrı ne bedenle aynı görmediğimiz belirttikten sonra tekrar Cabral’ın sorularına dönelim.
Evet, biz de antropolog Pina Cabral gibi, imgelemin dünyada varoluş şeklimizi insan dışı hayvanların varoluş şeklinden ayıran temel bir özelliğimiz olduğunu düşünüyoruz. Ancak bunu düşünmenin tartışmayı bitirmek bir yana yeni sorulara kapı araladığının da farkındayız. İmgeler, bizim dışımızdaki dünyanın, özellikle maddi dünyanın zihnimize mekanik bir yansımaları, izdüşümleri, bir nevi kopyaları mıdır yoksa nesneler de bir biçimde düşünceyle (bilinçle) bağlantılı mıdır? Bu soruyu soran Sartre’ın ulaştığı “İmgeler, nesne değil eylemdir. Bir imgeye sahip olmak, bir nesnenin bilincinde olmaktır” sonucu doğru mudur? Kaldı ki bir de insanın temel varoluşsal-ontolojik bir özelliği olan toplumsallığı nedeniyle bir de zihnin içine doğduğu kültürle ve diğer zihinlerle ilişkisi boyutu var…
Böyle karışık, çetrefil, zor bir yolda ilerlerken kaybolmamak için ilk yapmamız gereken, nereden yola çıktığımızı ve nereye geldiğimizi gösteren işaretler koymaktır. Biz, insan zihninin, maddi dünyadan, bedenden ve beyinden apayrı bir töz olduğundan ama onunla da her zaman bağlantı içinde bulunduğundan yola çıkıyoruz. Şimdi Ludwig Wittgenstein’dan yapacağımız şu alıntıya dikkatlice odaklanalım.
“Hiçbir varsayım bana, beyinde ilişkilendirmeyle veya düşünmeyle ilgili hiçbir süreç olmamasından daha doğal gelmez; böylece düşünce süreçlerini beyin süreçlerine bakarak okumak imkânsız olur. Şunu kast ediyorum: Konuşuyorsam veya yazıyorsam, sanırım, beynimden çıkan sözlü veya yazılı düşüncelerimle bağlantılı olan bir impuslar sistemi vardır. Ama sistem neden merkeze doğru daha da ilerlesin ki? Belli psikolojik fenomenlerin fizyolojik olarak araştırılmaması gayet mümkündür, çünkü fizyolojik olarak hiçbir karşılıkları yoktur.”
Görüldüğü gibi Wittgenstein, zihni ve düşünceyi, doğrudan doğruya beyin süreçlerinin bir sonucu olarak gören fizikalizme hiç yüz vermiyor. Dahası zihnin dünyayla sürekli ilişki içinde inşa olan bütünsel bir sistem olduğunu düşünüyor. Pina Cabral, Wittgenstein’ın bu bakışını aynen kabul ediyor ve düşüncenin fizyolojiyle özdeşleştirilmemesinin yanı sıra merkeze yönelmemiş bir süreç olmasını Gregory Bateson’un “stokastik” kavramıyla benzeştiriyor. Bateson, “Stokastik, (Yunanca stochazein, bir hedefe yay ile ok atmak; yani olayları, bazıları tercih edilen sonuca ulaşacak şekilde kısmen rastgele dağıtmak) Şayet bir olaylar silsilesi, rastgele bir bileşeni seçici bir süreçle birleştiriyor ve böylece, yalnızca rastgele sonuçların devam etmesini sağlıyorsa, bu silsilenin stokastik olduğu söylenir” diyor.
Bu tanımı Wittgenstein’ın ufuk açıcı düşüncesiyle bir arada düşündüğümüzde, biz de Cabral gibi (s.121-122) insan zihindeki inançların, düşüncelerin, kavramların ve imgelerin yer aldığı süreçlerin stokastik olduğu yani bir merkeze doğru ilerlemeye devam etmedikleri sonucuna ulaşıyoruz. Elbette bu sonucun, fizikalizmi reddettiği kadar sanıldığı gibi toplumsal imgelemin evrensel biçimlerinin olmayabileceği, toplulukların değil yalnızca kişilerin düşünebildiği fikrinin de hesaba katılmasını gerektirdiğinin farkındayız. Sadece bunlarla kalmıyor, “Kavramlarımızı, liflerini birbirlerine doladığımız bir ipliği eğirir gibi özenle hazırlarız. Ve ipliğin gücü, bir lifin iplik boyunca uzamasında değil, birçok lifin üst üste dolanmasında yatar” diyen Wittgenstein’ın bize kavramların mutlak olarak tanımlanamayacağını söylediğini de idrak ediyoruz.
Lacan ve İmge-simge farkı
Şimdiye kadar insan zihnindeki imgelemin nasıl işlediğini anlamaya ve anlatmaya çalıştık. Hal böyleyken bu çok ama çok karışık sürece ilişkin gerek biyolojik gerek sosyolojik-ideolojik keskin çıkarımlar yapmamak lazım geldiğini vurgulamaya gayret ettik. Pek doğal olarak bu anlatımda imge ve simge ayrımına başvurmadık; imgelemin alt yapısını oluşturan tüm bileşenleri “imge” olarak adlandırmayı tercih ettik. Ama aslında imge ile simge arasında da bir ayrım yapmak zorundayız: Çalışalım.
Biliyoruz ki, şeylerin zihnimizde bir dil unsuru, bir kelime, bir kavram, bir metafor haline gelmezden önceki, yani dil-öncesi (preverbal) flu, mağmamsı, rüyevi halleri de var. Bir bebeğin zihin işleyişinin henüz önerme dili düzeyine gelmediği erken yaşlarında bu hal belirleyici oluyor; önermesel dili öğrenip içselleştirdikçe bu hal arkafona çekiliyor. Bize göre, insan zihninin bu imgesel ve simgesel boyutlarının ayrımında Sigmund Freud’un bilinçdışı, Claude Lévi-Strauss’un yapısalcılığı, Alexandre Kojève’nin Hegel yorumları ve özellikle Lévi-Strauss’tan ‘sembolik düzen fikri’nden yola çıkan Jacques lacan, nispeten berrak bazı sonuçlara ulaşıyor. İmge ve simge ayrımında ondan yararlanabiliriz.
Jacques Lacan, insan ruhsallığının imgesel – simgesel – gerçek olmak üzere üçlü bir düzen içinde işlediği kanaatindedir. İmgesel (Imaginaire), imajlar, aynalar ve benlik tasarımı alanıdır. İnsan kendini bir imge üzerinden kurar ve bunun kökeni Lacan’ın teorisinde ayna evresine dayanır. Kabaca söylersek, imgesel, henüz bebeğin dili öğrenmediği zamanlarda aynada kendini gördüğünde verdiği tepkiye yol açan şeyin zihnindeki karşılığıdır. O zamana kadar gerçeği gerçek olarak henüz imgesel ve simgesel bir düzen araya girmeksizin algılamaktadır. Dil öncesi dönemde gerçeği algılamamıza imgeler yani algılarımızın henüz söze dökülmemiş, kelime olarak karşılığını bulmamış zihinsel karşılıkları eşlik eder. Dili öğrendikçe yani sözler bizim için simgesel bir anlam taşımaya başladıkça bu kez algılarımızın arasında simgesel düzen karışır.
Gerçeği ve kendisini bir süreklilik içinde algılayıp durmasına rağmen insanın iç dünyası bu üçlü düzen nedeniyle parçalıdır. Yani insan kendini aynada bütün bir varlık gibi görür görmesine ama aslında iç dünyası birleştirilmeye çalışılan parçalardan oluşur. Bu nedenle Lacan, “benlik bir yanılsamadır” diye düşünür.
Lacan’da simgesel (symbolique) ise dil, kültür, yasa ve toplumsal düzen alanıdır. Dili öğrendikçe simgesel düzene dâhil oluruz daha doğrusu simgelseel düzen, kelimelerin düzeni iç dünyamıza yerleşmeye, algılarımızı düzenlemeye başlar. Bu yüzden Lacan’a göre insan dünyaya dil aracılığıyla girer. Özneyi kuran şey simgesel düzendir zira “Bilinçdışı dil gibi yapılanmıştır.”
Lacan’da, nörobilimde gerçek ve sonuç
Gerçek (Réel) ise biz olmadan orada olandır ve imgesel ve simgesel düzene rağmen hep orada kalandır yani simgeselleştirilemeyen şeydir. Gerçek, dilin yakalayamadığı, temsil edilemeyen alandır ancak travma, ölüm, bedenin ham gerçekliği gibi şeyler buna yaklaşır. Gerçek, ne imgeye ne simgeye (dile) tam olarak sığar. Bazı zihin felsefecileri ve nörobilimciler, bir yaşantının, tecrübenin kişiye özgü olduğunu anlatmak için kullandıkları “qualia” kavramını, dil ve sembollerle tamamen ifade edilemeyen deneyim çekirdeği olarak görür ve bunu Lacan’ın “gerçek” kavramına benzetirler.
Qualia’nın gerçek kavramına benzemesi haricinde de nörobilimcilerin zihnsel işleyişi ele alırkenki yaklaşımlarında Lacan’ın bakışına benzerlikler bulunur. Nörobilime göre de insan zihninde benzer katmanlara dayalı bir işleyişi söz konusudur. Mesela algısal / imgesel düzey ile beynin görsel ve duyusal temsillerini; kavramsal / sembolik düzey ile dil ve kavramları, semantik ağları anlatmaya çalışırlar. Onlara göre de bu düzeylerin haricinde bir de ham deneyim/temsil edilemeyen düzey vardır ki bu alan, qualia’nın yanı sıra “düşünüm öncesi benlik” (pre-reflective self), “çekirdek bilinç” (core consciousness) kavramlarının da temelidir. Antonio Damasio’nun gelişime göre benlik’e verdiği anlamlar da Lacan’ın imgesel-simgesel- gerçek dediği üçlü düzene çok yakın ifadeler taşır. Antonio Damasio’da ön-benlik (Proto-self) bedenin nörobiyolojik durumunu, çekirdek benlik (core self) anlık özne yaşantısını, otobiyografik benlik (Autobiographical self) dil ve hikâye ile kurulan benliği anlatamaya çalışır. Yine de Lacan ve Damasio’un tam olarak aynı şeyleri kastetmedikleri, tüm bunları imgesel-simgesel ve gerçek kavramlarının daha iyi idrak edilmesi için dile getirdiğimiz bilinmelidir.
Sanıyorum artık zihnin üzerine bina olduğu kavramsal temele bir nebze olsun ışık düşmüştür. İnsan zihninin ayırt edici özelliği olan simgeselliğin, kavrama dayalı dilin ortaya çıkabilmesine beynin potansiyel olarak haiz olduğu ancak belli bir gelişimsel düzey gerektiği, simgesel düzeye ulaşıldıktan sonra ise zihnin, beyindeki işleyiş ile tamamen tüketici biçimde asla açıklanamayacağı anlaşılmıştır. Yine sanıyorum biraz da rüya üzerine konuşursak, bu söyleneneler daha aşikâr hale gelecektir.
[1]İmgelem, muhayyile, hayal gücü anlamına geliyor; İngilizce imagery/imagination karşılığı olarak kullanılıyor. Zihnin duyusal deneyimler -görme, işitme, koku, tat, dokunma- aracılığıyla görüntüler, fikirler veya hisler oluşturma, bunları canlandırma yeteneği ve süreci anlatılmaya çalışılıyor.
