Amerika ve İsrail İran’ın Haleflik Sorununu Nasıl Çözdü
İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’ın Ruhani Lideri Ali Hamaney’e yönelik gerçekleştirdiği hedefli suikast ve ardından İslam Cumhuriyeti’nin Uzmanlar Meclisi’nin bir araya geldiği toplantıya düzenlenen saldırılar, Hamaney’den sonra kimin görevi devralacağına ilişkin uzun süredir devam eden tartışmaları kapalı ve belirsiz bir olağanüstü sürece dönüştürdü. Bu nedenle meclisin Hamaney’in oğlu Mucteba’yı seçme kararı, liyakatten olduğu kadar zorunluluktan da kaynaklandı. Bu tercih aynı zamanda ABD-İsrail operasyonlarının rejimin askerî ve dinî liderliğinin önemli bir bölümünü ortadan kaldırmasının ardından, rejimin tepesinde belirli bir sürekliliği koruma çabasını da yansıtıyordu.
Ne var ki ne o anın aciliyeti ne de süreklilik arzusu tek başına Mucteba’nın yükselişini açıklamaya yeter. Onun seçilmesinde en belirleyici unsur ABD Başkanı Donald Trump oldu. Başkanın İran’ın bir sonraki ruhani liderinin seçimine yardımcı olma yönündeki açık isteği ve İsrail’in suikast tehditleri, rejimin hayatta kalabilmesi için Mucteba’yı fiilen tek uygulanabilir seçenek hâline getirdi. Egemenliği zedelenmiş ve liderliği aşağılanmış bir durumda kalan İran, böylece dış baskıya karşı direnişi temsil eden bir figürü yükseltmeyi tercih etti—bu tercih rejimin ideolojik ilkeleriyle ve anayasal normlarıyla çelişse bile.
Bu gelişme savaş zamanında yaşanmamış olsaydı, Mucteba’nın yükselişi onu acımasız babasının bir uzantısı olarak gören sıradan İranlıları tatmin etmezdi. Aynı şekilde daha az aşırı bir figür isteyen ılımlı elitlerin kaygılarını da gidermezdi. Ancak ABD ve İsrail bombardımanı karşısında kalan birçok İranlı, kusurlu bir düzeni kaosa, güvenliği güvensizliğe ve savaşa ya da yabancı hâkimiyetine tercih ederek, Mucteba’yı ulusal meydan okumanın ve rejimin ayakta kalma iradesinin bir sembolü olarak istemeyerek de olsa kabul edebilir. Bu arada Uzmanlar Meclisi üzerinde etkili olma mücadelelerinde galip gelen sertlik yanlısı elitler, onun güvenliğe ve ideolojik saflığa yaptığı vurguyu ve İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun gücünü artırma kararlılığını memnuniyetle karşılayacaktır. Onlar Mucteba’nın iç baskıyı yoğunlaştırmasını ve muhalefeti bastırmasını, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri karşısında saldırgan bir tutumu sürdürmesini ve ekonomik ya da toplumsal reformlar yerine rejimin hayatta kalmasını öncelik hâline getirmesini bekliyor—hatta bunu umuyorlar.
Liyakat mi Teokrasi mi?
İdeolojik rejimlerde liderlik halefiyeti çoğu zaman rejimin ayakta kalması ya da çökmesi açısından kritik bir dönemeçtir. İslam Cumhuriyeti’nde ise bu süreç uzun süredir hem dış baskılar hem de iç gerilimler nedeniyle karmaşık bir hâl almıştır. Ülke içinde bu mesele, bir yanda İslam Devrim Muhafızları Ordusu, Besic milisi ve aşırı ilkeci din adamları arasındaki sertlik yanlılarının; diğer yanda reformcular, protesto hareketlerinin içinden gelen aktörler ve pragmatik ılımlılardan oluşan bir ittifakın nüfuz mücadelesi zemininde şekillenmiştir.
Halefiyet meselesi aynı zamanda İslam hukukunda “fakihin otoritesi” anlamına gelen velâyet-i fakih doktrininin rolü ve yaptırımlar ile savaşın doğurduğu ekonomik baskılar üzerine yürütülen tartışmalarla da bağlantılıdır. Mucteba’nın sahneye çıkışı bu tabloyu daha da karmaşıklaştırmış, İslam Cumhuriyeti’ni destekleyen fakat velâyet-i fakih ile soya dayalı yönetim arasındaki ilişki konusunda bölünmüş çevreleri daha da kutuplaştırmıştır. Savaştan önce Mucteba, babasının makamının gölgesinde faaliyet gösteren, kamuoyu önünde fazla görünmeyen fakat etkili bir figürdü. Güvenlik ve askerî kurumlarla, özellikle de İslam Devrim Muhafızları Ordusu’yla yakın bir eşgüdüm içinde çalışıyordu; ancak genel kabul gören değerlendirmelere göre olası bir halef için gerekli dinî niteliklere sahip değildi. Velâyet-i fakih ilkesine göre ruhani liderin güçlü ilmî ve dinî birikime sahip olması gerekir; oysa orta düzey bir din adamı olan Mucteba bu yüksek ölçütleri karşılamıyordu. Diğer ruhani lider adaylarının aksine, İslam fıkhı alanında yayımlanmış eserlerle dinî otoritelerini ortaya koymuş değildi; kendisine ait herhangi bir ilmî çalışma da yayımlamamıştı. En yüksek dinî otorite sayılan hiçbir merci-i taklit de onun gerekli bağımsız içtihat yeteneğine sahip olduğunu teyit etmiş değildi. Buna rağmen devlet kurumlarıyla kurduğu güçlü bağlar ve babasının mirasının varisi olarak taşıdığı sembolik önem, Mucteba’yı halefiyet için önde gelen adaylardan biri hâline getirmeye yetti.
Bir dönem yaşlı Hamaney’in kendisi bile Mucteba’nın yükseltilmesine karşı görünüyor gibiydi. 2017’de soya dayalı yönetimi monarşinin yeniden tesisinin bir işareti olarak açıkça kınamış, iktidarın babadan oğula geçmesini bir şahın kullandığı bakır abdest ibrikinin başka bir şahtan diğerine devredilmesine benzetmişti. Bunu devrimci akla ve İslami ilkelere aykırı bulduğunu söylemişti. Ayrıca oğullarının ekonomik alanlara girmesini de defalarca yasaklamış, iktidara yakınlıklarını kullanarak böyle bir rant arayışına yönelmeleri hâlinde onlarla tüm bağını koparmak zorunda kalacağını belirtmişti.
Ancak Hamaney’in suikast sonucu öldürülmesi, birçok analistin ruhani liderin uzun süredir taşıdığına inandığı ve Şii fedakârlık ve direniş ideallerine dayanan şehadet arzusunu fiilen gerçekleştirmiş oldu; bu da oğlunun konumunu yükseltti. Washington’dan gelen eleştiriler de aynı etkiyi yarattı. Mucteba’nın adı giderek daha fazla dile getirilmeye başlandığında Trump, genç Hamaney’in iktidara gelmesi ihtimalinden duyduğu hoşnutsuzluğu açıkça ifade etti. Fox News’e verdiği demeçte “Hamaney’in oğlu hafif siklet biri” dedi ve onu “kabul edilemez” olarak nitelendirdi; Washington’ın taleplerine uymaya hazır davranan Venezuela Devlet Başkanı Delcy Rodríguez ile karşılaştırdı.
Bu arada İsrail, yeni seçilecek herhangi bir ruhani lideri ve İran’ın mevcut, geçmiş ve gelecekteki tüm siyasi ve askerî elitlerini öldürme niyetini açıkça ilan etti. 4 Mart’ta İsrail Savunma Bakanı Israel Katz, “İran’ın terör rejimi tarafından atanacak herhangi bir lider… adı ne olursa olsun ve nerede saklanırsa saklansın kesin biçimde ortadan kaldırılacak bir hedef olacaktır” açıklamasını yaptı. Günler sonra İsrail Savunma Kuvvetleri de seçim sürecine katılan Uzmanlar Meclisi üyelerinin hedef alınacağı uyarısında bulundu.
Bu açıklamalar geri tepti. İran rejimi açısından Trump’ın ve İsrail’in sözleri ulusal bir aşağılanma olarak görüldü. Geri adım atmak yerine meydan okumayı seçen rejim, eski ruhani liderin soya dayalı yönetime karşı uzun süredir dile getirdiği itirazları bir kenara bırakarak Mucteba’yı hızla seçti.
Olağanüstü Hâl
Mucteba’nın göreve getirilmesi yalnızca İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nin tutumunun yarattığı aşağılanma algısına verilmiş bir tepki değildi. Halefiyet üzerindeki rekabet yıllardır için için sürüyordu. Eski İran cumhurbaşkanları Muhammed Hatemi ve Hasan Ruhani’nin öncülük ettiği reformcular ve ılımlılar, uzun zamandır iç ve dış politikada yapısal reformlar talep ediyordu. Onlara göre Mucteba, içeride ve dışarıda sert çizgi politikalarının devamının simgesiydi; ulusal uzlaşma sağlayabilecek biri olmadığı gibi anlamlı bir değişim için mücadele etmeye de istekli değildi.
Ancak Mucteba, etkili sertlik yanlısı Said Celili’nin öncülük ettiği ilkecilerin, Devrim Muhafızları komutanlarının, Besic liderlerinin ve üst düzey güvenlik yetkililerinin desteğine sahipti (her ne kadar bu kurumların taban kadroları için aynı şey söylenemese de). Hamaney’in öldürülmesinin ardından ortaya çıkan kaotik ortamda bu sertlik yanlıları—özellikle de Devrim Muhafızları—Uzmanlar Meclisi’ne benzersiz bir erişim imkânı elde etti; zira meclis üyelerinin birçoğu kişisel koruma ve güvenlikleri için Devrim Muhafızları’na dayanıyordu. Rakipleri bu etkiyi dengelemeye çalıştı. Hamaney’in ölümünden sonraki günlerde reformist parti ve gruplardan oluşan Reformist Cephe, geniş toplumsal kabul görebilecek bir ruhani lider seçilmesini talep eden açıklamalar yayımladı. İslami İran Ulusal Kalkınma Partisi ise “küresel ilişkilerin farkında olan ve ulusal çıkarlar ile kamu yararına bağlı kapsamlı bir figürün seçilmesiyle [Uzmanlar Meclisi’nin] mevcut krizi aşmak için ulusal birlik ve dayanışmanın önünü açabileceğini” savundu. Ancak meclisin etkili üyeleriyle benzer kişisel ilişkilere sahip olmadıkları—dolayısıyla iktidar mekanizmalarına doğrudan erişimleri bulunmadığı—için görüşlerini daha etkili biçimde iletmenin ve meclis üyelerini etkilemenin bir yolu yoktu.
Halefiyet süreci normal koşullarda gerçekleşmiş olsaydı, Mucteba’nın seçilmesi muhtemelen geniş çaplı protestolara yol açardı. İran sivil toplumu, Hatemi’nin öncülük ettiği reformcular ve Ruhani’nin önderlik ettiği ılımlılar, Mucteba’nın seçilmesini monarşiye dönüş olarak görecek ve buna itiraz edeceklerdi. İran’ın irrasyonel, baskıcı ve kendi kendini yıkıma sürükleyen politikalara mahkûm edilmesine razı olmak yerine buna karşı mücadele edeceklerdi. Her ne kadar protestolar sadık kadroların hâkim olduğu Uzmanlar Meclisi’nin kararını değiştirmese veya Mucteba’nın yükselişini engellemese de, rejim için son derece ciddi sorunlar yaratacaktı. 2024 cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçları bir gösterge kabul edilirse, rejim toplumun en az yüzde 75’inin karşı olduğu bir siyaseti temsil eden bir lideri iş başına getirerek büyük bir krizle karşı karşıya kalacaktı.
Ancak saldırılar ve ardından başlayan savaş, ılımlı elitleri baskı altında tutarak kamusal muhalefetin ortaya çıkabileceği bütün alanları kapattı. Sertlik yanlıları böylece engellenmeden ilerleyebildi; en yüksek fıkhî yeterliliğe sahip adayı belirlemek üzere tasarlanmış olan halefiyet sürecini, kuşatma altındaki bir rejime destek toplamaya yönelik umutsuz (ve muhtemelen başarılı) bir girişime dönüştürdüler. Bu durumda belirleyici siyasi öncelik İran’ın toprak bütünlüğünü ve ulusal varlığını korumaktır; diğer bütün meseleler ikinci planda kalmaktadır.
Babasının Oğlu
İsrail saldırılarından yaralı olarak çıkan Mucteba’nın lider olarak babasının izinden gitmesi muhtemeldir. Savaşın sağladığı ek yetkiyle iç güvenliğe odaklanabilir; Devrim Muhafızları’nın yetkilerini daha da genişletebilir, rejimin medya ve internet üzerindeki kontrolünü sıkılaştırabilir ve muhalefeti bastırma ile reform girişimlerini boğma çabalarını yoğunlaştırabilir. Ayrıca Tahran’ın saldırgan dış politikasını sürdürmesi beklenmektedir. Ruhani lider olarak yaptığı ilk açıklama olduğu ileri sürülen bir konuşmada Mucteba, Orta Doğu’daki ABD üslerine yönelik saldırıların süreceğini tehdit etmiş, Hürmüz Boğazı’nı kapalı tutma sözü vermiş ve İran’ın vekil güçlerini savaş çabasına katılmaya çağırmıştır.
Elbette Trump ya da İsrailli yetkililer bir noktada tehditlerini gerçekleştirmeye çalışarak Mucteba’ya suikast düzenlemeyi deneyebilir. Ancak babasının öldürülmesi rejime karşı bir ayaklanma başlatmadığı ya da rejimin çöküşünü tetiklemediği gibi, Mucteba’nın ortadan kaldırılması da ABD ya da İsrail’in savaş hedeflerine ulaşmasını pek sağlamayacaktır. Hatta bunun rejimin dinî destek tabanını güçlendirmesi, ülkenin askerî liderlerini savaşı daha da yoğunlaştırmaya yöneltmesi ve Müslüman dünyasındaki Şii topluluklarda güçlü yankılar uyandırması muhtemeldir. Şiiler bunu yabancı güçlerin kendilerine yönelik zulmünün bir başka örneği olarak görecektir—kökleri altıncı yüzyıldaki Emevî hanedanına kadar uzanan bir anlatının yeni bir halkası olarak.
Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail, rejimin sonunda yerine geçecek kimse bulamayacağını umarak azami bir “başsız bırakma” stratejisi izlese bile, ayrıntılı halefiyet planlaması ve Devrim Muhafızları’nın merkezsiz yapısı İran devletinin çökmesini engelleyecek ölçüde kurumsal yedeklilik sağlamaktadır. Devrim Muhafızları’nın velâyet-i fakih sistemini tamamen bir kenara bırakarak devlet yönetimini tümüyle ele geçirdiği ve ülkeyi ruhbanî görünümü terk eden fakat otoriter gücü koruyan bir askerî diktatörlüğe dönüştürdüğü bir senaryo da ihtimal dışı değildir.
İç ve dış güç mücadeleleri nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, bu mücadelenin başlıca aktörlerinden hiçbiri İran’ın sorunlarını çözme kapasitesine sahip değildir. Ne Mucteba’nın liderliği ne de ABD ile İsrail’in rejim değişikliğini hedefleyen şiddet içeren girişimleri sıradan İranlıların hayatını iyileştirecektir. Özgürlük, insan hakları ve adalete bağlı laik bir cumhuriyete geçişi ancak İranlıların kendisi gerçekleştirebilir. O zamana kadar ise İran halkı bir yanda baskıcı bir rejimin, diğer yanda bombardımanın altında acı çekmeye devam edecektir.
* Akbar Ganji İranlı bir gazetecidir. 1980’den 1985’te istifa edene kadar İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nda görev yapmış, daha sonra siyasi muhalif hâline gelmiş ve 2000–2006 yılları arasında Tahran’daki Evin Cezaevi’nde tutulmuştur.
