Önce Gazze, Sonra Dünya: İsrail İstisnacılığının Küresel Tehlikesi

Hukukun askıya alındığı, ancak “hukukun gücü”nün saf şiddet olarak varlığını sürdürdüğü bir alan. Son dönemdeki tutumları akademik çevrelerde ayrışmalara yol açmış olsa da, istisnayı kalıcı bir yönetim aracı olarak eleştirmesi, Filistinli hayatın silinişini anlamak için vazgeçilmez bir perspektif sunmaya devam etmektedir. İsrail bu boşluğu zaten yaratmıştır. Soykırımcı bir yerleşimci-sömürgeci toplumun elinde istisna durumu, Filistin sınırlarında durmayacak amansız bir kâbustur.
Şubat 16, 2026
image_print

Birçok ülke geçici krizlerle başa çıkmak için zaman zaman “istisna durumu”na başvururken, İsrail kalıcı bir istisna durumunda varlığını sürdürmektedir. Bu İsrail istisnacılığı, Orta Doğu’yu saran istikrarsızlığın özünü oluşturmaktadır.

İstisna durumu kavramı, sivil kargaşa dönemlerinde hukuku askıya almak için kullanılan bir hukuki mekanizma olan Roma justitiumuna kadar uzanır. Ancak modern anlayış, Alman hukukçu Carl Schmitt tarafından şekillendirilmiştir; Schmitt, “istisna hâline karar veren egemendir” diye yazmıştır. Schmitt’in Üçüncü Reich’ın hukukçusu olarak kendi geçmişi, bu tür teorilerin nereye varabileceğine dair ürpertici bir hatırlatma niteliğindedir; ancak çalışmaları aynı zamanda çıplak iktidarın inkâr edilemez derecede doğru bir anatomisini sunar: Hiçbir anayasanın her olası krizi öngöremeyeceği bahanesiyle, yasaları koyan bir yöneticinin aynı zamanda onları yürürlükten kaldırma gücünü de elinde tuttuğunu ortaya koyar.

Kendini demokrasi olarak tanımlayan İsrail’in hâlâ resmî bir anayasaya sahip olmadığı sıkça ileri sürülür; çünkü böyle bir belge, sınırlarını tanımlamasını gerektirecek ve bu da genişleme konusunda doymak bilmeyen bir yerleşimci-sömürgeci rejim için sorunlu bir ihtimal oluşturacaktır. Ancak başka bir açıklama daha vardır: İsrail, bir anayasa yerine “Temel Yasalar” temelinde hareket ederek, kendisini uluslararası hukukun küresel ölçekte kabul edilen temelleriyle uyumlu hâle getirecek kapsamlı bir hukuk sisteminden kaçınmaktadır. Anayasasız bir yapıda İsrail, “istisna”nın kural hâline geldiği bir hukuki boşlukta var olmaktadır. Bu alanda, ırkçı yasalar, toprak genişlemesi ve hatta soykırım dahi, devletin acil gündemine hizmet ettiği sürece meşru kabul edilmektedir.

Bu durumu örneklerle somutlaştırmak güçtür; zira özellikle Gazze’deki soykırım sürecinde, İsrailli yetkililerin neredeyse her açıklaması İsrail istisnacılığının ders kitabı niteliğinde bir örneğini oluşturmaktadır. Birleşmiş Milletler tarafından görevlendirilen ve milyonlarca Filistinli mültecinin hayatta kalmasından sorumlu kurum olan UNRWA’ya yönelik İsrail’in aralıksız saldırısını ele alalım. İsrail, onlarca yıldır tek bir nedenle UNRWA’nın tasfiyesini talep etmektedir: UNRWA, Filistinli mültecilerin haklarının bütünüyle silinmesini engelleyen tek küresel kurumdur. Bu haklar sıradan şikâyetler değildir; özellikle BM’nin 194 sayılı Kararı aracılığıyla uluslararası hukuka sıkı biçimde dayanmaktadır.

UNRWA işlevsel anlamda bir siyasi örgüt olmasa da, varlığı son derece siyasidir. İlk olarak, belirli bir siyasi tarihin kurumsal mirasını temsil eder; ikinci ve daha önemlisi, varlığı Filistinli mültecinin tanınmış bir siyasi özne olarak kalmasını sağlar. UNRWA’nın mevcudiyeti, mülteciyi tarihî Filistin’e geri dönüş talebinde bulunma yönünde hukuki hakka sahip bir özne olarak muhafaza eder — bu talep, “istisna durumu”nun kalıcı biçimde susturmaya çalıştığı bir taleptir.

Ekim 2024’te İsrail, UNRWA’nın kapatılmasını tek taraflı olarak yasalaştırarak, bir kez daha “istisna”sını Birleşmiş Milletler sisteminin tamamı üzerinde dayattı. Başbakan Benjamin Netanyahu, 31 Ocak 2024’te yaptığı açıklamada, “Uluslararası toplumun (…) UNRWA’nın misyonunun sona ermesi gerektiğini anlamasının zamanı geldi” diyerek yaklaşan tasfiyenin işaretini vermişti. Bu söylem, 20 Ocak’ta işgal altındaki Kudüs’te bulunan UNRWA genel merkezinin, Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in huzurunda İsrail ordusu tarafından yıkılmasıyla fiilî bir sonuca ulaştı.

“A historic day!” diye ilan etti Ben-Gvir aynı tarihte. “Bugün terör destekçileri buradan sürülüyor.” Bu dehşet verici eylem, devletlerin kendilerini hukukun üstünde konumlandırmalarını engellemekle yükümlü güçler tarafından mahcup tepkiler, sessiz kaygılar ya da tam bir suskunlukla karşılandı.

İsrail’in bu “istisna”sının sorgulanmadan sürmesine izin veren uluslararası toplum, fiilen kendi hukuki temellerinin yıkımını onaylamış oldu.

Geçmişte İsrailli liderler, “uluslara ışık” söylemiyle gerçek niyetlerini perdelemiş; sahada şiddet, etnik temizlik ve askerî işgal uygularken kendilerini ahlaki bir örnek olarak sunmuşlardı. Ancak Gazze’deki soykırım bu maskeyi düşürdü. İlk kez İsrail söylemi, hukukun yalnızca göz ardı edilmediği, yapısal olarak askıya alındığı bir istisna durumunu bütünüyle yansıtmaktadır.

“Milyonlarca rehineyi bize geri verene kadar, haklı ve ahlaki olsa bile, dünyada hiç kimse iki milyon insanı aç bırakmamıza izin vermez” diye itiraf etti Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, 5 Ağustos 2024’te. Bu “haklı ve ahlaki” tutum, bir nüfusun yok edilmesini etik açıdan savunulabilir bir eylem olarak meşrulaştıran yerelleşmiş bir ahlak anlayışını açığa çıkarmaktadır. Ancak Smotrich aynı zamanda yalan söylemiştir; dünya, İsrail’i Gazze’yi vahşice yerle bir etmekten caydırmak için pratikte hiçbir adım atmamıştır.

Smotrich’in 6 Mayıs 2025’te Gazze’nin “tamamen yok edileceğini” ve nüfusun “dar bir şeritte yoğunlaştırılacağını” ilan etmesi karşısında da küresel toplum hareketsiz kalmıştır. Bugün bu tasavvur gerçeğe dönüşmüş durumdadır: Soykırımdan yorgun düşmüş bir nüfus, toprakların yaklaşık yüzde 45’ine sıkıştırılmış; geri kalan alan ise İsrail ordusunun denetimi altında boş bırakılmıştır.

İstisna durumunu seleflerinin ötesine taşıyan Netanyahu’nun kendisi, 26 Ekim 2025 tarihli kabine toplantısında bu yeni gerçekliği şöyle tanımlamıştır: “İsrail egemen bir devlettir… Güvenlik politikamız kendi ellerimizdedir. İsrail bunun için kimseden onay istemez.” Burada Netanyahu, egemenliği — soykırım da dâhil olmak üzere — uluslararası hukuku ya da insan haklarını gözetmeksizin hareket etme yönündeki çıplak güç olarak tanımlamaktadır.

Eğer tüm devletler bu anlayışı benimsemiş olsaydı, dünya kanunsuz bir kaosa sürüklenirdi. Giorgio Agamben, çığır açıcı eseri İstisna Hâli’nde bu “boşluğu” teşhis etmiştir: Hukukun askıya alındığı, ancak “hukukun gücü”nün saf şiddet olarak varlığını sürdürdüğü bir alan. Son dönemdeki tutumları akademik çevrelerde ayrışmalara yol açmış olsa da, istisnayı kalıcı bir yönetim aracı olarak eleştirmesi, Filistinli hayatın silinişini anlamak için vazgeçilmez bir perspektif sunmaya devam etmektedir.

İsrail bu boşluğu zaten yaratmıştır. Soykırımcı bir yerleşimci-sömürgeci toplumun elinde istisna durumu, Filistin sınırlarında durmayacak amansız bir kâbustur. Bu “istisna”nın kalıcı bir bölgesel kurala dönüşmesine izin verilirse, Orta Doğu’daki hiçbir ülke bundan muaf kalmayacaktır. Zaman daralmaktadır.

Kaynak: https://znetwork.org/znetarticle/first-gaza-then-the-world-the-global-danger-of-israeli-exceptionalism/

 

SOSYAL MEDYA