İran ve Körfez: Neden Riskten Korunma Artık Yeterli Değil

İran’ın gidişatı daha belirsiz hâle geldikçe, pasifliğin maliyetli olduğu ve İran içindeki dinamiklerin Körfez’in katkısı ya da etki gücü olmaksızın Körfez güvenliğini doğrudan etkileyebilecek biçimde evrilebileceği açıktır. Ufukta beliren belirsiz senaryolara hazırlanmak, bugün sınırlı ve yönetilen bir angajmanı gerektirmektedir.
image_print

İran’da yakın zamanda gerçekleşen protestolar sırasında, Körfez ülkelerinin çoğu Washington’daki askeri saldırı çağrılarına karşı sessiz fakat etkin bir şekilde geri adım attı. Değerlendirmeleri basitti: Gerginliğin tırmanması, İran içinde anlamlı bir siyasi değişim üretmeden bölgeyi neredeyse kesin olarak istikrarsızlaştıracak, aynı zamanda Körfez şehirlerini, altyapısını ve nüfusunu doğrudan misillemeye açık hâle getirecekti. Körfez’in isteksizliğinin temelinde rejimin devamlılığına yönelik bir tercih değil, kaos korkusu yatmaktadır. Politika yapıcılar, devletin parçalanması, milis yayılması, mülteci hareketleri, nükleer veya radyasyon sızıntıları ve Körfez devletlerini etkileyecek enerji piyasalarında ciddi aksaklıklar dâhil olmak üzere, kontrolsüz bir İran çöküşünden endişe duymaktadır.

Bu tutum, daha derin bir gerçeği ve değişen bölgesel tehdit algılarını yansıtmaktadır. Körfez devletleri artık kendilerini İran krizlerinin uzak gözlemcileri olarak değil, ön cephedeki paydaşlar olarak görmektedir. İran içinde yaşananlar artık doğrudan kendi ulusal güvenliklerini şekillendirmektedir. Bununla birlikte protestolar ve İran’ın belirsiz gidişatı, Körfez’in riskten korunma stratejilerinin sınırlarını açığa çıkarmıştır. Riskten korunma, gerilimleri sınırlamaya ve tırmanmayı önlemeye yardımcı olmuştur; ancak bir strateji olarak sonuçları şekillendirmekten ziyade kriz yönetimiyle sınırlı, tepkisel bir yaklaşımdır. İran’daki belirsizlik dönemsel olmaktan çıkıp yapısal hâle geldikçe, riskten kaçınmaya dayanmak riskten korunmayı bir kısıta dönüştürmektedir. Körfez devletleri her şeyin üzerinde gerilimin azaltılmasına odaklanarak kısa vadeli etkileri sınırlamayı başarabilir; ancak İran’daki siyasi ve güvenlik dinamikleri kendi güvenlik ortamlarını belirleyecek biçimde evrilirken pasif konumda kalacaklardır.

Kısa süre önce yeniden başlatılan Umman liderliğindeki ABD–İran görüşmeleri, gerilimin azaltılmasının aciliyetini ve daha fazla çatışmayı önlemek için mevcut zaman penceresinin ne kadar dar olduğunu göstermektedir. Körfez, on yıllar sonra ilk kez, krizden kaçınmanın ötesine geçerek kendi çıkarlarını koruyacak biçimde sonuçları aktif olarak şekillendirme fırsatına sahiptir. Bu nedenle Körfez devletleri, riskten korunma ve kriz yönetiminden, koordineli diplomatik, ekonomik ve güvenlik angajmanı yoluyla İran’ın gidişatını proaktif biçimde şekillendirmeye yönelmelidir.

Stratejik Özerklik

Körfez devletlerinin stratejik özerkliğe yönelik artan ilgisi, dış güvenlik sağlayıcılarının güvenilirliği ve etkinliğine dair biriken şüpheleri yansıtmaktadır. Washington’un başlattığı bir tırmanmayı yönetip yönetemeyeceği, Körfez ortaklarına yönelik misillemeleri caydırıp caydıramayacağı ya da kapılarının eşiğinde gelişen bir krizin sonuçlarının sorumluluğunu üstlenip üstlenemeyeceği konusunda duyulan kuşkular arttıkça, Amerika Birleşik Devletleri’ne aşırı bağımlılık giderek savunulamaz hâle gelmiştir. Körfez devletlerinin İran’a karşı askeri eylemi destekleme konusunda isteksiz davranmaları, bu şüpheciliği daha görünür kılmıştır. Haziran 2025’teki 12 Günlük İsrail–İran Savaşı sırasında İran’ın Katar’a yönelik saldırısı bu bağlamda dikkat çekicidir. Tahran tarafından önceden haber verilmiş olsa da, bu saldırı tırmanmanın hızla genişleyerek Körfez güvenliğini etkileyebileceğine dair korkuları pekiştirmiştir. Ayrıca 2023’teki Suudi-İran yakınlaşmasından bu yana Körfez devletleri arabuluculuk, diplomasi ve kriz yönetimini tercih etmektedir.

İsrail de Körfez başkentlerinde giderek daha fazla, istikrar sağlayan bir güvenlik ortağı olarak değil; tırmanma gündemiyle Körfez’i çatışmalara sürükleme riski taşıyan ve ortaya çıkan maliyetlerin büyük kısmını Körfez’e yükleyen bir aktör olarak görülmektedir. Suudi Arabistan–Pakistan ya da Birleşik Arap Emirlikleri–Hindistan gibi devam eden çeşitli tek taraflı mekanizmalar ve yeni güvenlik düzenlemeleri de Körfez’in acil güvenlik ikilemini hafifletmemektedir. Körfez güvenliği ancak yerel ve ortak savunma kapasitelerinin inşa edilmesiyle daha iyi sağlanabilecektir; ancak bu proje tamamlanması on yıllar alacak bir süreçtir. 1990-91 yıllarında bir Körfez devletinin (Kuveyt) işgalinden çıkarılması gereken dersler tam anlamıyla özümsenmemiştir; zira Körfez savunma kapasiteleri ve entegrasyonu hâlen gelişim aşamasındadır. Bu durum, 2025 yılında İran ve İsrail’in Katar’a yönelik saldırılarına Körfez devletlerinin verdiği tepki ve maruz kaldıkları riskler ile Eylül ve Kasım 2025’te yapılan ölçülü Ortak Savunma Konseyi açıklamalarında görülebilmektedir.

Bu koşullar, Körfez devletlerinin stratejik özerklik elde etme yönündeki uzun vadeli hedefini pekiştirmektedir. Ancak bu hedef yalnızca mesafe koyarak ortaya çıkamaz. Sonuçlardan yalıtılmak yerine onları şekillendirme kapasitesini gerektirir. Washington ve Tel Aviv’deki dış politika tartışmalarının önemli bir bölümü, İran’ı rejimin hayatta kalması ya da çöküşü şeklindeki ikili bir mercekten değerlendirmeye devam etmekte ve zorlayıcı baskının eninde sonunda bu iki sonuçtan birini üreteceğini varsaymaktadır. Bu istikrarsızlığa soyut değil somut biçimde maruz kalan Körfez devletleri açısından bu ikili çerçeve gerçeklikten kopuktur. Birden fazla gelecek olasıdır: İran daha içe dönük ve parçalanmış hâle gelebilir, elitlerin önderliğinde bir geçiş yaşayabilir ya da özellikle Umman öncülüğündeki diplomasi ivme kazanırsa, pragmatik ayarlamalar yoluyla kademeli biçimde uyum sağlayabilir. Körfez için mesele hangi sonucun ortaya çıkacağı değil, Körfez’in bu sonucu şekillendirmede anlamlı bir rol oynayıp oynayamayacağıdır.

Körfez’in Etki Gücü ve Yetersiz Kullanımı

Riskten korunma ve stratejik özerklik hızlı çözümler sunmuyorsa, temel soru Körfez’in İran’ın gidişatı üzerinde anlamlı bir etki gücüne sahip olup olmadığıdır. Körfez düşüncesi, İran’ın gidişatı üzerinde sınırlı etkiye sahip oldukları inancıyla kısıtlanmaktadır. Bu etki gücü sınırlı olsa da, toplu ve etkili biçimde kullanıldığında önemli olabilir. Bununla birlikte Körfez’in etki gücü abartılmamalıdır. Yaptırım rejimleri, İran’ın iç siyasi ekonomisi ve karar alma süreçlerinde güvenlik kurumlarının merkezi konumu, dış ekonomik ya da diplomatik angajmanın İran’ın temel stratejik duruşunu veya iç siyasi dengesini ne ölçüde değiştirebileceğini sınırlandırmaktadır. Dolayısıyla Körfez araçlarının rejimin hayatta kalmasını, ideolojik yönelimini ya da büyük güvenlik kararlarını şekillendirmesi olası değildir. Etkileri daha ziyade marjinal teşvikleri şekillendirmede ortaya çıkmaktadır. Bu tür etki kademeli ve dolaylıdır; ancak uzun süreli belirsizlik bağlamında marjinal etki dahi birikerek stratejik önem kazanabilir. Asıl mesele araç eksikliğinden ziyade, bunların ne zaman ve nasıl kullanılacağı ve Körfez devletlerinin ne ölçüde risk üstlenmeye hazır oldukları konusunda uzlaşmaya varılmasıdır.

Ekonomik ve altyapısal etki gücü önemini korumaktadır. Ticaret, transit erişim, limanlar ve hava sahası, İran’ın bölgesel bağlantısallığını doğrudan etkilemektedir. Elektrik tedariki, rafinaj kapasitesi ve deniz taşımacılığı dâhil olmak üzere enerji alanındaki karşılıklı bağımlılık ek etki kanalları yaratmaktadır. Yaptırım kısıtlamaları altında dahi yatırım akışları daha ileri angajman için ilave fırsatlar sunmaktadır.

Körfez devletlerinin diplomatik sermayesi de aynı derecede önemlidir. Körfez devletleri hem kolektif hem bireysel olarak Washington’da önemli arabuluculuk erişimine ve etki kapasitesine sahiptir; bu kapasite yalnızca İran için değil, Gazze, Rusya–Ukrayna, Venezuela ve ötesi için de giderek daha sık kullanılmaktadır. Güvenlik düzenlemeleri, kriz iletişim kanalları ile koordineli mülteci ve insani yardım planlaması gibi bölgesel mekanizmalar da Körfez devletlerinin yayılma etkisini yönetmesine imkân tanımaktadır.

Birleşik Arap Emirlikleri 2024 yılında 28,2 milyar dolar ile Çin’den sonra İran’ın ikinci büyük ticaret ortağıdır ve Katar, İran gazının yüzde 70’inden fazlasını sağlayan Güney Pars/Kuzey Kubbe sahasının ortağıdır. Suudi diplomasisi, Katar ve Umman ile birlikte, geçen Ocak ayında İran’ı Amerika Birleşik Devletleri ile kaçınılmaz bir hesaplaşmadan kurtarmıştır. Bütün olarak değerlendirildiğinde, Körfez devletleri kolektif ve tutarlı biçimde yönlendirildiği takdirde İran’ı etkileyebilecek ve stratejik hesaplamasını değiştirebilecek çeşitli ekonomik ve diplomatik araçlara sahiptir.

Bu araçların hiçbiri tek başına İran’ın evrimini belirleyemez; ancak oynaklığı azaltmaya ve İranlı aktörlerin faaliyet göstereceği bağlamı şekillendirmeye yönelik teşvikler sunmaktadır. Bugüne kadar bu araçlar büyük ölçüde yetersiz kullanılmıştır; zira Körfez devletleri Amerika Birleşik Devletleri ile sürtüşmeden kaçınmayı, risklere maruz kalma düzeylerini sınırlamayı ve Körfez içi ayrışmalar nedeniyle temkinli davranmayı tercih etmiştir.

İleriye Doğru

Bu nedenle İran’a yönelik daha inandırıcı bir Körfez stratejisi, rejimin hayatta kalması ile çöküşü arasındaki ikiliğin ötesine geçen ve olası gidişatları belirli diplomatik, ekonomik ve güvenlik araçlarıyla ilişkilendiren, operasyonelleştirilmiş bir senaryo planlamasını gerektirmektedir. Ayrıca ufukta bir krizin belirdiği bilindiğine göre, Körfez devletleri kriz ortaya çıkmadan önce kırmızı çizgiler, yük paylaşımı, iletişim kanalları ve insani müdahale başlıklarında uzlaşabilir.

Kalıcı sonuçlara ulaşmak için uygulanabilir bir strateji, entegre bir politika araç setine ve eylemlere dönüşen uyumlu bir dünya görüşüyle başlamalıdır. Körfez devletleri öncelikle, rejimin korunması ve kesintisiz ekonomik getiriler gibi asgari hedeflerin ötesinde neyi savunduklarını ve neyi hedeflediklerini belirlemelidir. Bu iki hedef iç huzura dayanmakta, iç huzur ise istikrarlı bir komşuluk gerektirmektedir; dolayısıyla her ikisini sürdürmek ve başka hedefler benimsemek uyumlu bir dünya görüşünü zorunlu kılmaktadır. Böyle bir uyum şu anda mevcut değildir.

Körfez içi anlaşmazlıklar — ister devam eden Suudi-Emirlik gerilim, ister Katar ile yaşanan önceki kriz olsun — Körfez devletlerinin rejimin hayatta kalmasını ve rahat mali getirileri güvence altına alma yollarındaki farklılıklarını pekiştirmektedir. Siyasi İslam’a, devlet dışı aktörlere ya da mevcut devlet sistemine yapılan yatırımlar en azından bugüne kadar Körfez devletlerinden hiçbirine oyunun kurallarını değiştirecek getiriler sağlamamıştır. Yaklaşımlarını konsolide etmek ya da en azından farklılıkları ve işleyiş biçimleriyle yüzleşmek, İran’da yaşanacaklara yönelik daha sadeleştirilmiş ve işlevsel bir Körfez senaryo planlamasını besleyecektir. Körfez henüz bu noktada değildir. İran’a yönelik ortak bir yaklaşım geliştirmek, Körfez’in etki gücünün anlam kazanması ve senaryo planlamasının başarıya ulaşması için gerekli bir ön koşuldur. Ayrışmalar yaygın olmakla birlikte Körfez devletleri kriz zamanlarında bir araya gelme eğilimindedir. Hangi senaryoda olursa olsun istikrarsız bir İran böyle bir kriz niteliği taşımaktadır. İran’a yönelik kabul edilebilir risk eşikleri konusunda en azından asgari düzeyde bir yakınsama olmaksızın, senaryo planlaması etkisiz bir entelektüel egzersiz olarak kalacaktır. Bu tür işlevsel bir yakınsama Körfez içi rekabeti ortadan kaldırmayacak, ancak tam bir stratejik uyum gerektirmeksizin operasyonel senaryo planlamasına imkân sağlayacaktır.

Kendine güvenen ve araçlarına hâkim müreffeh bir bölge üçüncü bir hedef olarak giderek daha fazla yankı bulmaktadır. Artan etki kapasitesi ve yerellik, Körfez’de şekillenmekte olan yeni bir düzenin ayırt edici özellikleridir. Körfez liderleri son on yılda bu üçüncü hedefi giderek daha açık biçimde dile getirmiştir; bu vurgu Körfez İşbirliği Konseyi zirve bildirilerinde, Körfez’in 2024 Bölgesel Güvenlik Vizyonu’nda ve en iddialı başkentlerin (Abu Dabi, Doha ve Riyad) uygulamalarında görülmektedir. Bu liderler, arabuluculuk, yatırımlar, yeni ortaklıklara katılım (örneğin Brezilya–Rusya–Hindistan–Çin–Güney Afrika Grubu) ya da yeni bağlantı koridorları geliştirme (Hindistan–Orta Doğu–Avrupa Ekonomik Koridoru gibi) yoluyla bölgenin çeşitli alanlarında (Yemen, Suriye, Sudan, Mısır) ve küresel ölçekte sonuçları şekillendirme iradesini birden fazla kez ortaya koymuştur. Ancak İran’ın gidişatı bölgesel teşvikler ve kısıtlamalar yerine dış çatışmalar üzerinden şekillenmeye devam ederse, bu hedef gerçekleştirilemez. Artan refah ve etki kapasitesine dair unsurlar Körfez’de gelişmekte olmakla birlikte, bunlar bir süredir bölgenin üç ana Arap olmayan devleti olan İran, İsrail ve Türkiye’de de farklı derecelerde gözlemlenmektedir.

Son birkaç yılın dersleri bu mantığı pekiştirmektedir. 2019’da Suudi petrol tesislerine ve 2022’de Abu Dabi havaalanına yönelik saldırıların Trump ve Biden yönetimlerinden sınırlı bir tepki görmesi sonrasında, Körfez devletleri Amerika Birleşik Devletleri’nin güvenlik garantilerinin sınırlarını zor yoldan öğrenmiştir. Bu durum İran ve Türkiye ile yakınlaşmayı ve diğer güvenlik ortaklarıyla daha hızlı bir yeniden dengeleme sürecini tetiklemiş; buna Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’in 2020’de İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesi de dâhildir. Bununla birlikte İsrail’in özellikle 7 Ekim 2023 sonrasında bölgede giderek daha istikrarsızlaştırıcı hâle gelen davranışları, İsrail’i entegre eden bir bölgesel güvenlik mimarisi yeniden yapılanmasının dayanıklılığı ve faydaları konusunda bazı Körfez başkentlerinde kuşkular doğurmuştur. Yerel odaklı bir yaklaşım Körfez politika yapıcılarının çıkarlarına daha iyi hizmet etmektedir: Zamanla bölge geneline genişleyecek ve bu süreçte diğer aktörleri de kapsama almaya çalışacak Körfez merkezli bir bölgesel düzen geliştirmek. Özerklik arayışı, Körfez başkentlerindeki son politika tartışmalarıyla uyumludur; ancak Arap Körfez devletleri örneğin Suriye’de yaptıkları gibi yakın çevrelerindeki aktörlerin eylem seyrini proaktif biçimde etkilemedikçe böyle bir politikanın uygulanması güç olacaktır. Bu gereklilik, Körfez’in diğer tarafındaki İran’ın zayıf, istikrarsız ya da çöküş–hayatta kalma ikiliğinin dışında seyreden bir akışkanlık içinde olduğu durumlarda daha da acildir.

Riskten korunmanın ötesine geçmenin sonuçları, İran’ın olası gidişatlarına tercüme edildiğinde daha açık hâle gelmektedir. Aşağıdaki senaryolar, İran’ın iç evrimine bağlı olarak Körfez araçlarının ve önceliklerinin nasıl farklılaşacağını ortaya koymaktadır.

Senaryo 1: Uzun Süreli İç Huzursuzluk, Çevreleme ve Devletin Parçalanması

Bu senaryoda İran bütünüyle çökmez; ancak istikrar da sağlayamaz. Protestolar şiddetlenip yatışarak devam eder, devlet daha içe dönük hâle gelir ve yönetişim bölgeler arasında daha da eşitsizleşir. Güç, resmî kurumlar, güvenlik aygıtları ve gayriresmî aktörler arasında giderek parçalanır; ekonomik baskı ve yaptırımlar ise toplumsal gerilimi derinleştirir. İran kâğıt üzerinde bütünlüğünü korur, ancak daha zayıf, daha öngörülemez ve hem iç hem de dış yayılma etkilerine daha açık hâle gelir.

Körfez devletleri, Amerika Birleşik Devletleri öncülüğünde gerçekleşebilecek yeni bir bölgesel devlet yeniden yapılandırmasının seyircisi olmayı göze alamaz. Suriye’de bazılarının yaptığı gibi, Körfez devletleri de sahadaki koşullara uyum sağlayarak ilk hamle avantajından yararlanmalı ve bu koşulları hem Körfez’in hem de İran halkının çıkarlarına hizmet edecek biçimde şekillendirmelidir. Irak’ın son yıllarda elektrik ihtiyacını karşılamak amacıyla yaptığı gibi, sistemle tüm düzeylerde angajmana girilmesi ve mümkün olan yerlerde yaptırımların hafifletilmesi için lobi faaliyetleri yürütülmesi gerekmektedir.

Körfez devletleri, Amerika Birleşik Devletleri’nin tepkisini çekme ve yaptırımlarına maruz kalma riski doğsa dahi, parçalanmış İran manzarasıyla angajmana girmek durumundadır. Böyle bir yaklaşım önemli maliyetler barındırır ve hafife alınmamalıdır. İkincil yaptırımlara maruz kalmak Körfez finans kurumlarını etkileyebilir, Washington ile ilişkileri karmaşıklaştırabilir ve İran ekonomisi içinde yaptırım uygulanan aktörleri güçlendirme riski doğurabilir. Bu nedenle herhangi bir angajman dikkatli bir ayarlama gerektirir; insani veya altyapısal öneme sahip sektörlere öncelik verilmesi, uluslararası ortaklarla şeffaflığın korunması ve angajmanın daha geniş yaptırım çerçevelerini zayıflatmamasının sağlanması zorunludur. Amaç yaptırımları aşmak değil; sınırlı koşullar altında yayılma risklerini yönetmek ve etki kanallarını muhafaza etmek üzere tasarlanmış sınırlı bir angajmandır.

İran’a ait devlet işletmeleri ve diğer şirketler uzun süredir Körfez sermayesi için lobi yürütmektedir. Böyle bir yönelim, Körfez’i İran’ın gözünde bir transit ve yeniden ihracat merkezi (Dubai) ile atıl bir enerji ortağı (Doha) olmaktan çıkararak, iç ekonomik değerlendirmelerde proaktif ve kritik bir aktöre dönüştürebilir. Bu seçeneği mümkün kılan unsur, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki değişen siyasal ortamdır. Körfez devletleri İran’a yönelik inandırıcı ve birleşik bir strateji sunmaları hâlinde, Trump yönetimi Amerika Birleşik Devletleri yaptırımlarından muafiyet sağlamaya ikna edilebilir. Ekonomik çekim gücü, güce ve iç istikrar için bir güzergâha dönüşür. Böyle bir yaklaşım Körfez genelinde ve diğer alanlarda yayılma etkilerini sınırlandıracaktır. Daha geniş bir çevreleme ortamı ve iç huzursuzluk bağlamında bölgesel angajman, Körfez devletlerine İran içinde daha güçlü bir konum ve daha derin bir anlayış kazandıracaktır.

Senaryo 2: Elitlerin Önderliğinde Geçiş

Bu senaryoda İran kitlesel bir çöküş ya da devrimci bir dönüşüm yaşamaz; ancak güç kaymaları sistemin kendi içinde gerçekleşir. Liderlik geçişleri, elitler arası pazarlıklar, Yüce Lider’in halefiyeti ya da kilit figürlerin kademeli biçimde kenara itilmesi yoluyla meydana gelir ve yeniden dengelenmiş fakat hâlâ tanınabilir bir devlet yapısı ortaya çıkar. Sistem ayakta kalır; ancak yeni ağırlık merkezleri, değişen öncelikler ve siyasi, güvenlik ve ekonomik elitler arasında iç rekabet söz konusudur. Değişim gerçektir; fakat içeriden yönetilir ve dış gözlemciler açısından büyük ölçüde opak kalır.

Böyle bir senaryoda iç dinamikleri yanlış okumak ya da bir grubu diğerine tercih etmek mümkündür ve bu durum ters tepebilir. Bu risk, Körfez devletlerini istenmeyen sonuçlardan ve sürprizlerden koruyacak çok katmanlı bir ilişki inşa süreciyle azaltılabilir. Yalnızca üst düzey tek bir resmî kanal üzerinden çalışıp sistem içindeki diğer sesleri, yükselen isimleri ya da etkili unsurları göz ardı etme yönündeki yerleşik eğilim ters tepebilir. Revize edilmiş bir strateji, resmî hattın ötesinde diplomatik kanalların devreye sokulmasını ve çoğaltılmasını gerektirir. Aynı zamanda orta kademe yöneticiler, üniversiteler, düşünce kuruluşları, araştırma merkezleri, medreseler ve kültür kurumlarıyla angajmanı da kapsamalıdır. Bu bilgi birikiminin pekiştirilmesi, Körfez politika yapımını güçlendirecek ve tamamlayacak, araç setini çeşitlendirecektir.

Temas ve ilişki ağının genişletilmesi Körfez’i öngörülemeyen siyah kuğu gelişmelerinden tamamen korumayacak ya da derin ve şeffaf erişimi kendiliğinden garanti etmeyecektir; ancak liderlik geçişlerinin artçı etkilerini sınırlayacak gerekli uzmanlık ve temas altyapısını inşa edecektir. Bu dışa dönük yaklaşım, İran çalışmaları alanında — dil, kültür, siyaset ve ekonomi boyutlarıyla — hızlandırılmış bir iç devlet kapasitesi inşasıyla desteklenmelidir. İlişki inşasına ve iç kaynaklara yatırım yapmak, sağlıklı ve güvenilir bir ilişkinin en güçlü teminatıdır.

Senaryo 3: Kademeli Pragmatik Uyum

Bu senaryoda İran kopuş yerine yavaş bir uyum sürecine girer. Süreklilik arz eden toplumsal baskı, ekonomik kısıtlar ve bölgesel gerçeklikler karşısında devlet yönetim tarzını ve dış politika tutumunu kademeli olarak yeniden ayarlar; ayrıca yaptırım baskısının bir kısmını hafifletmek amacıyla Amerika Birleşik Devletleri ile bir anlaşma da yapabilir. Baskı sürer; ancak seçici biçimde yumuşatılır, dış politika daha pragmatik hâle gelir ve sistem çatışma yerine uyum yoluyla istikrar arayışına yönelir. Rejim Batı anlamında liberalleşmez; fakat tehdit algılarını azaltacak ve kendisine zaman kazandıracak ölçüde evrilir.

Bu senaryo, 2023’teki Suudi-İran yakınlaşmasından bu yana Körfez devletlerinin izlediği yaklaşımın devamı niteliğindedir. Bu, farklı biçimlerde gelişebilecek uzun vadeli bir süreçtir. Devlet yapısına yatırım yapmak ve İran rejiminden daha ılımlı, daha az tehditkâr bir tutum benimsemesini talep etmek, Körfez devletlerinin uzun süredir dile getirdiği bir beklentidir. Bu yaklaşım, ilişkiye öncelik verilmesini ve İran’ın daha az Batı varlığı talebi ile Körfez’in daha az İran müdahalesi hedefini karşılayan, uzun süredir aranan bir bölgesel güvenlik mimarisinin inşa edilmesini gerektirir. Bu da sembolik normalleşme ve yavaş ilerleyen güven artırıcı adımların ötesine geçerek kurumsallaşmış iş birliğine yönelmeyi ifade eder. İlk adım, 2023’te Çin arabuluculuğunda gerçekleşen İran–Suudi yakınlaşması çerçevesinde ilerleyen süreçten çok daha hızlı bir tempoyla ortak ilkeler üzerinde uzlaşmak ve bunları hayata geçirmek olacaktır. Aynı zamanda ortak bir deniz güvenliği stratejisinin geliştirilmesi ve Körfez merkezli Bölgesel Güvenlik Vizyonu ile 2020 tarihli İran merkezli Hürmüz Barış Girişimi’nin ötesine geçen Körfez çapında bir bölgesel güvenlik mimarisinin yeniden canlandırılması gibi somut projeler üzerinde çalışılmasını da gerektirir.

Birlikte değerlendirildiğinde bu senaryolar, Körfez’e daha proaktif bir politika için bir çerçeve sunmaktadır. Böyle bir yaklaşım, İran’dan karşılıklılık gelmese bile, daha güçlü bir Körfez koordinasyonu ve sahiplenmesi gerektirecektir. Ancak İran’ın yeterli yanıt vermemesi, Körfez devletlerini kendi kontrolleri altında olan unsurları takip etmekten alıkoymamalıdır: Angajman kanallarını genişletmek ve bölgesel ortamı şekillendirme kapasitelerini güçlendirmek.

İran’ın gidişatı daha belirsiz hâle geldikçe, pasifliğin maliyetli olduğu ve İran içindeki dinamiklerin Körfez’in katkısı ya da etki gücü olmaksızın Körfez güvenliğini doğrudan etkileyebilecek biçimde evrilebileceği açıktır. Ufukta beliren belirsiz senaryolara hazırlanmak, bugün sınırlı ve yönetilen bir angajmanı gerektirmektedir.

Riskten korunma, Körfez devletlerinin tırmanmaya maruz kalma riskini yönetmesine yardımcı olmuştur; ancak sonuçları şekillendirmemektedir. Kriz yönetiminden seçici ve koordineli angajmana geçiş İran’da belirli sonuçları garanti etmez; fakat Körfez açısından riski azaltır. Körfez devletleri için temel risk İran’ın çökmesi değil, Körfez etkisi olmaksızın evrilmesidir. Bölgesel akışkanlığın yaşandığı bir dönemde Körfez, riskten kaçınmaya daha az dayanarak çevresindeki ortamı etkileme kapasitesini geliştirmek için benzersiz bir fırsata sahiptir.

 

* Dr. Bader Al-Saif, Kuveyt Üniversitesi’nde tarih alanında yardımcı doçent ve Chatham House’da yardımcı araştırmacıdır. Uzmanlık alanı Arap Yarımadası olup; özellikle bölgenin jeopolitiği, kamu politikası, kültürü, reform dinamikleri, ulusötesi eğilimler ve toplumsal cinsiyet çalışmaları üzerine yoğunlaşmaktadır.

 

** Dr. Sanam Vakil, Chatham House’da Orta Doğu ve Kuzey Afrika Programı Direktörü ve Johns Hopkins SAIS Europe’ta James Anderson Kürsüsü Öğretim Görevlisidir. Uzmanlık alanları İran ve Körfez siyaseti, bölgesel güvenlik dinamikleri ve Amerika Birleşik Devletleri dış politikasıdır; özellikle Orta Doğu’nun değişen stratejik manzarası ve küresel bağlantıları üzerine odaklanmaktadır.

 

Kaynak: https://warontherocks.com/2026/02/iran-and-the-gulf-why-hedging-is-no-longer-enough/

SOSYAL MEDYA