Donald Trump 2017’de ilk kez ABD başkanı olduğundan beri, yorumcular onun ABD dış ilişkilerine yaklaşımını tanımlamak için uygun bir etiket arayışı içinde oldular. Siyaset bilimci Barry Posen, 2018’de Foreign Affairs sayfalarında yazarken Trump’ın büyük stratejisinin “liberal olmayan hegemonya” olduğunu öne sürdü; analist Oren Cass ise geçen sonbaharda bunun ayırt edici özünün “karşılıklılık” talebi olduğunu savundu. Trump bir realist, bir milliyetçi, eski usul bir merkantilist, bir emperyalist ve bir izolasyonist olarak adlandırıldı. Bu terimlerin her biri onun yaklaşımının bazı yönlerini açıklıyor, ancak ikinci başkanlık döneminin büyük stratejisi belki de en iyi şekilde “yırtıcı hegemonya” olarak tanımlanabilir. Yırtıcı hegemonyanın temel amacı, Washington’un ayrıcalıklı konumunu kullanarak hem müttefiklerden hem de rakiplerden tavizler, haraç ve itaat gösterileri koparmak; kendisini tamamen sıfır toplamlı olarak gördüğü bir dünyada kısa vadeli kazançlar peşinde koşmaktır.
ABD’nin hâlâ kayda değer varlıkları ve coğrafi avantajları göz önüne alındığında, yırtıcı hegemonya bir süre işe yarayabilir. Ancak uzun vadede başarısızlığa mahkûmdur. Özellikle Çin’in ekonomik ve askerî denk bir güç olduğu, birden fazla büyük gücün bulunduğu bir dünyaya uygun bir politik tutum değildir; çünkü çok kutupluluk, diğer devletlere ABD’ye bağımlılıklarını azaltmanın yollarını sunuyor. Yırtıcı hegemonya önümüzdeki yıllarda Amerikan stratejisini belirlemeye devam ederse, ABD’yi ve müttefiklerini zayıflatacak, küresel düzeyde artan bir hoşnutsuzluk yaratacak, Washington’un başlıca rakipleri için cazip fırsatlar doğuracak ve Amerikalıları daha az güvende, daha az müreffeh ve daha az etkili bir konumda bırakacaktır.
Zirvedeki Yırtıcı
Son 80 yıl içinde dünya gücünün genel yapısı iki kutupluluktan tek kutupluluğa, oradan da bugünün dengesiz çok kutupluluğuna evrildi ve ABD’nin büyük stratejisi de bu değişimlere paralel olarak değişti. Soğuk Savaş’ın iki kutuplu dünyasında ABD, Avrupa ve Asya’daki yakın müttefiklerine karşı hayırsever bir hegemon gibi davrandı; çünkü Amerikan liderleri müttefiklerinin refahının Sovyetler Birliği’ni çevrelemek için hayati olduğuna inanıyordu. Amerikan ekonomik ve askerî üstünlüğünü cömertçe kullandılar ve Başkan Dwight Eisenhower’ın 1956’da Britanya, Fransa ve İsrail, Mısır’a saldırdığında yaptığı gibi ya da Başkan Richard Nixon’ın 1971’de ABD’yi altın standardından çıkardığında olduğu gibi bazen önemli ortaklara karşı sert davrandılar. Ancak Washington aynı zamanda müttefiklerinin II. Dünya Savaşı’ndan sonra ekonomik olarak toparlanmasına yardımcı oldu; karşılıklı refahı teşvik etmeyi amaçlayan kurallar yarattı ve büyük ölçüde bu kurallara uydu; para krizlerini ve diğer ekonomik sarsıntıları yönetmek için başkalarıyla iş birliği yaptı; daha zayıf devletlere masada bir koltuk ve kolektif kararlarda söz hakkı verdi. ABD’li yetkililer liderlik etti, ama aynı zamanda dinlediler ve nadiren ortaklarını zayıflatmaya ya da sömürmeye çalıştılar.
Tek kutuplu dönemde ise ABD, kibre kapıldı ve oldukça dikkatsiz ve buyurgan bir hegemon haline geldi. Güçlü rakiplerle karşı karşıya olmamanın ve çoğu devletin Amerikan liderliğini kabul etmeye ve onun liberal değerlerini benimsemeye istekli olduğuna inanmanın etkisiyle, ABD’li yetkililer diğer devletlerin kaygılarına çok az dikkat ettiler; Afganistan, Irak ve başka birçok ülkede maliyetli ve hatalı haçlı seferlerine giriştiler; Çin ve Rusya’yı birbirine yaklaştıran çatışmacı politikalar benimsediler; Çin’in yükselişini hızlandıran, küresel finansal istikrarsızlığı artıran ve sonunda Trump’ı Beyaz Saray’a taşıyan iç siyasi tepkiyi tetikleyen biçimlerde küresel piyasaların açılmasını zorladılar. Elbette bu dönemde Washington bazı düşmanca rejimleri izole etmeye, cezalandırmaya ve zayıflatmaya çalıştı ve bazen diğer devletlerin güvenlik endişelerine çok az önem verdi. Ancak hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi yetkililer, Amerikan gücünü küresel liberal bir düzen yaratmak için kullanmanın ABD ve dünya için iyi olacağına ve ciddi muhalefetin birkaç küçük haydut devletle sınırlı kalacağına inanıyordu. Ellerindeki gücü başka hükümetleri zorlamak, yanlarına çekmek hatta devirmek için kullanmaktan kaçınmadılar; ancak bu kötü niyet, ABD ortaklarına değil, açıkça düşman olarak kabul edilenlere yönelmişti.
Trump döneminde ise ABD bir yırtıcı hegemon haline geldi. Bu strateji, çok kutupluluğun geri dönüşüne yönelik tutarlı ve iyi düşünülmüş bir yanıt değil; aslında, birçok büyük gücün bulunduğu bir dünyada hareket etmenin tam olarak yanlış bir yöntemidir. Bu daha çok, Trump’ın tüm ilişkilere al-ver mantığıyla yaklaşmasının ve ABD’nin dünyadaki neredeyse her ülke üzerinde muazzam ve kalıcı bir nüfuza sahip olduğuna dair inancının doğrudan bir yansımasıdır. Trump Nisan 2025’te ABD’yi “büyük, güzel bir mağaza”ya benzetmiş ve “herkes bu mağazadan bir parça istiyor” demişti. Ya da Beyaz Saray Basın Sözcüsü Karoline Leavitt tarafından paylaşılan bir başka açıklamasında söylediği gibi, ABD tüketicisi “her ülkenin sahip olmak istediği şeydir” ve “Başka bir deyişle, bizim paramıza ihtiyaçları var.”
Trump’ın ilk döneminde Savunma Bakanı James Mattis, Hazine Bakanı Steven Mnuchin, Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü John Kelly ve Ulusal Güvenlik Danışmanı H. R. McMaster gibi daha deneyimli ve bilgili danışmanlar Trump’ın yırtıcı dürtülerini dizginlemişti. Ancak ikinci döneminde, kişisel sadakatleri nedeniyle seçilmiş atamalardan oluşan bir kadronun güç verdiği diğer devletlerin zaaflarından yararlanma arzusu ve Trump’ın dünya meselelerine dair giderek artan, ancak yersiz özgüveni sayesinde tam anlamıyla serbest bırakıldı.
Tahakküm ve Boyun Eğme
Yırtıcı bir hegemon, diğerleriyle olan ilişkilerini tamamen sıfır toplamlı bir anlayışla düzenlemeye çalışan baskın bir büyük güçtür; öyle ki elde edilen faydalar her zaman kendi lehine dağıtılır. Yırtıcı bir hegemonun temel amacı, tüm tarafları daha iyi durumda tutan istikrarlı ve karşılıklı olarak faydalı ilişkiler kurmak değil, her etkileşimden başkalarından daha fazla kazanç sağlamaktır. Egemen gücün daha iyi, ortaklarının ise daha kötü durumda olduğu bir düzenleme, her iki tarafın da kazanç sağladığı ancak ortağın daha fazla kazanç sağladığı bir düzenlemeye tercih edilir; ikinci durum her iki taraf için de daha büyük mutlak faydalar sağlasa bile. Yırtıcı bir egemen güç, her zaman aslan payını ister.
Elbette tüm büyük güçler yağmacı eylemlerde bulunur ve her zaman göreli avantaj için rekabet eder. Rakiplerle uğraşırken, tüm devletler herhangi bir anlaşmadan en kârlı şekilde çıkmaya çalışır. Ancak yırtıcı hegemonyayı tipik büyük güç davranışından ayıran şey, bir devletin hem müttefiklerinden hem de rakiplerinden tavizler ve asimetrik faydalar koparmaya istekli olmasıdır. İyi huylu bir hegemon, müttefiklerine ancak gerekli olduğunda adaletsiz yükler bindirir; çünkü ortakları refah içinde olduğunda kendi güvenliğinin ve zenginliğinin de arttığına inanır. Karşılıklı olarak faydalı iş birliğini kolaylaştıran, başkaları tarafından meşru görülen ve devletlerin bu kuralların sık sık ya da uyarı olmadan değişmeyeceğini güvenle varsayabileceği kadar kalıcı olan kuralların ve kurumların değerini kabul eder. İyi niyetli bir hegemon, ortak bir düşmanı denetim altında tutmak gibi benzer çıkarlara sahip devletlerle pozitif toplamlı ortaklıkları memnuniyetle karşılar ve hatta bu durum tüm katılımcıları daha iyi bir konuma getirecekse, başkalarının orantısız kazançlar elde etmesine bile izin verebilir. Başka bir deyişle, iyi huylu bir hegemon yalnızca kendi güç konumunu ilerletmeye değil, aynı zamanda iktisatçı Arnold Wolfers’ın “taraf hedefleri” olarak adlandırdığı şeyleri sağlamaya çalışır: uluslararası ortamı, çıplak güç kullanımını daha az gerekli kılacak biçimlerde şekillendirmeyi amaçlar.
Buna karşılık, yırtıcı bir hegemon ortaklarını sömürmeye, rakiplerinden yararlanmaya çalıştığı kadar yatkındır. Hegemon güç, ambargolar, mali yaptırımlar, komşuyu fakirleştirmeye yönelik ticaret politikaları, para birimi manipülasyonu ve diğer ekonomik baskı araçlarını kullanarak diğer ülkeleri kendi ekonomisini destekleyen ticaret koşullarını kabul etmeye veya ekonomik olmayan çıkar konularında davranışlarını değiştirmeye zorlayabilir. Askerî koruma sağlamayı ekonomik taleplerine bağlar ve ittifak ortaklarının daha geniş dış politika girişimlerini desteklemesini bekler. Daha zayıf devletler, hegemonun büyük pazarına erişime büyük ölçüde bağımlılarsa ya da diğer devletlerden gelen daha büyük tehditlerle karşı karşıya oldukları için hegemonun, koşullara bağlı olsa bile, korumasına muhtaçlarsa bu zorlayıcı baskılara katlanırlar.
Yırtıcı bir hegemonun zorlayıcı gücü, diğer devletleri sürekli bir boyun eğme durumunda tutmaya bağlı olduğundan, liderleri kendi etki alanındakilerin alt konumlarını tekrarlanan ve çoğu zaman sembolik boyun eğme eylemleriyle kabul etmelerini bekler. Bunlardan resmî bir haraç ödemeleri istenebilir ya da hegemonun erdemlerini açıkça kabul edip övmeye çağrılabilirler. Bu tür ritüel itaat ifadeleri, hegemonun karşı konulamayacak kadar güçlü olduğunu işaret ederek muhalefeti caydırır ve onu vasallarından daha bilge göstererek onlara hükmetmeye hakkı olduğu izlenimini yaratır.
Yırtıcı hegemonya yeni bir olgu değildir. Atina’nın, imparatorluğundaki daha zayıf şehir devletleriyle ilişkilerinin temelini oluşturmuştu; nitekim kendi döneminin en önde gelen Atinalı lideri olan Perikles, bu egemenliği bizzat “bir tiranlık” olarak tanımlamıştı. Doğu Asya’daki modern öncesi Çin merkezli sistem de, her ne kadar bunun tutarlı biçimde sömürücü olup olmadığı konusunda akademisyenler arasında görüş ayrılıkları bulunsa da haraç ödenmesini ve ritüelleşmiş itaat biçimlerini içeren benzer bağımlılık ilişkilerine dayanıyordu. Kolonyal mülklerden servet elde etme arzusu, Belçika, Britanya, Fransa, Portekiz ve İspanya gibi sömürge imparatorluklarının merkezi bir unsuruydu; benzer güdüler Nazi Almanyası’nın Orta ve Doğu Avrupa’daki ticaret ortaklarıyla tek taraflı ekonomik ilişkilerini ve Sovyetler Birliği’nin Varşova Paktı müttefikleriyle ilişkilerini de etkiledi. Bu örnekler önemli açılardan farklılık gösterse de, her birinde baskın bir güç, çabaları her zaman başarılı olmasa bile ve bazı müşteriler elde ettiklerinden daha fazlasına mal olsa dahi, kendisi için asimetrik faydalar güvence altına almak amacıyla daha zayıf ortaklarını sömürmeye çalışmıştır.
Kısacası, yırtıcı bir hegemon tüm ikili ilişkileri özünde sıfır toplamlı olarak görür ve her birinden mümkün olan en büyük faydayı çıkarmaya çalışır. “Benim olan benimdir, senin olan ise müzakereye açıktır” anlayışı onun yol gösterici ilkesidir. Mevcut anlaşmaların kendilerinden menkul bir değerleri ya da meşruiyeti yoktur; yeterli asimetrik fayda sağlamıyorlarsa bir kenara atılır ya da görmezden gelinirler. Elbette bazı yırtıcı girişimler başarısız olabilir ve en güçlü devletlerin bile başkalarından çekip çıkarabileceklerinin sınırları vardır. Ancak yırtıcı bir hegemon için temel amaç, bu sınırları olabildiğince zorlamaktır.
Bahsi Yükseltmek
Trump’ın dış politikasının yırtıcı niteliği, en açık biçimde ticaret açıklarına olan takıntısında ve ekonomik kazançları Washington’un lehine yeniden dağıtmak için gümrük vergilerini kullanma girişimlerinde görülmektedir. Trump defalarca ticaret açıklarının bir “kazıklama” ve bir tür yağma olduğunu söylemiştir; ona göre fazla veren ülkeler “kazanıyor” çünkü ABD onlara, onların Washington’a ödediğinden daha fazlasını ödüyor. Bu doğrultuda Trump, sözde ABD’li üreticileri korumak amacıyla (her ne kadar gümrük vergisi maliyetinin büyük kısmı ithal malları satın alan Amerikalılar tarafından ödense de yabancı malları daha pahalı hale getirerek) bu ülkelere yüksek gümrük vergileri uygulamış ya da yabancı hükümetleri ve şirketleri, muafiyet karşılığında ABD’ye yatırım yapmaya zorlamak için bu tür gümrük vergileri ile tehdit etmiştir.
Trump, karşı çıktığı ekonomik olmayan politikaları değiştirmeleri için başkalarını zorlamak amacıyla da gümrük vergilerini kullandı. Geçen Temmuz ayında, müttefiki olan eski Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’yu affetmesi için Brezilya hükümetine baskı yapmak amacıyla, başarısızlıkla sonuçlanan bir girişim olarak Brezilya’ya yüzde 40’lık bir gümrük vergisi uyguladı. (Kasım ayında, ABD’li tüketiciler için gıda fiyatlarının yükselmesine neden olan bu gümrük vergilerinin bir kısmını kaldırdı.) Kanada ve Meksika’ya yönelik gümrük vergilerini artırmasını, fentanil kaçakçılığını durdurmak için yeterince çaba göstermedikleri iddiasıyla gerekçelendirdi. Ekim ayında ise, Kolombiya Devlet Başkanı’nın Trump yönetimine göre Karayipler’de yasa dışı uyuşturucu kaçakçılığı hedefi olduğu belirtilen iki düzineden fazla tekneye yönelik ABD Donanması’nın tartışmalı saldırılarını eleştirmesinin ardından Kolombiya’yı daha yüksek gümrük vergileriyle tehdit etti.
Trump, geleneksel ABD müttefiklerini, tanınmış düşmanları kadar zorlamaya yatkındır ve tehditlerinin bir var bir yok niteliği, mümkün olan en fazla tavizi koparma arzusunun altını çiziyor. Trump öngörülemezliğin güçlü bir pazarlık aracı olduğuna inanır ve sürekli değişen tehdit ve talepler dizisi, başkalarını ona uyum sağlamanın yeni yollarını aramaya zorlamak için tasarlanmıştır. Hedef hızla boyun eğerse gümrük vergisi tehdidinde bulunmak Washington’a çok az maliyet getirir; ancak hedef direnirse ya da piyasalar ürkerse, Trump harekete geçmeyi erteleyebilir. Bu yaklaşım aynı zamanda dikkatleri Trump’ın kendisine kilitler, yönetimin sonraki herhangi bir anlaşmayı, kesin koşulları ne olursa olsun, bir zafer olarak sunmasına yardımcı olur ve Trump ile onun yakın çevresine fayda sağlayan bariz yolsuzluk fırsatları yaratır.
ABD’nin nüfuzunu en üst düzeye çıkarmak için Trump, ekonomik taleplerini müttefiklerin ABD askerî desteğine bağımlılığıyla defalarca ilişkilendirmiş, bunu da büyük ölçüde ittifak taahhütlerine uyup uymayacağı konusunda şüpheler uyandırarak yapmıştır. Müttefiklerin Amerikan koruması için bedel ödemesi gerektiğinde ısrar etmiş ve ABD’nin NATO’dan ayrılabileceğini, Tayvan’ı savunmaya yardım etmeyi reddedebileceğini ya da Ukrayna’yı tamamen terk edebileceğini öne sürmüştür. Ancak amacı, müttefiklerin kendilerini savunmak için daha fazlasını yapmasını sağlayarak ABD ortaklıklarını daha etkili hale getirmek değildir, nitekim gümrük vergileri seviyelerinin ciddi biçimde artırılması ortakların ekonomilerine zarar verecek ve daha yüksek savunma harcaması hedeflerini karşılamalarını zorlaştıracaktır. Bunun yerine Trump, ABD’nin geri çekilmesi tehdidini ekonomik tavizler koparmak için kullanmaktadır. Bu strateji, en azından kâğıt üzerinde, bazı kısa vadeli getiriler sağlamıştır. Temmuz ayında AB liderleri, Trump’ı, Ukrayna’yı desteklemeyi sürdürmeye ikna etme umuduyla tek taraflı bir ticaret anlaşmasını kabul ettiler; Japonya ve Güney Kore ise sırasıyla Temmuz ve Kasım aylarında imzalanan anlaşmalarla ABD ekonomisine yatırım yapma sözü vererek kendilerine uygulanan gümrük vergilerinin seviyelerini düşürdüler. Avustralya, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Pakistan ve Ukrayna, topraklarında bulunan kritik minerallere ABD erişimi ya da kısmi mülkiyet sunarak ABD desteğini sağlamlaştırmaya çalışmıştır.
Yırtıcı bir hegemon, Thukydides’in ünlü ifadesiyle, “güçlülerin yapabildiklerini yaptığı, zayıfların ise katlanmak zorunda kaldıklarına katlandığı” bir dünyayı tercih eder. Bu nedenle böyle bir ülke, başkalarından yararlanma kapasitesini sınırlayabilecek normlara, kurallara ya da kurumlara karşı temkinli olacaktır. Şaşırtıcı olmayan bir biçimde Trump’ın Birleşmiş Milletler’e pek bir ilgisi olmamıştır; Paris İklim Anlaşması ve İran Nükleer Anlaşması gibi selefleri tarafından müzakere edilmiş anlaşmaları yırtıp atmaya hevesli davranmış; hatta bizzat kendisinin müzakere ettiği anlaşmalardan bile caymıştır. AB gibi kurumlarla ya da kurallara dayalı Dünya Ticaret Örgütü ile uğraşmak yerine ticaret görüşmelerini ikili yürütmeyi tercih ediyor; çünkü tek tek ülkelerle bire bir pazarlık yapmak ABD’nin nüfuzunu daha da artırıyor. Trump ayrıca Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin üst düzey yetkililerine yaptırım uygulamış ve Uluslararası Denizcilik Örgütü tarafından geliştirilen bir emisyon fiyatlandırma planına karşı öfkeli bir saldırı başlatmıştır. IMO’nun önerisi, gemicilik şirketlerini daha temiz yakıtlar kullanmaya teşvik ederek iklim değişikliğini yavaşlatmayı amaçlıyordu; ancak Trump bunu bir “dolandırıcılık” olarak nitelendirdi ve bilinçli biçimde sabote etti. Yönetimi, önlemi destekleyenlere karşı yüksek gümrük vergileri, yaptırımlar ve başka tedbirlerle tehdit ettikten sonra, planın resmî onayına ilişkin oylama bir yıl ertelendi. Bir IMO delegesi ekim ayında, “ABD heyeti gangsterler gibi davranıyordu,” dedi. “Bir IMO toplantısında daha önce buna benzer bir şey hiç duymamıştım.”
Washington’un yırtıcı hegemonyasına dair hiçbir tartışma, Trump’ın başka devletlere ait topraklara yönelik dile getirdiği ilgiden ve uluslararası hukuku ihlal ederek diğer ülkelerin iç siyasetine müdahale etme istekliliğinden söz etmeden tamamlanmış sayılmaz. Grönland’ı ilhak etme yönündeki tekrarlanan arzusu ve buna karşı çıkan Avrupa devletlerine cezalandırıcı yüksek gümrük vergileri uygulama tehditleri, bu dürtünün en görünür örneğidir. Danimarka askerî istihbaratının aralık ayında yayımlanan yıllık tehdit değerlendirmesinde uyardığı gibi, “Amerika Birleşik Devletleri, yüksek gümrük vergileri tehdidi de dâhil olmak üzere ekonomik gücü, iradesini dayatmak için kullanmakta ve müttefiklere karşı bile askerî güç kullanımını artık dışlamamaktadır.” Trump’ın Kanada’yı 51. eyalet yapmaya ya da Panama Kanalı bölgesini yeniden işgal etmeye dair düşünceleri de benzer bir jeopolitik açgözlülük ve fırsatçılık derecesine işaret eder. Diğer büyük güçlerin de izleyebileceği tehlikeli bir örnek oluşturan bir eylem olarak Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu kaçırma kararı, bir yırtıcının mevcut normlara duyduğu kayıtsızlığı ve başkalarının zayıflıklarını sömürme isteğini gözler önüne seriyor. Bu yağmacı dürtü, kültür meselelerine kadar uzanıyor; yönetimin Ulusal Güvenlik Stratejisi, Avrupa’nın “medeniyetin çöküşüyle” karşı karşıya olduğunu ve ABD’nin kıtaya yönelik politikasının “Avrupa ülkeleri içinde Avrupa’nın mevcut gidişatına karşı direnişi geliştirmeyi” içermesi gerektiğini ilan ediyor. Başka bir deyişle, Avrupa devletleri, Trump yönetiminin kan ve toprak milliyetçiliğine bağlılığını, beyaz ve Hıristiyan olmayan kültürlere ya da dinlere yönelik düşmanlığını benimsemeleri yönünde baskı görecektir. Yırtıcı bir hegemon için hiçbir konu dokunulmaz değildir.
Trump ayrıca ABD’nin ayrıcalıklı uluslararası konumunu kendisi ve ailesi için faydalar elde etmek amacıyla kullanmaktadır. Katar, hâlihazırda kendisine bir uçak hediye etmiştir; bu uçağın yenilenmesi ABD’li vergi mükelleflerine yüz milyonlarca dolara mal olacak ve Trump görevden ayrıldıktan sonra başkanlık kütüphanesinde (Başkanların iktidar dönemlerinde ürettikleri evrak, video, fotoğraf ve kullandıkları her türlü eşyanın tutulduğu mekânlara başkanlık kütüphanesi adı verilmektedir) yerini alacaktır. Trump Organization, yönetimin gözüne girmek isteyen hükümetlerle milyonlarca dolarlık otel geliştirme anlaşmaları imzalamış; Birleşik Arap Emirlikleri’nde ve başka yerlerde nüfuz sahibi kişiler ise, Trump’ın World Liberty Financial adlı kripto para girişimi tarafından çıkarılan dijital para biriminden milyarlarca dolar değerinde satın alım yapmış ve neredeyse aynı dönemde BAE, normalde sıkı ABD ihracat kontrollerine tabi olan üst düzey çiplere özel erişim imkanı elde etmiştir. Amerikan tarihinde hiçbir başkan, ABD başkanlığını bu ölçüde ya da böylesine açık çıkar çatışmalarını hiçe sayarak paraya çevirmeyi başaramamıştır.
Bir mafya babası veya imparatorluk hükümdarı gibi, Trump da kendi lütfunu arayan yabancı liderlerin, kabine üyelerinin yaptığı gibi, aşağılayıcı saygı gösterilerinde bulunmalarını ve tuhaf dalkavukluklar yapmalarını bekliyor. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin, Trump’a NATO üyelerinin savunma harcamalarını artırmasını sağladığı için “tüm övgüyü hak ettiğini” söyleyen yüz kızartıcı davranışı başka nasıl açıklanabilir? Oysa bu savunma harcamalarına ilişkin artışlar, Trump yeniden seçilmeden önce başlamıştı ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgali bu değişimi tetiklemede en az Trump etkisi kadar önemliydi. Rutte ayrıca Mart 2025’te Trump’ın Ukrayna konusunda Rusya ile yaşanan “kilitlenmeyi kırdığını” ilan etti (ki bu açıkça doğru değildi); Haziran ayında İran’a yönelik ABD hava saldırılarını “başkalarının cesaret edemediği” bir şey olarak övdü ve Trump’ın Orta Doğu’daki barış çabalarını bilge ve iyi niyetli bir “baba”nın eylemlerine benzetti.
Rutte, bu övme işinde yalnız değil: İsrail, Gine-Bissau, Moritanya ve Senegal dâhil olmak üzere diğer bazı ülkelerin liderleri de Trump’a Nobel Barış Ödülü verilmesini alenen desteklediler; Senegal Cumhurbaşkanı ise Trump’ın golf oyununa gereksiz övgülerde bulundu. Güney Kore Cumhurbaşkanı Lee Jae-myung da geri kalmamak adına, Trump’ın Seul’e gerçekleştirdiği son ziyarette ona devasa bir altın taç hediye etti ve resmi akşam yemeğini “Barış Elçisinin Tatlısı” yazılı bir yemek ikram ederek taçlandırdı. Futbolun küresel yönetim organının başkanı Gianni Infantino bile bu gösteriye katıldı; anlamsız bir “FIFA Barış Ödülü” icat etti ve Aralık 2025’teki görkemli bir törende Trump’ı bu ödülün ilk sahibi olarak ilan etti.
Sadakat gösterileri talep etmek, yalnızca Trump’ın görünüşte sınırsız ilgi ve övgü ihtiyacının bir ürünü değildir; aynı zamanda uyumu pekiştirmeye ve en küçük direniş eylemlerini bile caydırmaya hizmet ediyor. Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski’nin birden fazla kez yaşadığı gibi Trump’a meydan okuyan liderler sert eleştirilere ve daha ağır muamele tehditlerine maruz kalırken, Trump’ı utanmazca pohpohlayan liderler en azından şimdilik daha yumuşak bir muamele görüyor. Örneğin, Ekim 2025’te ABD Hazine Bakanlığı, Arjantin’in önemli bir ABD ticaret ortağı olmamasına ve (Trump’ın ticaret savaşını başlatmasından önce milyarlarca dolar değerinde olan) Çin’e yapılan ABD soya fasulyesi ihracatının yerini almasına rağmen, Arjantin pesosunu desteklemek için 20 milyar dolarlık bir döviz takas hattı açtı. Trump’ı açıkça rol modeli olarak öven Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei, benzer görüşlere sahip bir lider olduğu için, talepler listesi yerine bir destek paketi aldı. Hatta eski Honduras Devlet Başkanı Juan Orlando Hernández de dâhil olmak üzere hüküm giymiş uyuşturucu kaçakçıları bile, Trump’ın gündemiyle uyumlu göründükleri takdirde başkanlık affı kazanabilmektedir.
Trump’a yağcılık yaparak onun gözüne girmeye yönelik çabalar, bir silahlanma yarışını andırıyor; yabancı liderler, en kısa sürede en fazla övgüyü kimin sunabileceği konusunda rekabet ediyor. Trump ise bu senaryodan sapan liderlere hızla karşılık vermekte gecikmiyor. Hindistan Başbakanı Narendra Modi bunu, Trump’ın Hindistan ile Pakistan arasındaki sınır çatışmalarını durdurduğuna dair iddiasını reddetmesinden haftalar sonra Hindistan’a yüzde 25’lik bir gümrük vergisi uygulanmasıyla öğrendi (daha sonra Rus petrolü satın aldığı için Hindistan’ı cezalandırmak amacıyla bu oran yüzde 50’ye çıkarıldı). Ontario eyalet hükümeti Trump’ın gümrük vergisi politikasını eleştiren bir televizyon reklamı yayınladıktan sonra, Trump derhal Kanada’ya uygulanan gümrük vergisi oranını yüzde on daha artırdı. Kanada Başbakanı Mark Carney kısa süre içinde özür diledi ve reklam anında yayından kaldırıldı. Bu tür aşağılanmalardan kaçınmak için birçok lider, en azından şimdilik, önleyici biçimde diz çökmeyi tercih etti.
Artık Yeter
Trump ve destekçileri bu itaat gösterilerini, sert oynamanın ABD’ye somut ve önemli faydalar sağladığının kanıtı olarak görüyor. Beyaz Saray Sözcüsü Anna Kelly’nin Ağustos ayında ifade ettiği gibi: “Sonuçlar ortada: başkanın ticaret anlaşmaları çiftçilerimiz ve işçilerimiz için oyun alanını eşitliyor, trilyonlarca dolarlık yatırım ülkemize akıyor ve onlarca yıldır süren savaşlar sona eriyor. … Yabancı liderler Başkan Trump ile olumlu bir ilişki kurmaya ve gelişen Trump ekonomisine katılmaya hevesli.” Yönetim, diğer devletleri sonsuza dek diz çöktüreceğine ve bunun ABD’yi daha da güçlendirerek nüfuzunu artıracağına inanıyor gibi görünüyor. Yanılıyorlar: yırtıcı hegemonya kendi yıkımının tohumlarını içinde barındırır.
İlk sorun, yönetimin öne sürdüğü faydaların abartılmış olmasıdır. Trump’ın sona erdirdiğini iddia ettiği savaşların çoğu hâlâ sürmektedir. ABD’ye gelen yeni yabancı yatırımlar trilyonlarca dolar seviyesinin çok altındadır ve taahhüt edilen bu yatırımların tam olarak gerçekleşmesi de pek olası değildir. Yapay zekâ çılgınlığıyla beslenen veri merkezleri dışında, Trump’ın ekonomik politikalarının yarattığı karşı rüzgârlar nedeniyle ABD ekonomisi coşkun bir büyüme yaşamamaktadır. Trump, ailesi ve siyasi müttefikleri yırtıcı politikalardan fayda sağlıyor olabilir, ancak ülkenin büyük bölümü böyle bir fayda sağlamamaktadır.
Bir diğer sorun ise Çin ekonomisinin artık birçok açıdan ABD’ye rakip hale gelmiş olmasıdır. Çin’in GSYH’si nominal olarak daha küçük olsa da satın alma gücü paritesine göre daha büyüktür; büyüme hızı daha yüksektir ve artık ABD’ye neredeyse eşit miktarda ithalat yapmaktadır. Küresel mal ihracatındaki payı 1950’de yüzde birin altındayken bugün yaklaşık yüzde 15’e yükselmiştir; buna karşılık ABD’nin payı 1950’de yüzde 16 iken bugün yüzde 8’e düşmüştür. Çin, ABD dâhil birçok ülkenin bağımlı olduğu rafine nadir toprak elementleri pazarını elinde tutmakta; birçok bilimsel alanda hızla önde gelen bir aktör haline gelmekte ve ABD’li çiftçiler dâhil pek çok aktör Çin’in pazarlarına erişim istemektedir. Trump’ın yakın zamanda Çin’le ticaret savaşını askıya alma ve ABD’li yetkilileri hedef alan bir siber casusluk kampanyası nedeniyle Çin Devlet Güvenliği Bakanlığı’nı yaptırıma tabi tutma planlarını rafa kaldırma kararlarının da gösterdiği gibi, Trump diğer büyük güçleri daha zayıf devletleri zorbalıkla sindirdiği gibi sindirememektedir.
Dahası, diğer devletler hâlâ ABD ekonomisine ve onun zengin tüketicilerine erişim istemekle birlikte, artık tek seçenek ABD değildir. Trump, Ağustos 2025’te Hint mallarına uygulanan gümrük vergisi oranını acımasız bir biçimde yüzde 50’ye çıkardıktan kısa bir süre sonra Modi, Çin lideri Şi Cinping ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile bir zirveye katılmak üzere Pekin’e uçtu. Aralık ayında Putin, Modi’yi Yeni Delhi’de ziyaret etti; Hindistan başbakanı ülkesinin Rusya ile dostluğunu “Kuzey Yıldızı gibi” diye tanımladı ve iki lider 2030’a kadar ikili ticareti 100 milyar dolara çıkarma hedefi belirledi. Hindistan Moskova ile resmen hizalanmıyordu, ancak Modi Beyaz Saray’a Yeni Delhi’nin seçenekleri olduğunu hatırlatıyordu.
Tedarik zincirlerini ve ticaret düzenlemelerini yeniden yapılandırmak maliyetli ve zaman alıcı olduğundan, ayrıca iş birliği ve bağımlılık alışkanlıkları bir gecede ortadan kalkmadığından, bazı ülkeler kısa vadede Trump’ı yatıştırmayı seçti. Japonya ve Güney Kore, ABD ekonomisine milyarlarca dolarlık yatırım yapmayı kabul ederek Trump’ı gümrük vergisi oranlarını düşürmeye ikna etti; ancak taahhüt edilen ödemeler uzun yıllara yayılacaktır ve bu ödemeler hiçbir zaman tam olarak gerçekleşmeyebilir de. Bu arada Çinli, Japon ve Güney Koreli yetkililer Mart 2025’te beş yıl aradan sonra ilk kez ticaret müzakerelerini gerçekleştirdi ve South China Morning Post’a göre üç ülke, “ABD Başkanı Donald Trump’ın başlattığı ticaret savaşı ortamında bölgenin finansal güvenlik ağını güçlendirmek ve ekonomik iş birliğini derinleştirmek” amacıyla üçlü bir döviz takasını gündemlerine aldı. Geçtiğimiz yıl Vietnam, daha önce ABD’ye yakınlaşma çabalarını tersine çevirerek Rusya ile askeri bağlarını genişletti. The New York Times’ın alıntıladığı bir analiste göre, “Trump’ın politikalarının öngörülemezliği, Vietnam’ı ABD ile ilişki kurma konusunda son derece kuşkucu hale getirdi. Mesele sadece ticaret değil, asıl sorun onun zihnini ve eylemlerini okumadaki zorluk.” Trump’ın övülen öngörülemezliğinin açık bir dezavantajı vardır: başkalarını daha güvenilir ortaklar aramaya teşvik ediyor.
Diğer devletler de ABD’ye olan bağımlılıklarını azaltmak için çalışıyor. Carney, ABD ile zaman geçtikçe artan yakın iş birliği döneminin sona erdiği konusunda defalarca uyarıda bulundu; ABD’ye yapılan ihracatın dışında Kanada’nın ihracatını on yıl içinde iki katına çıkarma hedefi koydu; Endonezya ile ilk kez ikili bir ticaret anlaşması imzaladı; ASEAN ile bir serbest ticaret anlaşması müzakere ediyor ve Ocak ayında Pekin’e ilişkileri onarmaya yönelik bir ziyaret gerçekleştirdi. Avrupa Birliği hâlihazırda Endonezya, Meksika ve Güney Amerika ticaret bloğu Mercosur ile yeni ticaret anlaşmaları imzaladı ve Ocak ayının sonları itibarıyla Hindistan ile yeni bir ticaret paktını sonuçlandırmaya yakındı. Washington diğer devletlerin bağımlılığından yararlanmaya çalışmayı sürdürürse, bu tür çabalar daha da hızlanacaktır.
Şimdi Al, Hiç Ödeme
ABD müttefikleri geçmişte belirli bir düzeyde zorbalığa tahammül etmişti çünkü Amerikan korumasına büyük ölçüde bağımlıydılar. Ancak bu hoşgörünün de sınırları vardır. Trump’ın ilk döneminde uygulanan yırtıcılığın düzeyi sınırlıydı ve ABD müttefiklerinin, onun görev süresinin tekrarlanmayacak münferit bir dönem olacağına dair umutları vardı. Bu umut artık, özellikle Avrupa’da, yerle bir olmuştur. Örneğin yönetimin Ulusal Güvenlik Stratejisi, birçok Avrupa hükümeti ve kurumu için açıkça düşmancadır. Trump’ın Grönland’ı ele geçirme tehditlerini yinelemesiyle birlikte bu durum, NATO’nun uzun vadeli yaşama kabiliyeti hakkında ekstra şüpheler doğurmuş ve Avrupa liderlerinin Trump’ı taviz vererek kazanma çabalarının başarısız olduğunu göstermiştir.
Dahası, Amerikan askeri korumasını geri çekme tehditleri hiçbir zaman uygulanmazsa etkisini yitirecek; uygulanması hâlinde ise ABD’nin tüm nüfuzunu ortadan kaldıracaktır. Trump geri çekilme tehdidinde bulunmayı sürdürür ama bunu hayata geçirmezse, blöfü ortaya çıkacak ve zorlayıcı gücünü kaybedecektir. ABD askeri taahhütlerinden gerçekten çekilirse, eski müttefikleri üzerindeki nüfuzu buharlaşacaktır. Her iki durumda da, Amerikan koruması vaadini bitmek bilmeyen tavizler koparmak için kullanmak sürdürülebilir bir strateji değildir.
Zorbalık da sürdürülebilir değildir. Kimse aşağılayıcı sadakat gösterilerine zorlanmaktan hoşlanmaz. Trump’ın dünya görüşünü paylaşan liderler onu kamuoyu önünde övmekten keyif alabilir; ancak diğerleri için bu deneyim kuşkusuz inciticidir. Trump’ın önünde eğilmeye zorlanan yabancı liderlerin, süslü laflar ederken ne düşündüklerini asla bilemeyeceğiz, ancak hiç şüphe yok ki bazıları bu deneyimden rahatsız olmuş ve gelecekte az da olsa bir karşılık verebilme fırsatı umarak oradan ayrılmışlardır. Yabancı liderler ayrıca kendi ülkelerindeki kamuoyu tepkisini de hesaba katmak zorundadır ve ulusal gurur güçlü bir etkendir. Nisan 2025’te Carney’nin seçim zaferinin, büyük ölçüde Trump karşıtı “dirsekler yukarı” kampanyasına ve seçmenlerin Carney’nin Muhafazakâr rakibini Trump’ın hafif bir kopyası olarak görmesine dayandığını hatırlamak gerekir. Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva gibi diğer bazı devlet başkanları da Trump’ın tehditlerine meydan okuduklarında popülaritelerinin yükseldiğini gördüler. Aşağılanma arttıkça, diğer dünya liderleri de karşı koymanın kendi seçmenleri nezdinde onları daha popüler kılabileceğini fark edebilir.
Yırtıcı hegemonya aynı zamanda verimsizdir. Çok taraflı kurallara ve normlara göre hareket etmekten kaçınır, bunun yerine diğer devletlerle ikili ilişkiler kurmayı tercih eder. Ancak yaklaşık 200 ülkenin bulunduğu bir dünyada ikili müzakerelere bel bağlamak zaman alıcıdır ve aceleyle yapılmış, kötü tasarlanmış anlaşmalar üretmesi kaçınılmazdır. Dahası, düzinelerce ülkeye tek taraflı anlaşmalar dayatmak, yükümlülüklerden kaçınmayı teşvik eder; çünkü bu ülkeler hegemonun uyumu izlemesinin ve imzaladığı tüm anlaşmaları uygulamasının zor olacağını bilir. Trump yönetimi, Çin’in Trump’ın ilk döneminde, 2020’de imzalanan Birinci Aşama ticaret anlaşması kapsamında satın almayı taahhüt ettiği tüm ABD ihracatını hiçbir zaman almadığını gecikmeli olarak fark etmiş ve Ekim ayında bu konuda bir soruşturma başlatmıştır. Washington’un tüm ikili ticaret düzenlemeleri genelinde uyumu denetleme görevini çoğalttığınızda, diğer devletlerin bugün tavizler vaat edip yarın bunlardan vazgeçmelerinin ne kadar kolay olduğu açıkça görülür.
Son olarak, kurumlardan vazgeçmek, ortak değerleri küçümsemek ve daha zayıf devletlere zorbalık yapmak, ABD’nin rakiplerinin küresel kural kitabını kendi çıkarlarına göre yeniden yazmasını kolaylaştıracaktır. Şi yönetimindeki Çin, kendisini insanlığın tamamının yararı için küresel kurumları güçlendirmeye çalışan sorumlu ve bencil olmayan bir küresel güç olarak sunmaya defalarca çabalamıştır. Birkaç yıl önce Çinli yetkililerin diğer hükümetlere rutin biçimde hakaret edip zorbalık yaptığı ve hiçbir fayda sağlamayan çatışmacı “kurt savaşçı” diplomasisi artık geride kalmıştır. Nadir istisnalar dışında, Çinli diplomatlar bugün uluslararası forumlarda giderek daha enerjik, etkin ve etkili bir varlık sergilemektedir.
Çin’in kamuya açık açıklamaları açıkça kendi çıkarlarına hizmet ediyor; ancak bazı ülkeler bu duruşu, giderek daha yırtıcı hale gelen bir Amerika Birleşik Devletleri’ne cazip bir alternatif olarak görüyor. Pew Research Center tarafından geçen Temmuz ayında yayımlanan ve 24 büyük ülkeyi kapsayan bir ankette, sekiz ülkede çoğunluk ABD hakkında Çin’e kıyasla daha olumlu bir görüşe sahipken, yedi ülkede katılımcılar Çin’i daha olumlu olarak değerlendirdi. Kalan dokuz ülkede ise iki güç benzer biçimde algılandı. Ancak eğilimler Pekin’in lehine. Raporun da belirttiği gibi, “ABD’ye yönelik görüşler daha olumsuz hale gelirken, Çin’e yönelik görüşler daha olumluya dönmüştür.” Bunun nedenini görmek zor değildir.
Özetle, yırtıcı bir hegemon gibi davranmak, Amerika Birleşik Devletleri’nin uzun zamandır dayandığı ve Trump’ın şimdi istismar etmeye çalıştığı nüfuzu yaratan güç ve etki ağlarını zayıflatacaktır. Bazı devletler Washington’a olan bağımlılıklarını azaltmaya çalışacak, bazıları onun rakipleriyle yeni düzenlemeler yapacak ve azımsanmayacak bir kısmı da ABD’nin bencil davranışlarının intikamını alma fırsatını dört gözle bekleyecektir. Belki bugün değil, belki yarın değil; ama tepki şaşırtıcı bir hızla gelebilir. Ernest Hemingway’in iflasın başlangıcına dair ünlü sözünü ödünç alacak olursak, tutarlı bir yırtıcı hegemonya politikası, ABD’nin küresel nüfuzunun “yavaş yavaş ve sonra birden” gerilemesine yol açabilir.
Kaybettiren Bir Strateji
Sert güç hâlâ dünya siyasetinin başlıca para birimidir; ancak hangi amaçlarla kullanıldığı ve nasıl uygulandığı, bir devletin çıkarlarını geliştirmede etkili olup olmayacağını belirler. Elverişli coğrafyası, büyük ve gelişmiş ekonomisi, benzersiz askerî gücü ve dünyanın rezerv para birimi ile kritik finansal ağlar üzerindeki kontrolü sayesinde ABD, son 75 yılda olağanüstü bir bağlantılar ve bağımlılıklar ağı kurabilmiş ve pek çok devlet üzerinde kayda değer bir nüfuz elde edebilmiştir.
Bu nüfuzu çok açık biçimde istismar etmenin onu zayıflatacağını bilen ABD, dış politikasında en başarılı olduğu dönemlerde elindeki gücü ölçülü biçimde kullandı. Benzer düşünen ülkelerle karşılıklı fayda sağlayan düzenlemeler kurdu; başkalarının, ABD’nin iştahından korkmadıkları takdirde onunla iş birliğine daha istekli olacaklarını anladı. Kimse Washington’un demir yumruğa sahip olduğundan kuşku duymuyordu. Ancak Amerika Birleşik Devletleri, bu yumruğu kadife bir eldiven içinde gizleyip zayıf devletlere saygıyla yaklaşarak ve diğerlerinden mümkün olan her avantajı sıkmaya çalışmayarak dünyanın en etkili devletlerini, dış politikasına uyum sağlamanın ana rakipleriyle ortaklık kurmaya tercih edilebilir olduğuna ikna edebildi.
Yırtıcı hegemonya, kısa vadeli kazançlar uğruna bu avantajları heba eder ve uzun vadeli olumsuz sonuçları görmezden gelir. Elbette ABD yakın zamanda devasa bir karşı koalisyonla yüzleşmeyecek ya da bağımsızlığını kaybetmeyecektir; bunun için fazlasıyla güçlü ve elverişli bir konumdadır. Ancak yaşayan Amerikalıların büyük bölümünün ömrü boyunca alışık olduğu konuma kıyasla daha yoksul, daha güvensiz ve daha az etkili hale gelecektir. Gelecekteki ABD liderleri daha zayıf bir yerden hareket edecek ve Washington’un çıkarcı ama adil bir ortak olarak itibarını yeniden tesis etmek için zorlu bir mücadele vermek zorunda kalacaktır. Yırtıcı hegemonya kaybettiren bir stratejidir ve Trump yönetimi onu ne kadar erken terk ederse o kadar iyi olur.
Stephen M. Walt, Harvard Üniversitesi Robert ve Renee Belfer Araştırma Merkezi’nde Uluslararası İlişkiler Profesörüdür.
Kaynak: https://www.foreignaffairs.com/united-states/predatory-hegemon-walt
Tercüme: Ali Karakuş
