Epstein Vakıası Modernitenin İstisnası Neoliberalizmin Anormali midir?

Epstein vakıası, ne modernitenin talihsiz bir kazası ne de neoliberalizmin dairesi dışında kalan bir sapma ve istisnadır. Aksine, o, neoliberal modernliğin kendi kendisiyle yüzleştiği anlarından biri, neoliberal hayat tarzının çıplak gerçekliğidir. Neoliberal hayat tarzını ete kemiğe büründürüp bir insan suretiyle arzı endam etmesini isteseydik muhakkak ki Epstein olarak çıkardı karşımıza.
Şubat 15, 2026
image_print

Ortaya çıkışıyla bir anda büyük tartışmaların ve infiallerin söz konusu olduğu Epstein vakıasını nasıl anlamak gerekir? Bu vakıa Batı’nın beklemediği, büyük modernlik anlatıları ve vaatleri arasında bir istisna, neoliberal hayat tarzının hüküm sürdüğü dünya için anormal bir durum mudur? Batı’nın zahiren düzgün yolları, temiz caddeleri, gelişmiş akademileri, büyük finans sistemleri gibi maddi üstünlüklerinin yanında hem yakın hem de uzak tarihi aslında ahlaki istisnaların kural haline geldiği bir dünyadır. Holokost bir istisna, Bosna katliamı bir istisna, Kiliselerde artık bir alışkanlık haline gelmiş çocuk tacizleri bir istisna, sistematik ve örgütlü bir de üstelik sinematografik hale gelmiş olan pedogfili vakıaları bir istisna, Irak işgali bir istisna, Gazze soykırımı bir istisna derken zamanla anlaşılıyor ki aslında bunlar kuralın ta kendisiymiş. Şimdi Epstein vakıası da ilk bakışta çağdaş dünyanın kriminal sapması, geç-kapitalizmin ürettiği münferit bir “anormallik” ya da yüksek iktidar çevrelerine sızmış “patolojik” bir şahsiyetin istisnai hikâyesi gibi sunuluyor.  Ben Epstein vakıasının bir istisna, patolojik ve anormallik değil, kapitalizmin asıl karakteri, neoliberal hayat tarzının telosu aşırı gücün doğal bir sonucu olduğunu iddia ediyorum. Kapital ve neoliberal hayat tarzından erdemli insanlar, ahlaki bir düzen ve adil bir sistem beklemek nasıl mümkün olabilir ki! Ancak zamanla görülecektir ki Batı dünyası bu vakıayı da modernitenin istisnası, neoliberalizmin anormali haline getirecek ve istisnaya değil kurala, anormalliğe değil normale bak diyecektir. Bunu yaparken de şu aygıtlara başvuracaktır. Holokost da olduğu gibi bu durumun da modernlikten bir sapma olduğunu göstermeye çalışacak, bütün suçu Jeffrey Epstein’e yükleyerek onu günah keçisi haline getirecek ve etrafındakileri aklayacak, daha da ilerleyecek ve Freud sonrası psikolojiye yaslanarak Epstein’in yaptıklarını da “ahlaksızlık” olarak değil “hastalık” olarak kodlayacaktır. Bu şekilde birey veya bireyler yargılanacak ve suçlanacak ama sistem arınacak ve aklanacaktır. Bu olayı geçmişteki diğer olayların da üstüne koyarak bir bütün olarak kapital sistemin dünyayı nasıl bir cehenneme çevirdiğini görmeyecektir. Adına kitle denilen büyük kalabalıklar zamanla pazarlanan bu kurguyu satın alacak, Epstein’i lanetleyecek ama küçük veya büyük Epstein sistemlerini kurmak için “verimlilik”, “kâr tutkusu”, “güç ihtirası”yla canla başla çalışmaya devam edecektir. Bunu yaparken Epstein adını telaffuz etmeyecek, sadece büyümek, güçlenmek, kazanmak için uğraştığını ifade edecektir. Büyümek, güçlenmek ve kazanmanın tek yolunun da paradan geçtiğini pekâlâ bilecek ama bunu itiraf etmekten bir zaman çekinecektir. Zamanla çekincesine de alışacak ve bunu bir itiraf gibi değil gururla seslendirecektir. Burada Epstein vakıasının modernitenin istisnası neoliberalizmin anormali olmadığını özellikle bazı Batılı teorisyenlere istinat ederek izah etmeye çalışacağım.

Vakti zamanında Holokost Avrupa’da şok etkisi yaratmış, herkes modernliğin altın çağında yaşananları anlamlandıramamış ve bunun modernliğin bir patolojisi, istisnası ve anormali olduğunu düşünmüştü. Tam da bu aşamada Zygmunt Bauman Modernite ve Holokost’ta Holokost’un modern uygarlıktan bir sapma değil, aksine modernitenin rasyonellik, bürokrasi ve teknolojik verimlilik gibi temel özelliklerinin doğal ve zorunlu bir sonucu olduğunu, hatta modernliğin telosunun tam da bu olduğunu iddia etmişti. Bauman, moderniteyi dünyayı yabani otlardan arındırmak isteyen bir “bahçıvan” olarak tanımlar. Bu süreçte bazı insanlar “değerli”, bazıları ise “atık” veya “yabani ot” olarak görülür. Bauman’ın deyimiyle “insan atıklar” (human waste) “yabani ot”, kategorisinden seçilmiştir. Sistemin bu kurbanları uzun süre görmezden gelmesi, onların modernitedeki düşük statüleriyle doğrudan ilişkilidir. Modern bürokrasi, eylemi küçük parçalara bölerek bireyin ahlaki sorumluluk hissetmesini engeller. Kişi sadece kendisine verilen teknik görevi yapar ve nihai sonucun dehşetiyle yüzleşmez. Epstein vakasını Bauman’ın zaviyesinden okuduğumuzda, bu olayın tesadüfi bir “suç makinası” değil, modern sistemin imkân tanıdığı, izin verdiği, zemin hazırladığı, elverişli kıldığı yapısal bir vahşet olduğunu görürüz. Epstein’ın kurduğu ağ, en üst düzeydeki “seçkinlerin” (bahçıvanların) tatmini ve hazzı için “değersiz ve görünmez” kılınan kurbanlar üzerine kuruludur. Kurbanlar genellikle sosyo-ekonomik olarak dezavantajlı, sistemin dışına itilmişler arasından seçilir. Epstein’ın çevresindeki devasa lojistik ağ (pilotlar, avukatlar, halkla ilişkiler uzmanları, finansçılar) tam bir bürokratik rasyonellikle çalışmışlardır. Her bir çark, “sadece işini yapmıştır.” Bankacı para transferini yönetmiş, pilot uçağı uçurmuştur. Eylemlerin teknik rasyonalitesi, ahlaki içeriğin önüne geçerek kolektif bir “körlük” yaratmıştır.

Bauman, modernitede “araçsal aklın” (bir hedefe en verimli yoldan ulaşma çabası) insani değerlerin önüne geçtiğini söyler. Epstein vakasında insan ilişkileri tamamen birer “araç” haline getirilmiştir. Genç kızlar, çocuklar, erkekler birer “meta”, siyasi ve bilimsel bağlantılar ise “sosyal sermaye” olarak kodlanmıştır. Ahlakın yerini verimlilik ve fayda analizinin alması Bauman’ın modernite eleştirisindeki en kritik noktalardan biridir. Bauman’ın daha sonra geliştirdiği “Akışkan Modernite” kavramı, bağların koptuğu ve her şeyin geçici olduğu bir dünyayı betimler. Epstein, bu akışkan dünyada paranın ve bağlantıların gücüyle ulusal sınırların, yerel yasaların ve geleneksel ahlakın üzerinde bir “vaha” yaratmıştır. Dolayısıyla Epstein, modernitenin “arızası” değil; Bauman’ın uyardığı üzere, ahlaktan arındırılmış teknik rasyonalitenin ve sınırsız sermayenin ulaşabileceği en uç ve en karanlık mantıksal sonucudur. Bauman, modern sistemlerin insanları “adyoforik” (ahlaki değerlendirmenin dışına çıkarılmış) hale getirdiğini söyler. Epstein’ın uçağına binen bir siyasetçi veya bilim insanı için o yolculuk, sadece “verimli bir iş seyahati”, “güçlü bağlantılar için vazgeçilmez” veya “hızlı bir ulaşım” olarak rasyonalize edilir. Eylem parçalara bölündüğünde, her bir parça (uçuş, yemek, konaklama) kendi içinde “teknik olarak sorunsuz”dur. Sistemin bütünündeki dehşet ise bu parçaların arkasına saklanır. Epstein vakası, modernitenin teknik gücü ile kapitalizmin sınırsız mülkiyet arzusunun birleştiği bir “kara delik”tir. Bauman’ın Holokost analizinde vurguladığı gibi, “eğer gerekli teknoloji, rasyonel bürokrasi ve ahlaki kayıtsızlık bir araya gelirse, en büyük vahşetler en “modern” yöntemlerle işlenebilir”. Epstein, modernitenin bir anomalisi değil; denetimsiz sermayenin, teknolojik imkânlarla birleştiğinde ulaştığı “feodal-modern” bir canavarlıktır. Batı bu vakayı bir “istisna” olarak paketlemeye ve pazarlamaya çalışsa da, aslında kendi inşa ettiği sistemin normal bir prototipiyle yüzleşmektedir.

Marshall Berman Özgünlüğün Politikası Radikal Bireycilik ve Modern Toplumun Ortaya Çıkışı kitabında kapitalizmin rahmi olan kentleri anlatırken bir yerde şöyle bir tespit yapar. “Burada ne söyleneceğini tahmin etmek için insanın karakterini bilmeniz gerekmez, sadece çıkarlarını bilmeniz yeterlidir.” Kapitalizmde karakter yoktur sadece çıkarlar söz konusudur. Kapitalizm kendisini tarihsel olarak verimlilik, özgürlük, sözleşme, piyasa rasyonalitesi ve bireysel tercih kavramlarıyla meşrulaştırır. Kapitalizmin temel mantığı metalaştırılabilir olan her şey metalaştırılır şeklindedir. Bu ilke, teoride emek gücüyle sınırlıymış gibi sunulur fakat pratikte beden, haz, mahremiyet, itibar, sır ve hatta suç da, piyasa ilişkilerinin parçası hâline gelir. Epstein ve ağı, tam da bu sınır aşımının en rahatsız edici ama sürpriz olmayan tipik örneklerinden biridir. Burada mesele yalnızca cinsel suç değildir mesele, bedenin, mahremiyetin, insan haysiyetinin bir güç ve sermaye nesnesine indirgenmesidir. Bu, kapitalizmin “yan etkisi” değil, bilakis mantıksal sonucudur. Marx’ın “meta fetişizmi” kavramı burada yeni bir anlam kazanır, artık yalnızca nesneler değil, insanî varoluşun kendisi fetişleştirilir. Epstein vakıası, bu sürecin ilk bakışta karanlık ama tutarlı ve zorunlu bir sonucudur. Frédéric Lordon’un Spinozacı–Marxçı çerçevesi burada son derece açıklayıcıdır. Lordon’a göre kapitalizm, insanları maddî zorla değil, arzularını yeniden düzenleyerek yönetir. İnsanlar, kendilerine ait sandıkları arzular üzerinden sisteme bağlanırlar.  Epstein vakıasında işleyen mekanizma da budur. Güç sahiplerinin arzuları sınırsızlaştırılır, dokunulmazlık hissi arzuyu denetimsiz kılar, kapitalist ağlar bu arzuyu koruyan, örten ve dolaşıma sokan bir zırh üretir.

Kapitalizm, arzuyu, libidinal dolaşımı, haz ekonomisini dizginlemek değil azdırmak, baştan çıkarmak ister. Kapitalizm yasak koymaz, sınırlandırmaz, sınırların aşınmasının yollarını gösterir. Kapitalizm arzuyu stratejik olarak serbest bırakan ve sonuçlarını yöneten/yönlendiren bir düzendir. Bu anlamda Epstein, asla kapitalizmin kontrol kaybı veya dengesizliği değildir, aksine kapitalist haz politikasının ve ekonomisinin doğal sonucudur. Kapitalizmde hukuk, teorik olarak eşitlik ilkesine dayanır fakat fiiliyatta hukuk, sermayeye yakınlık derecesine göre esneyen, gevşeyen hatta zorlanmadan yavşayan bir aygıt hâline gelir. Epstein vakıasında görülen şey, hukukun çöküşü değildir, hukukun sınıfsal ve elitist işleyişinin ifşası ve iflasıdır. Bu nedenle Epstein, “hukuk dışı” bir figür değildir. Tam da Batı merkezli hukukun, korkunç bir eylemi estetize etmesinin somutlaşmış halidir. Epstein esasında hukukun kimin için askıya alınabildiğini, gevşediğini, esnediğini ifşa tipik bir figürdür. Kapitalizmin anormali, hukukun işlemediği anlar değildir. Hukukun sermayeye göre işlediği gerçeğidir. (Michael E. Tigar’ın, Kapitalizmin Yükselişi ve Hukuk kitabı bu konuyu tarihsel olarak isabetle izah eder) Diğer yandan kapitalizm, ahlâkı kamusal bir ilke olmaktan çıkarıp bireysel vicdan alanına hapseder. Sistem işlediği sürece, ahlâkî yıkım “kişisel sapma” olarak kodlanır. Epstein vakıası da bu kodlamanın kurbanıdır. Asıl mesele de, yapısal ve sistematik bir düzen sorunu değil, “ahlâksız bir birey” meselesi gibi gösterilir. Hâlbuki burada ahlâkî çöküş bireysel değil, kurumsal ve sistematiktir. Sessizlik ağlarının sistematik işleyişi, medyanın uzun zaman üç maymunu oynaması, siyasî ve ekonomik koruma ve kollama mekanizmaları, kapitalizmin ahlâkı nasıl işlevsel ve keyfi olarak askıya alabildiğini gösterir. Zira kapitalizm yalnızca üretim tarzı değil, arzu rejimidir. Ahlâk, kapitalist sistemin merkezinde değil, retoriğinde yer alır. İstisna diye sunulan şeyler, çoğu zaman düzenin en sahici işleyiş biçimidir. Dolayısıyla asıl anormallik, Epstein vakıasında değil, bu vakıayı hâlâ kapitalizmin “dışında” bir sapma olarak okumakta ve anlamakta ısrar eden zihniyettedir. Epstein, kapitalizmin bir kazası değil, kapitalist iktidarın üstünü kapatarak tolere ettiği karanlık alanın adıdır.

Neoliberalizm de salt bir iktisat politikası olmanın ötesinde Michel Foucault’nun ifadesiyle insanı baştan sona yeniden tanımlayan bir özneleştirme rejimidir. Bu rejimde insan, ahlâkî bir fail olmaktan ziyade, sürekli kendini optimize eden bir “insan sermayesi”ne indirgenir. Böyle bir dünyada beden, arzu, ilişki ve hatta suç dahi piyasalaşır. Epstein vakıası tam da bu kriminolojik zeminde anlam kazanır. Burada mesele cinsel istismar değildir sadece, bedenin, özellikle de kırılgan, zayıf ve korumasız bedenlerin, güçsüz ve kimsesiz muhtaç insanların küresel elit ağlar içinde dolaşıma sokulan bir meta formuna dönüşmesidir. Parayla satın alınabilen herkes bir metadır bu düzende. Neoliberal düzen, bireyi hem özgürlük söylemiyle yücelten hem de onu sürekli rekabet, performans ve haz ekonomisi içine yerleştiren bir yapı olarak, Byung-Chul Han’ın dikkat çektiği üzere, dışsal baskıdan çok içselleştirilmiş zorunluluklar üzerinden işler (Yorgunluk Toplumu, Psikopolitika). Bu bağlamda Epstein figürü, neoliberal öznenin karikatürleşmiş bir aşırılığı değil, tersine, arzunun sınırsızlaştırılması, hazza erişimin statüyle birleşmesi ve güç ile dokunulmazlık arasındaki simbiyotik ilişkinin zorunlu bir tezahürüdür. Kapitalist sistemde Epstein’dan başka bir figürün çıkması anormal olurdu.

Sistemin kendini aklamak ve arındırmak için günah keçilerine ihtiyacı vardır. Günah keçisi bireyleri mahkûm ederken sistemi temizler. René Girard’ın günah keçisi (bouc émissaire, Günah Keçisi, Alfa Yayınları 2024) teorisi ufkunda düşünüldüğünde, toplumsal düzenin kendi sürekliliğini, içsel çatışmalarını ve örtük suç ortaklıklarını gerçekten çözerek değil; aksine, bu gerilimleri belirli bir figür üzerinde yoğunlaştırıp sembolik olarak tasfiye ederek sağladığı görülür. Böylece toplum, kolektif şiddetin ve ahlâkî sorumluluğun yükünü tek bir bedene, tek bir isme ve tek bir hikâyeye yıkarak, hem kendi yapısal kusurlarını görünmez kılar hem de masumiyet yanılsamasını yeniden üretir. Girard’a göre kriz anlarında toplum, mimetik arzunun yol açtığı rekabet ve kaosu doğrudan yüzleşerek değil, bu kaosu kurbanlaştırma yoluyla dindirmeyi, bastırmayı ve dizginlemeyi tercih eder. Günah keçisi, suçlu olduğu için değil suçun taşınmasına ve sistemi kurtarmaya müsait olduğu için seçilir. Bu mekanizma, modern toplumlarda ilkel ritüeller biçiminde değil, hukuk, medya, psikiyatri ve ahlâk söylemleri aracılığıyla işler. Girard’ın günah keçisi, toplumsal düzen, kendi iç gerilimlerini ve kolektif suç ortaklıklarını yapısal bir yüzleşme yoluyla değil, bu yükü tekil bir figür üzerinde yoğunlaştırarak sembolik biçimde tasfiye eder ve böylece kendi masumiyet anlatısını yeniden inşa eder. Bu noktada René Girard’ın günah keçisi teorisi, Epstein vakıasının toplumsal dolaşıma sokuluş biçimini anlamak açısından son derece açıklayıcı görünmektedir. Girard’a göre toplumlar, kendi içlerindeki şiddeti ve suç ortaklıklarını, tek bir figür üzerinde yoğunlaştırarak rahatlarlar, böylece kolektif suç bireyselleştirilir, yapısal sorunlar ise görünmez kılınır. Epstein’in ölümünden sonra anlatının zamanla kapanacak olması, dosyaların kararması ve meselenin ahlâkî bir skandala indirgenmesi, bu günah keçisi mekanizmasının modern versiyonunun nasıl çalıştığını göstermesi açısından manidar olacaktır. Oysa Epstein dosyasının asıl rahatsız edici tarafı, bireysel sapkınlıktan ziyade, bu sapkınlığın on yıllar boyunca görünür, bilinir olup da yine de dokunulmaz ve engellenemez kalabilmiş olmasıdır. Bu dokunulmazlık, modern hukukun askıya alındığı bir “olağanüstü hâl” değil; bilakis Giorgio Agamben’in kavramsallaştırdığı anlamda, olağanüstünün olağan hâle geldiği bir iktidar alanının göstergesidir. Epstein, hukukun dışında değil; hukukun kişiye göre işleyişinin tam merkezinde yer almaktadır. Giorgio Agamben’in “Olağanüstü Hal” kavramı işte burada devreye girer. Egemen güçler, kendileri için hukukun askıya alındığı “istisnai alanlar” yaratırlar. Epstein’ın adası, hukukun coğrafi ve hukuki olarak askıya alındığı bir “gri bölge”dir. Eğer bu olay sadece bir “anormal” olsaydı, sistemin savunma mekanizmaları (yargı, medya, polis) çok daha erken devreye girerdi. On yıllarca süren suskunluk, bunun özünde bir “arıza” değil, sistemin belirli katmanları tarafından kabul edilen bir “maliyet” veya “araç” olduğunu düşündürür.

Carl Schmitt’in meşhur tespiti burada kritik bir anahtar sunar. “Egemen, istisna hâline karar verendir.” Modern düzen, kendi normalliğini istisnalar üzerinden inşa eder; fakat bu istisnalar, çoğu zaman normun askıya alındığı anlar değil, normun gerçek yüzünün açığa çıktığı eşiklerdir. Kapital dünyanın tek egemeni sermayedarlardır. Epstein vakıası, hukukun işlemediği, hesap verilebilirliğin askıya alındığı, medyanın sustuğu, istihbarat ağlarının devreye girdiği bu alan, modernliğin “kazaen” ürettiği bir boşluk olmayıp bilakis iktidarın kendini korumak için yarattığı bir gri alandır. Bu gri alan, modernliğin anormali ya patolojisi değil, iktidar ve sermaye rasyonalitesinin olağan aracı ve sonucudur. Dolayısıyla Epstein, modern hukukun “bozulduğu” bir istisna da değildir, modern hukukun kimin için askıya alınabildiğini veya nasıl kolayca istismar edilebildiğini ifşa eden bir vakıadır.

Batı modernitesi rasyonalizm ve bireysel haklar üzerine kuruludur. Ancak Epstein vakası, bu rasyonelliğin altında yatan “feodal” güç ilişkilerini de ifşa etmiştir. Bilginin güç olduğu modern dünyada, Epstein “bilgiyi” (veya kasetleri/kanıtları) bir silah, bir şantaj aracı olarak kullanmıştır. Bu, modern istihbarat yöntemlerinin en eski ve en karanlık biçimdir aslında. Sadece ABD’ye özgü değildir, bilakis Batı’nın küresel ağlarına yayılmış bir durumdur. Akademiden (MIT) kraliyet ailelerine (Prens Andrew) kadar uzanan yelpaze, meselenin münferit bir suç vakasından ziyade, yapısal bir çürüme, kokuşma, iflas ve ifsat işareti olduğunu gösterir. Epstein vakası modernitenin bir “anormali” değil, modernitenin karanlık yüzünün Batı’nın aynadaki suretidir. Sistem, bu vakayı “temizleyerek” kendi meşruiyetini yeniden kazanmaya çalışsa da, bu çapta bir yapının bu kadar uzun süre korunabilmiş olması, bu kadar profesyonelce yapılmış olması neoliberal dünyada güç ve ahlak arasındaki makasın ne kadar açıldığını gözler önüne sermektedir. Modernite bize aydınlanmayı vaat etmişti, ancak Epstein gibi vakalar, o aydınlanmanın/ışığın altında ne kadar büyük gölgelerin saklanabileceğini açık bir biçimde göstermiştir. (Aydınlanmanın karanlık yüzü için ibretlik bir kitap olan Robert Darnton’un Büyük Kedi Katliamı’na bakabilirsiniz)

Psikoloji cephesinden bakıldığında, Freud sonrası literatür, özellikle dürtü (Trieb), haz ilkesi ve ölüm dürtüsü (Todestrieb) kavramları üzerinden, bireysel sapkınlık ile kültürel yapı arasındaki geçirgenliği öne çıkardığı görülür. Lakin çağdaş eleştirel psikoloji, bu tür vakaları yalnızca bireysel patolojiye indirgeme eğiliminin, toplumsal sorumluluğu sistematik biçimde görünmez kıldığını da hatırlatır. Christopher Lasch’ın 1979 tarihinde yazdığı Narsisizm Kültürü Beklentilen Azaldığı Bir Çağda Amerikan Hayatı’nda (Alfa Yayınları 2021) işaret ettiği üzere, geç kapitalist toplumlarda kişilik yapıları, iktidar ve haz ekseninde şekillenirken, ahlâkî sınırlar giderek esnekleşir. Lasch’ın yaptığı en sarsıcı ve bugün itibarıyla belki de en kalıcı müdahale, narsisizmi klinik psikolojinin dar patoloji alanından çekip çıkararak, onu modern burjuva toplumunun tarihsel, kültürel ve siyasal bir semptomu olarak teşhis etmesidir; Lasch için narsisizm, yalnızca “kendini seven” bireyin iç dünyasında cereyan eden bir ruhsal bozukluk değil, kapitalist modernliğin geç evresinde ortaya çıkan, yaygınlaşan ve neredeyse norm hâline gelen bir toplumsal karakter yapısıdır. Lasch’in Freudçu teoriden ödünç aldığı, fakat onu eleştirel biçimde yeniden işlediği temel bir varsayım vardır. “Bireysel ruhsal yapılar, hiçbir zaman yalnızca bireysel değildir; aksine tarihsel travmaların, ekonomik örgütlenmenin, siyasal ideolojilerin ve kültürel anlatıların tortusunu taşırlar.” Bu nedenle Lasch, narsisistik kişilik bozukluğundaki artışı, Amerikan toplumunun II. Dünya Savaşı sonrası yaşadığı refah, güvenlik ve hegemonya döneminin paradoksal bir sonucu olarak okur. Dış tehditlerin azalmasıyla birlikte içsel boşluk büyümüş, anlamın yerini performans, karakterin yerini imaj, ahlâkın yerini ise psikolojik “iyi oluş” söylemi almıştır. En fazla dikkat çeken Lasch’in narsisizmi bir elit hastalığı ya da marjinal bir sapma olarak değil, tam tersine orta sınıf burjuva kültürünün merkezî bir özelliği olarak tanımlamasıdır. O’na göre narsisistik benlik; endişeli, kırılgan, sürekli onay arayan ve aynı zamanda açgözlüdür, fakat bu açgözlülük maddi olmaktan ziyade simgeseldir, şöhret, takdir, tanınma ve “özel olma” arzusuyla beslenir. Bu benlik tipi, tam da kapitalist toplumun ihtiyaç duyduğu özne biçimidir. Çünkü köksüz, tarih bilincinden yoksun ve geleceğe dair uzun vadeli sorumluluk duygusu taşımayan birey, tüketim ve rekabet düzenine çok daha kolay eklemlenir.

Freud öncesi düşünce evreninde—ister Aristoteles’in akrasia (irade zayıflığı) kavramı, ister Augustinus’un concupiscentia (şehvet) eleştirisi, isterse İslâm ahlâk geleneğinde Farabî, İbn Miskeveyh ve Gazâlî’nin nefs teorileri olsun—bu tür fiiller, öncelikle ahlâkî bir inhiraf olarak kavranır. İnsan, akıl (ʿaql) ile şehvet (şehve) ve gazap (ġaḍab) kuvveleri arasında inşa ve imar etmekle mükellef olduğu mîzanı yitirdiğinde, ortaya çıkan şey “hastalık”tan ziyade zulümdür; hem kendine hem başkasına yönelmiş bir taʿaddî, bir emanet ihlali. Bu çerçevede Epstein’in fiilleri, klasik terminolojiyle ifade edilecek olursa, nefs-i emmârenin tahakkümüdür. Üstelikgayrı ahlakî fiillerin sürekliliği ve örgütlü yapısı, bu ahlâkî bozulmayı daha da ağırlaştırır. Zira Farabî’nin ifadesiyle (el-Medînetü’l-Fâzıla), ferdî reziletler toplumsal ölçekte kurumsallaştığında artık mesele bireyin değil, medeniyet tasavvurunun fesadıdır. Bu nedenle Freud öncesi bir dille konuşacak olursak, Epstein “hasta” değil, müfsid ve ahlaksızdır. Sorunun adı da patoloji değil, ahlâkî çöküştür. Ne var ki Freud ile birlikte modern düşünce, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi kökten dönüştürmüştür. Artık insan, yalnızca bilinçli bir fail olarak görülmemiş bilakis bilinçdışı (das Unbewusste), bastırılmış dürtüler (Triebe), haz ilkesi (Lustprinzip) ve yineleme itkisi (Wiederholungszwang) tarafından şekillenen karmaşık bir varlıktır olarak algılanmıştır (Freud, Haz İlkesinin Ötesinde). Bu zaviyeden Epstein vakıası, psikanalitik olarak perversiyon (suç teşkil eden eylemlerin), hatta Lacan’ın terminolojisiyle ifade edilecek olursa, jouissanceın (hazzın) sınırsızlaştırılması olarak okunabilir (Lacan, Psikanalizin Temel Kavramları).

Buna göre Epstein’in “hasta” olduğu iddiası, ancak bir şartla anlamlı olabilir. Bu hastalık, bireysel bir klinik ve kriminal sapma değil, iktidar, servet ve dokunulmazlık tarafından beslenen toplumsal bir patolojidir. Epstein vakıasında ileride sinsice gündeme getirilecek olan “ahlâksızlık mı, hastalık mı?” sorusu, kanaatimce, yanlış kurulmuş bir düalite olacaktır. Zira burada karşımızda olan şey, ne salt ahlâkî bir zaaf ne de salt tıbbî bir bozukluktur. Zira ahlâkî sınırların çöktüğü, sistemin komple iflas ettiği bir olağan patoloji ile karşı karşıyayız burada. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” (die Banalität des Bösen) kavramı bu patolojinin normalleşmesini bir nebze izah edebilir. Epstein’in fiilleri, istisnai olduğu kadar sıradanlaştırılmıştır. Çünkü bu fiiller, bir ağ (network), bir çevre, bir koruma kalkanı içinde gerçekleşmiştir. Foucault’nun işaret ettiği üzere, modern iktidar anormali dışlamaz; onu üretir ve yönetir (Hapishanenin Doğuşu). Epstein vakıası, geç kapitalist toplumda arzunun metalaşması, bedenin nesneleşmesi ve iktidarın erotizasyonu süreçlerinin uç ama tipik bir tezahürüdür (Bauman, -Akışkan Modernite; Han, Yorgunluk Toplumu). Aslında bu durumun özünde, insanın kendini abd-kul olarak değil, mutlak mâlik olarak konumlandırması söz konusudur. İslâmî dilde bu, tuğyân ve istikbârdır. Batı teolojisinde ise Tanrı’nın yerine geçen benliğin (self-deification) trajedisidir. Epstein vakıası, bireysel bir ahlâksızlık yahut klinik bir hastalık değildir, modern arzu rejiminin, iktidar ve sermaye ile birleştiğinde ulaştığı karanlık dünyanın diğer adıdır. Bu nedenle Epstein’i “hasta” ilan etmek, sistemi aklayabilir belki “ahlâksız” deyip geçmek pek çok gerçeğin üstünün örtülmesi anlamına gelir.

Epstein vakıasının en karanlık tarafı ise kurulan bütün ilişki biçimlerinin, şantajların, kumpasların ucunun bir şekilde İsrail ve onunla çıkar ortaklığı kurmuşlara uzanmasıdır. Mesela İsrail eski başbakanlardan Ehud Barak’ın Epstein dosyasında yer alması kaza da değildir tesadüf de değildir. Dosyada İsrail siyasetinde aktif olanların yer almaması da tesadüf değildir sadece stratejidir. İsrail ve Siyonist Yahudilerin bu dünyaya nasıl bela olduklarını anlamak için kapitalist dünya nizamına bakmanız yeterlidir kanımca. Yahudiler tarih boyunca hâkim toplulukların hep periferisinde kaldılar. Sürekli azınlık olarak başkalarının kurduğu düzende kendilerine yer bulmak istediler. Belki de tarihte ilk kez bu kadar hâkim hale geldiler. İlk kez nizamını Yahudilerin kurduğu bir düzende yaşıyoruz. Hristiyanların Roma’sı, Bizans’ı gibi büyük imparatorlukları oldu, Müslümanların, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlı gibi cihan devletleri oldu. Ama tarihte ilk kez Yahudiler dünya çağında adı konulmamış bir imparatorluk kurdular. Bu imparatorluğun varlık nedeni belli başlı bütün devletleri kendisine borçlu hale getirmesi, ekonomik sistemi kapitalizm, hayat tarzı neoliberalizm, ilahı para, yöntemi gizlilik, amacı kendi dışındaki tüm insanları kendi ideolojisine kurban etmektir. Epstein sistemin hem varlık nedeninin hem hayat tarzının, hem yöntemin hem de amacın kendisinde somutlaştığı tipik bir karakterdir. Bütün bir dünya bu kapital görünümlü Yahudi ideolojisinden kurtulmadıkça Epsteinler tükenmeyecektir. Mesela 1999 yılında Stanley Kubrick tarafından sinemaya uyarlanan Eyes Wide Shut. (Gözü Tamamen Kapalı) filmi Epstein karakterinden fragmanlar sunmuştu aslında. Ya da Andrew Neiderman’ın 1990 tarihli romanından 1997 yılında filme uyarlanan The Devil’s Advocate (Şeytanın Avukatı), ve 2013 yapımı The Wolf of Wall Street (Para Avcısı) Epstein’in örgütlü ve hukuki kötülüğünün provası gibidir.

Epstein’in bir karakteri yoktur sadece çıkarları vardır. Tıpkı kapitalizmin temel mottosunda olduğu gibi onun için de çıkarlarına giden bütün yollar mubahtır. Epstein vakıası, ilk anda ve yüzeysel bakışta aşırı servet, sapkın arzu, suç, yozlaşmış elitler ve karanlık ilişkiler ağının kesişim noktasında duran istisnai bir ahlâksızlık örneği gibi sunulmaya son derece müsait görünüyor. Nitekim hem ana akım medyanın söylemi hem de resmî hukuki anlatı, bu vakayı “olağandışı bir bireyin olağandışı suçu” şeklinde damgalayarak, modern toplumun ahlâkî ve kurumsal bütünlüğünü temize çıkarma eğilimi göstermiştir. Epstein vakıası, ne modernitenin talihsiz bir kazası ne de neoliberalizmin dairesi dışında kalan bir sapma ve istisnadır. Aksine, o, neoliberal modernliğin kendi kendisiyle yüzleştiği anlarından biri, neoliberal hayat tarzının çıplak gerçekliğidir. Neoliberal hayat tarzını ete kemiğe büründürüp bir insan suretiyle arzı endam etmesini isteseydik muhakkak ki Epstein olarak çıkardı karşımıza. Eğer piyasa aklı ahlâkın yerine geçerse, eğer güç hesap vermez hâle gelirse, eğer beden yalnızca bir değişim değerine indirgenirse, haz ilkesine indirgenirse, insan araçsallaştırılır, istemli ve örgütlü kötülük rasyonelleştirilirse, para, güç, ilişkiler, bağlar, ağlar kendinde değerli görülürse bu tipler hadiseler istisna olmaktan çıkar, sistemin gizli ortağı hâline gelir. Akabinde de sistemin bizzat kendisi haline gelir. Yaşanan da zaten bunun kör gözüme parmak en açık göstergesidir. Bu yüzden Epstein, unutulması gereken bir skandal değildir. Bilakis her daim hatırlanması gereken ibretlik bir hadisedir. Tıpkı Bosna katliamı, Irak işgali, Gazze soykırımı gibi.

Prof. Dr. Mehmet Ulukütük

Mehmet Ulukütük. Bursa Teknik Üniversitesi'nde akademisyen. Felsefe, sosyoloji, ilahiyat ve edebiyat kavşağında çalışıyor. Evli ve iki çocuk babası.
[email protected]

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.