Ken-Dine Yabancılaşma

Varlığını sadece dünya hayatından ibaret görmek, Tanrı dahil olmak üzere herhangi bir varlığın otoritesine tanımamak, akli olma perdesi altında keyfi tercihler yaparak bunları rasyonel ve evrensel göstermeye çalışmak kişiyi yavaş yavaş pozitivist ve maddeci dünya görüşüne sürükler. Bu durumda kişi, her ne kadar Allah inancına sahip olduğunu ileri sürse de aslında Allah’ı pasif bir konuma iterek kendini merkeze koymakta ve böylece varoluşunu borçlu olduğu asıl varlıktan müstağni bir vaziyete düşer.
Şubat 4, 2026
image_print

Düşünce tarihinde bilindiği kadarıyla ilk defa Marx taraflarından toplumsal sınıf çatışmaları bağlamında dile getirilen yabancılaşma (alienation) kavramı, zamanla iktisadın ötesinde psikoloji ve sosyoloji gibi alanlarda da kullanılır hale gelmiştir. Kısaca tanımlamak gerekirse yabancılaşma, “kişi veya belirli grupların kendi öz değerlerinden, varlık sebeplerinden ve üretme kabiliyetlerinden çeşitli yöntemlerle uzaklaş(tırtıl)ması ve bunun süreç içinde normalleşerek kabul edilmesi” biçiminde ifade edilebilir. Böyle bir yabancılaşma neticesinde kişi, bütünlük duygusunu ve kendisiyle olan zihinsel ve duyusal  temasını kaybederek bir kopma ve parçalanma haline girer. Bilinçli varoluş durumunun dağılması, bir yandan yanıltıcı ancak cezbedici sahte bağlantıların oluşmasına yol açarken diğer taraftan da temel aidiyet bağlarının kopmasına yol açar.

Aslında yabancılaşma terimi, “insan nedir?” sorusuna verilecek cevaba göre farklı şekillerde tanımlanabilir. İnsan, salt bir biyolojik varlığa ya da üretim faaliyetlerine (homo economicus) indirgenliğinde kendini bu evrende yalnız başına, sahipsiz ve amaçsız bir varlık olarak göreceği için doğal olarak bir yabancılaşma içine girecektir. İnsan, “özü itibari ile anlam arayışında olan bir varlık” biçiminde değerlendirilirse, yabancılaşma “insanın kendini bulma çabasından vazgeçmesi” şeklinde tarif edilebilir. Başka bir deyişle, insanın fıtratında yani kendi özünde var olanı inkar etmesi ve kendi tanımını değiştirerek bozması yabancılaşmanın temel sebebidir.

Yabancılaşma hallerine ilişkin bazı örneklere aşağıda yer verilmiştir:

                                                  Devlet-Vatandaş ilişkilerinde

Devlet, sadece mülk ve iktidara sahiplerinin menfaati yönünde idare edildiğinde kişinin milli değerlerden, vatan ve devlet kavramlarından uzaklaşması kaçınılmaz hale gelebilir. Kandırıldığını ve kutsal devlet, milli-geleneksel değerler üzerinden ikna edilmeye çalışıldığını fark eden insanların bu değerlere karşı duyarlığı yok olmakta ve bireysel davranmaya, dolayısıyla da ait olduğu topluma yabancılaşmasına yol açmaktadır.

                                                          Hukuk alanında

Suç-ceza ilişkilerindeki dengesizlik ve hukuk sistemindeki çarpıklıklar halkın vicdanını yaralar. Düzeltme yönünde yetkililerin çaba sarf etmemesi, tam tersine daha tahrik edici biçimde dozajın artırılması ve halkın yapabilecek bir şeyinin pek kalmaması adalete toplumsal ölçekte bir yabancılaşmaya yol açar.

                                                         Ekonomi alanında

Gelir dağılımındaki bozukluk ve bunun türevleri olan sayısız problem, insanları tam anlamıyla çaresizlik ve yalnızlık içinde bıraktığında sosyal düzende tahminlerin ötesinde sorunlar ortayla çıkmaya başlar. Hayat, yardımlaşma ve birliktelik anlayışı yerine orman kanunlarına göre yaşanır hale gelir ve bu bağlamda bireyler arasında yabancılaşma söz konusu olur. Devlet, toplum, kurumlar ve hatta bireyler arasındaki güven bağları koptuğundan kişiler yalnızlık duygusu içinde hayata yabancılaşır.

                                                          Din alanında

İnsanlara doğru ve yanlışı ayırt etmeyi gösteren, tutarlı/anlamlı bir hayat yaşama vaadinde bulunan ve hayatın sadece dünyadan ibaret olmadığını, mutlak adaletin tecelli edeceği bir hesaplaşmanın vuku bulacağını bildiren bir dinin öz değerlerinden kopartılarak ruhsuz kurallara indirgenmesi ve kişinin Allah ile olan sıcak temasının engellenmesi dine yabancılaşmanın akla ilk gelen sebepleri olarak sayılabilir. Benzer şekilde, temelde ahlaka dayanması gereken ve sevgi, fedakarlık, hoşgörü gibi değerleri öne çıkararak örnek olması beklenen kişilerin akıl almaz suistimalleri ve dini kişisel çıkarlara alet etmeleri tam bir hayal kırıklığına yol açtığından bireylerin dinden uzaklaşmasına sebep olmaktadır. Özellikle tam bir çaresizlik içinde acı çeken halka, zenginlerin ve devlet idarecilerinin fakirliği ve baş eğmeyi dini bir fazilet biçiminde sunarak suistimal etmeleri insanların dini duyarlısına ciddi zarar vermektedir.

                                                       Psikoloji alanında

Kişi yaşadığı olumsuz olaylara karşı koyamadığı ve gereken mücadeleyi veremediği durumlarda başarısızlığın ve ezikliğin altında ciddi bir güçsüzlük duygusuna kapılır. Her şeyin kendi boyunu aştığı düşüncesi, hayatın ve değerlerinin önemsiz olduğu sonucunu hissettirerek anlamsızlık krizine dönüşür. Bu yabancılaşma sürecinde kişi artık kendini hiçbir kuruma ve değer sistemine ait hissetmez, topluma karşı sorumluluk düşüncesi kalmaz. Başkalarının koyduğu kurallara uymama anlayışı kuralsızlık ve anarşizmle sonuçlanır. Bu şekilde kendini toplumdan uzaklaştıran kişi, yaptığı hiçbir şeyden mutluluk duymaz ve tatmin olamaz hale gelir.

                                                       Freud açısından

Freud, insanı hayvan türünün bir uzantısı olarak gördüğü için yabancılaşmaya sebep olarak medenileşmeyi göstererek “medenileşme insanın kendine yabancılaşmasına yol açar” biçiminde bir yaklaşım sergilemiştir. Freud’a göre insan, tabiat içinde yaşayan, ahlaki değerleri bilmeyen, cinsellik sınırlarını tanımayan ve sadece dürtüleriyle hareket eden bir varlık hayvan olması gerekirken medenileştiği zaman bir takım sosyal değerlerle sınırlandırılmakta ve böylece serbest bir hayvan olmaktan uzaklaşarak yabancılaşmaktadır. Görüleceği üzere, insanı hayvan türünün devamı olarak kabul etmek kişiyi medenileşme ile hayvan olarak kalma arasına sıkıştırmakta ve buna rıza göstermeyen insanların kendine yabancılaştığı tespitinde bulunmaktadır.

                                                    Adam Smith açısından

Sanayi devrimi döneminin ünlü iktisat teorisyeni olan adam Smith yabancılaşmayı Fordizm olarak bilinen üretim tarzı ile ilişkilendirmiştir. Bu üretim modeline göre, iş bölümü öylesine küçük parçalara ayrılarak yapılmaktadır ki, üretim bandının bir noktasındaki herhangi bir işçi, yapılacak olan bir traktörün sadece bazı cıvatalarını sıkma becerisi gösterebilmektedir. Bu durum işçinin üretilen ürünün bütünü ile olan bağlantısını tamamen kesmektedir. Başka bir değişle kişi, ancak bir bütünün küçük bir parçası olmakla varlığını sürdürebilir hale getirilmekte ve birey olma kabiliyetini kaybetmektedir. Böylece hürriyeti ve bütünlüklü iş yapma yeteneği elinden alınan insan kendine yabancı hale gelmektedir.

                                                        Marx açısından

Marx, söz konusu problemi “emek ve üretim araçları” bağlamında ele almıştır. Kapitalist sistemin, gerçekte emeğin hakkı olan üretim araçlarına el koyduğunu ve çeşitli vesilelerle işçi sınıfına bu gerçeği görmekten uzaklaştırdığını ileri sürmüştür. Bu noktada Marx ilginç bir tespitte bulunmaktadır: işçi sınıfı emeğinin karşılığı olarak ücret alırken üretim araçlarının sermayen sahibine ait olduğunu kabul etmekte ve bunu normal karşılamaktadır. Halbuki sermaye sahibi bu üretim araçlarını zaten işçinin gerçek hakkını vermeyerek ve bunu sermayesine katarak bu üretim araçlarına sahip olmuştur, dolayısıyla aslında bu araçların gerçek sahibi işçi sınıfıdır. Ancak, işçi sınıfı sömürülen emeğinin nesneleşmiş hali olan üretim araçlarına baktığında kendi emeğini görememekte ve kendine yabancılaşmaktadır.

                                                       En Yıkıcı Yabancılaşma

Yukarıda çeşitli bakış açıları altında yabancılaşma kavramına yönelik yaklaşımlara yer verilmiş ve yabancılaşmanın her türünün bir şekilde zarar verici olduğu belirtilimişti. Yıkıcılık ve zarar açısından en tehlikelisi ise kişinin dünya hayatının cazibesine kapılarak Allah’ı unutması ve uzaklaşmasıdır. Hayatının hemen hiçbir aşamasında Allah’ı hatırlamayan ve merkeze koymayan kişi zamanla öylesine bir uzaklaşma durumuna düşer ki buna tam manasıyla yabancılaşma diyebiliriz.

Varlığını sadece dünya hayatından ibaret görmek, Tanrı dahil olmak üzere herhangi bir varlığın otoritesine tanımamak, akli olma perdesi altında keyfi tercihler yaparak bunları rasyonel ve evrensel göstermeye çalışmak kişiyi yavaş yavaş pozitivist ve maddeci dünya görüşüne sürükler. Bu durumda kişi, her ne kadar Allah inancına sahip olduğunu ileri sürse de aslında Allah’ı pasif bir konuma iterek kendini merkeze koymakta ve böylece varoluşunu borçlu olduğu asıl varlıktan müstağni bir vaziyete düşer. Bu durumda kişi “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın” (Haşr 19) ayetinin kapsamına girerler. Duyarsızlığı ve isyanı sebebiyle Allah’ın, kişiye kendini unutturması durumu kişinin kendine yabancılaşması hususunda gidebileceği son ve en tehlikeli noktadır. Aslında günah kavramının en isabetli tanımlarından biri de “kişinin var oluş amacını kaybederek Allah’a yabancılaşması” olarak gösterilebilir.

Selçuk Kütük

Selçuk Kütük, Istanbul Teknik Üniversitesi Makina bölümü ve Bogaziçi Üniversitesi Fizik bölümünde okudu.
Halen Fizik, Matematik, Geometri dersleri vermektedir.
Çesitli dergilerde yayinlanan yazi ve çevirilerinin dışında, Çözümlü Dünya Ahiret Problemleri, Akı Karışıklara Rehber, Kaostan Önce Son Çıkış, Bilim Felsefesi Üzerine, Ateizm Yanılgısı, Ilimden Irfana ve Kalemden Kelama, Ne Gördün Anlat Bakalim ve Deizm isimli yayinlanmis kitaplari vardir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA