Avrupa’nın Latin’i, Cermen’in Avrupa’sı

Ne zaman ki Fransız Devrimi olur ve sonrasında Almanya işgal edilir, Fichte'nin Alman Ulusuna Nutuk'unda görüleceği üzere, bir Alman vatanseverliği peyda olur. Ne var ki Almanya bu vatanseverliğe uygun bir devrim (veya Batı dillerinde "revolution"un tam karşılığıyla, deveran) gerçekleştiremez. Bu nedenle Fransız birliği ile Alman birliği, Romalılığın yıkılışından sonraki aynı süreçte gelişen farklı tepkileri yansıtır. Fransa bir "devlet" (state) modeli çerçevesinde oluşurken, Almanya kendisini hep imperium olmaya yazgılı bir halde bulur. İşte Avrupa'nın Latinliği ile Cermenlerin Avrupa'sı arasındaki farklılaşmanın arkasında bu Romalılığın farklı etkileri bulunur. Öyleyse Avrupa birleşir ya da sahiden birleşir mi?
Şubat 1, 2026
image_print

Rémi Brague, Türkçeye Avrupa: Roma Yolu adıyla çevrilen eserinde, “Avrupa değişken bir kavramdır” der. Lakin bu değişkenlik içine herkesi de kabul edecek derecede bir değişkenlik göstermez. Bu nedenle Brague, “Az ya da çok Avrupalı olunur” dese de veya tam da böyle dediği için, kendince bir tasnif yapar ve “Protestan dünya bana Katolik dünya kadar Avrupalı görünse de, Yunan ve Ortodoks gelenekli Doğu dünyasının Avrupa’ya ait oluşu, Latin ve Katolik gelenekli dünyanın Avrupa’ya ait oluşu kadar belirgin görünmez” der. Elbette bu dini temelli bir ayrımdır ve aslında Brague’ın nihayette Avrupa için vereceği asıl tanıma hizmet etmeye yarar. Brague bir Avrupa fikrine, kitabının yazıldığı 1990’ların başındaki Avrupa genişlemesi ve Avrupa Birliği’nin alacağı yeni şekillere bakıldığında, şaşırtıcı derecede Avrupa’yı daraltarak ulaşmaya çalışır.

Yine de bu bölünmeler Brague için darlaştırılmış Avrupa fikrine ulaşmasının önemli bir basamağını temsil eder. Çünkü Brague, denebilirse kendi “çekirdek” Avrupa’sına genişlemekte olan bir Avrupa’nın ikililikler halinde bölünmesiyle ulaşır. Buna göre, önce Batı olarak Akdeniz havzası ve Doğu olarak dünyanın geri kalanı arasındaki bölünme vardır ve bu aslında (Brague öyle söylemese de) Roma İmparatorluğu’nın sınırlarına göre tanzim edilmiş bir bölünmedir. Daha sonra bu bölünme içinde başka bir ikili bir bölünme yaşanmış ve Batı, İslam’ın çıkışıyla birlikte Akdeniz havzasının Hristiyan Kuzey ve Müslüman Güney olarak bölünmesiyle sonuçlanmıştır. Aynı şekilde üçüncü bir bölünme daha vardır ki bu, da Akdeniz havzasının bölünmesinden hasıl olan ilk bölünme içinde gerçekleşir. Böylece Katolik Batı ile Ortodoks Doğu arasındaki bölünme yaşandığı görülür. Son olarak ise bu kez Katolik Batı ikiye bölünür ve Katolik Batı ile Protestan Kuzey arasında bir ayrışma yaşanır.

Brague’nun bu tür bölünmeler sonucu dar anlamıyla bir Avrupa fikrine ulaşmaya çalışması ise, ilginç bir yöntemle gerçekleşir. Bütün bu bölünmeler karşısında “kendi malımız olarak neyimiz var?” diye sorar ve barbar doğulu ile Grekleşmiş Batılının ortak olarak sahip olduğu hümanizmin, Müslüman dünyanın da mirasçısı olduğu bir Grek felsefesine bakarak Grekliğin, çok eski zamanlardan beri Akdeniz havzasının dışında da var olmuş bir Yahudiliğin, Doğu’da da yaşayan Hristiyanlığın salt Avrupa’ya özgü bir “mal” veya “mülk” olamayacağını iddia eder. Ancak “Hristiyan dünyası ne kendisi tarafından ne de öteki uygarlıklar tarafından Yunanlı ya da Yahudi olarak görülmüştür. Hristiyan dünyası Romalı olarak algılanmıştır. Yunanlılar ise kendilerini, daha Bizans döneminde Romalı olarak düşünüyorlardı”. Demek ki “dar anlamıyla Avrupa”nın, “belki de yalnız kendisinin sahip olduğu, yalnız kendisinin sahip çıktığı ve zaten kimsenin de elinden almaya kalkışmadığı” bir niteliği vardır: “Bu Romalılıktır, Ya da daha kesin bir deyişle Latinliktir“. Başka bir ifadeyle, Avrupa’nın ikili bölünmelerle bölünmesinin sonucunda elinden kimsenin alamadığı, aksine herkese (Greklere, Slavlara, hatta Osmanlı’ya) verdiği tek şey Romalılıktır. Dolayısıyla Avrupa Roma yoludur. “Romalılık, Osmanlı imparatorluğunca bile istenmiştir”. Lakin onun belirleyen “Latinliği, Avrupa’dan başka hiçbir kimse istemedi”.

Romalılık veya daha doğru bir ifadeyle, Avrupa dışında kimsenin istemediği ve dolayısıyla Avrupa’nın öz malı olan Latinlik, Brague’a göre ilginç bir özellik sergiler: Kant’ta gördüğümüz üzere, kendisine nakledilmiş olduğu haliyle bir Yahudiliği (veya literatürdeki adlandırmasıyla, Kudüs’ü) de, Avrupa’ya nakleden Grekliği (yani, Atina’yı) da Kudüs ve Atina yapan, Romalılıktır. Avrupalı olanlarlar, “ancak, önce ‘Romalı’ olduğu … içindir ki ‘Yunanlı’ ve ‘Yahudi’ olabilir”. Romalılık, Kudüs’ten ve Atina’dan önce gelir. Bu durumda demek ki naklin sağlandığı saha Romalılıktır. Brague, bir tepkide de bulunur: “Yunanlıyı ve Yahudiyi, ister onları karşı karşıya getirmek ister beraberce yüceltmek üzere olsun, bir koşutluk içine sokanlar Romalıyı gözardı etmede belirgin bir eğilime sahiptirler: Romalılar hiçbir şey icat etmemişlerdir”.Oysa Brague göre bu iddia yanlıştır.

Üstelik Romalılığı savunmak için Roma’nın sahip olduğu ve sonrasına naklettiği şeyin “hukuk” olduğunu iddia etmek de yanlıştır. Çünkü şimdiye kadar filozofların üzerinde durmadığı bir Romalı deneyimi, daha geniş, denebilirse “evrensel” bir değer taşır: Romalı, belki Yahudilere ve Greklere nazaran yeni bir şey icat etmemiş olabilir. Ancak bir şey, yenilik olarak adlandırılabilecek bir şey yapmıştır: Romalılar, “kendileri için eski olanı yeni olarak ortaya koymuşlardır”. Böylece Brague şu Romalı tanımına ulaşır: “Romalı olmak, eskinin deneyimini yeni olarak ve eskiyi, yeni bir toprağa aşılama yoluyla, kendini yenileyen şey olarak ortaya koymaktır; eski olan şeyden yeni gelişmelerin ilkesini oluşturan işte bu yenileşmedir. Yeniden başlama diye bir başlamayı yaşamak Roma’ya özgüdür”. Demek ki eğer Naancy’nin hep yeniden doğan bir bebek olarak Avrupa fikrinin ortaya çıkmasını sağlayan, Romalılığın bu eskiyi hep yenileme gücüdür.

Öte yandan bu tanım, Elon Musk’un Avrupa’yı geri göç (remigration) için bir yer olarak tanımlarken ima ettiği ata yurdu bir Avrupa’nın olmadığı anlamına gelir. Çünkü Romalılık, (her ne kadar Brague çok da öyle adlandırmasa da) Akdeniz’den İslam’ın baskısıyla daha karasal topraklara doğru bir geri çekilmeyle ve o karasal toprakları yeniden yurt yapmayla tanımlanmaktadır. Bu nedenle Denis Guenoun Brague’deki içsel bölünmelerle oluşan Romalılığın dar anlamıyla bu Avrupalılaşmasını ve sonradan (elbette Kilise eliyle) ata yurdulaşmasını, “Avrupa tastamam şudur: toprağa doğru itilmiş (kilise ve imparatorluk olarak) Romalılık” diye özetler.

Avrupa’nın bir ata yurdu yoktur; olsa olsa, her yeni hamlesinde kendisini akşamın o alacakaranlığında loşluğuyla belirginleştiren bir süliet içindeki muğlak bir kara kütlesinin görülmesi veya Nancy’nin kendisini görür gören bakışının idea‘sı olarak alınan bir formun içerdiği cihanşümûl olamayan bir “evrensel”in kendisini sürekli figürleştirmesi vardır. Bu figürleştirmesinin neticesi olarak Avrupa kendini hep yeniden territoryalleştirir. Elbette bu territoryalleştirmenin neticesinde bir iç deniz olan Akdeniz’den toprağa doğru geri çekilmesinin sonucu olarak, feodal hukuk gibi yeni unsurlar da ortaya çıkar, ancak en önemlisi bu tür bir feodal hukukun nihayette bir sömürge hukuku olarak da bütün dünyaya yayılmasıdır.

Yine de Avrupalılar, bir iç deniz olarak Akdeniz’den karaya doğru geri çekilişi ve bu çekiliş neticesi ortaya çıkan feodal ve sömürgeci hukuku elbette böyle anlatmayacaklardır; ancak Brague’un, Roma’yı İsrail ile birlikte “büyük bir hayvan” diyerek yeren Simone Weil’in yaklaşımı yanında, “Roma deneyimi üzerinde pek az düşünmüş, bunu yaptıklarında da yaklaşımları çok olumsuz olmuştur” diyerek eleştirdiği Heidegger için Romalılık ve Latinlik, çok başka bir veçheyle karşımıza çıkar.

Heidegger’e göre, aslında Kant’ın kozmopolitan bir bakış açısıyla ve “evrensel” bir tarih fikriyle çıkardığı tarihsel ana hatların Grek, Roma ve sonrası diye devam eden bir tarihyazımına kavuşmasının arkasında, Grek felsefesini de tahrip eden ve dönüştüren bir Greklerin Romalılaştırılması çabası vardır. Başka yerlerde de bu tür eleştiriler yapar, ancak daha açık olarak Parmenides‘inde Heidegger, bunu imperium‘a bağlar. Böylece Romalılığı, Greklerdeki polis düşüncesini bile modern anlamıyla “politik” bir şekle büründüren, dolayısıyla onun emperyal bir şekilde kavranmasına yol açan bir dönüşüm olarak görür; Brague’un gördüğü gibi eskinin bir yenilenmesi olarak değil.

Elbette Heidegger’in derdi, kendisi de bir nakil olan Grek düşüncesinin en iyi şekilde nereye nakledildiğini göstermeye çalışmaktır. Ona göre Greko-Romen bir düşünme tarzı, birçok yanlış nakil içerir; asıl olması gereken nakil, Greko-Cermendir. Bunu göstermek için Heidegger’in üzerinde çalıştığı birçok mefhum vardır, ancak meramını anlatmak için başka eserlerinde de en çok üzerinde durduğu alethia ve onunla bağlantılı mefhumlar üzerinden gitmek gerekirse; Heidegger’e göre, Grekçe alethia, Romalılaştırıldığında, yani Roma’ya nakledildiğinde, veritas haline gelmiş; sonra da Ortaçağlarda Kilise’nin etkisiyle adaequatio, rectitudo ve iustitia‘ya dönüşmüş; nihayette modernlerdeki certitudo halini almıştır. Böylece genelde “hakikat” diye çevrilen, oysa Greklerde “örtülü olanın açılması” anlamını haiz alethia, anlam kaybına uğramıştır. Heidegger bu anlam kaybını Parmenides‘inde daha çok Grekçe alethiapseudos çiftinin imperium altında yaşadığı dönüşümü ya da nakledilişi olarak izah eder.

Heidegger’e göre alethia’nın arkasında bir “hakikat” anlamı varsa, bunun nedeni, onun bizatihi görünür bir şeyi ifade etmesi değildir. Alethia, ancak saklı olanın örtüsünün kaldırılmasıyla ulaşılan bir açıklıkla erilen şeyi ifade eder. Oysa alethia Roma’ya veya Latinceye nakledilirken veritas kılınmıştır. Veritas ise, saklı olanın örtüsünün açılmasıyla alakalı olmayan bir şekilde, “kesinlik” veya “doğruluk” demektir. Buna benzer şekilde Greklerde “örtülü” veya “perdelenmiş” anlamına gelen pseudos da Latinceye nakledilirken falsum kılınmıştır; oysa pseudos‘ta falsum‘daki gibi bir “yanlış” veya “hata” yoktur.

Heidegger burada ufak bir hile yaparak falsum‘u, bir beyandaki “yanlış” yanında bizde “kalp” anlamını da haiz “sahte”yi de içerdiğini iddia eder. Örneğin kalpazanların bastığı “sahte para”daki ya da “sahte tablo”daki gibi bir şey ona göre falsum‘dur. Çünkü yanlışlanabilir şeylerdir bunlar. Oysa aynı anlam daha çok pseudos‘ta vardır. “Sahte” ya da “kalp” onaylanmış olanın onaylanmamış nüshasıdır ki aslında aslın taklit edilmesiyle üretilir. Dolayısıyla her nakledilir şeyde de benzer bir asli gibi olma veya taklidi olma durumu kolaylıkla aranabilir.

Heidegger için Grekçedeki alethiapseudos çiftinin yaşadığı bu anlam kaybının nedeni, önce politik bir güç olarak, daha sonra da Greklerdeki anlamları kendi ecclesia‘sı içinde yeniden nakleden kilisenin gücü olarak imperium‘un aldığı biçimdir. Heidegger imperium‘u sadece Latinlere özgü bir siyasal teşekkül olarak ele almaz. Onların varlık tarzlarının bir biçimi olarak da düşünür. Bunu izah etmek için pseudos‘a başvurur. Greklerde de, Latinlerde de pseudos‘un özü farklıdır. Grekler nihayette kandırır, oysa falsum‘un geldiği fallere “diz çöktürme”yi işaret eder. Bu da bir imperium tarzıdır. İmperium, kendi veritas‘ını başkasını falsum‘a sürükleyerek kurar çünkü.

Bu çerçevede Heidegger imperium kelimesine dair bir etimoloji de çıkarır. Ona göre imperium, “im-parare, kurmak, düzenlemeler yapmaktır: prae-cipere, bir şeyi peşinen işgal etmek ve bu işgalle onun üzerine buyruğu olmak, böylece işgal edilene territori olarak sahip olmaktır”. Kısacası imperium, “emir, buyruk”tur ve bu nedenle tahakkümdür. Heidegger’e göre imperium‘un has anlamının “yüce buyruk” olmasının nedeni de budur.

Böylece Heidegger, “Garp’ın bugün hala ve şimdiye kadar olandan daha kati bir biçimde, Grek dünyasını Romalı bir yolla, yani, bir Latin olarak, yani, (paganizm olarak) bir Hristiyan yolla, yani, Romantik, modern-Avrupalı bir yolla düşünmesi, tarihsel varoluşumuzun en iç merkezine dokunan bir hadisedir. Daha önceleri politikos olarak Grek polis‘inin özünden ortaya çıkan politik, Romalı yolla anlaşılmaya başlanmıştır. Imperium zamanından beri, Grek ‘politik’ kelimesi, Romalı bir şey olarak anlaşılmıştır. Şimdi onda Grek olarak kalan şey, sadece sesidir” der ve temelde Romalı bir siyasal anlayışına da karşı çıkar.

Bunlar ilginç gözlemlerdir elbette. Çünkü her ne kadar Heidegger Romalılığa karşı çıkarken Grekleri Latinlerin değil Cermen kökenli Almanların, Latincenin değil Almancanın daha iyi seslendirdiğini ileri sürse de, Roma yıkıldıktan sonra imperium‘u sürdürmeye çalışan, bir anlamda onun yıkılışını da sağlayan Almanlar olmuştur. Elbette Kilise’den aldığı yetkiyle okyanuslara açılarak dünyanın başka diğerlerini sömürgeleştiren Portekizler ve İspanyollar, bir imperium olarak görülse de, daha çok imperum gibi davranan bir krallık olarak ortaya çıkan Britanyalılar ya da eğer Hannah Arendt’i takip edecek olursak bütün siyasal mimarilerini Romalılıktan ödünç alan Amerikalılar bir yana, yıkıldıktan sonraki Roma İmparatorluğu’nun imperium olarak siyasal mirasına göz dikenler Almanlar ya da Alman Reich anlayışı olmuştur. Ama ondan bile önce hemen akla gelebilecek bir ilk örnek, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’dur. Bunun niye böyle olduğu ise bir anlamda Romalılığa ve onun yıkılışı sonrasındaki gelişmelere bağlıdır. Yani Almanlardaki imparatorluk arayışlarının Avrupa içi bölünmeler nezdinde Roma’ya göre aldığı biçim vardır.

Bu konuyu kısaca açmak gerekirse ve eğer Brague’nun daha darlaştırılmış ve bölünmelerle belirlenmiş Avrupa’sından, Avrupa Birliği’nin de motoru olan bir Avrupa’dan bahsedecek olursak; karaya doğru geri çekilmiş ve karasallığı sanki ata yurdu haline getirmiş bir Roma’nın sınırları içinde kalan bölgelerde (bütüncül bir milli devlet mi, Kilise’nin Vatikan’ı gibi tamamıyla bir şehir-devletleri birliği mi anlamında, bir türlü formunu bulamamış İtalya gibi ülkeleri bile kıyıda bırakan) bir Latinlik ve Cermenlik ekseni ortaya çıkar. Bu, hayli özgül bir eksindir ve bu eksende, Roma sonrasının Latinliğini temsil eden Fransa bir yanda, Almanya da diğer yanda yer alır. Fransa Roma’nın politik gücüyle oluşur; Almanya ise en azından Romalı bir Kilise’den kopmanın eklesiastik gücüyle. Bu tabloyu aslında Brague’un Avrupa için yaptığı içsel bölünmelerden birisiyle, Katolik-Protestan bölünmesini sağlayan Reform hareketiyle izah etmek mümkündür.

Denis Guenoun, About Europe‘unda, Romalılık çöktükten sonra, onu oluşturan iki ögeden birinin yerinde kaldığını söyler. Kilise yıkılmamış, hatta kendisini, Romalılığı yıkan barbarları bile vaftiz etmeye devam eder bulmuştur. Tarihinin bir döneminden sonra iç içe geçmeye ve birbirlerine payanda olmaya, birisi imperium ve diğeri de eklesia (yani, mecmû olunan yer) olarak aynı imperium mekanını paylaşmaya başlayan ikiliden yıkılan imperium‘dur, Kilise değil. Bu nedenle imperium çöktükten sonra imparatorluk alanını oluşturan topraklar parçalanır ve yeniden tanımlanır hale gelirken, böylece de ata yurdu olmadığı halde sanki ata yurduymuş gibi davranılan bu topraklar üzerinde krallıklar peyda olmaya başlarken, eklesiastik vazifesini ifade etmeyi sürdüren Kilise krallara imparatorluk vazifesini paylaştırma gücünü de elinde tutar. Bu durum da, krallıkların imperium‘un haiz olduğu politik ve teolojik birlikteliği devralmasına yol açar. Artık imparator değil, kendi toprakları üzerinde hakimiyet tesis eden kral, eklesiastik bir onayı da haiz bir egemen olur.

Ancak ne zaman ki Reformasyon ortaya çıkar ve Fransa krallığı, imperium‘un yıkılmasından sonra İspanya veya Portekiz, hatta Britanya gibi krallıklardan kendisini farklı bir konumda bulur, ayrışma veya Brague’un bahsettiği bölünme, niteliksel bir hal almaya başlar. Reformasyon ortaya çıktığında diğer krallıklar kamplarını rahat seçebilirler. Örneğin İspanya Katolik kampta, Britanya Protestan kampta yer alır. Oysa Cermen kökenli Frenklerin Galya’yı işgal ederek Romalı Galyalıları mağlup etmesi, ancak mağlup ettiklerinin dilini, dinini ve hatta kültürünü benimseyerek Latinleşmesi sonucu ortaya çıkan Fransa krallığı Katolik kampı seçmesine rağmen, topraklarındaki Protestanları ve giderek artan Protestanlaşma eğilimlerini bastırmak zorunda kalır. İşte bu tazyik, Fransa krallığına diğer krallıklara nazaran bir özgüllük kazandırır. Fransa, devletleşme teknikleri kazanmaya başlar.

Fransız devletleşmesi, Reformasyonu bastırmasının neticesidir. Lakin bu bastırma Fransa’ya Devrim olarak geri döner. Kısaca Fransa, devrimle Katolik kampta kalmayı sürdürmeye devam etse de, Protestanlaşmadan Protestanlığın icaplarını da uygulayabilir bir hale gelir. Bunu da, Devrim’le yürürlüğe koyduğu ve “evrensel” bir model haline getirdiği devleti haiz bir “ulus” fikriyle yapar. Böylece “ulus”, Protestanlıktaki prensin dini neyse tebanın da dini odur düsturunun Katolik bir versiyonu olarak daha evvelden kralın yüklendiği eklesiastik bir mecmûyu devralmaya başlar. “Ulus” böylece Fransa’da Romalılıktan tevarüs edilmiş politik bir proje olarak doğar.

Öte yandan Almanya, Romalılık yıkıldığında henüz krallık olabilecek bir düzeyde değildir. Bu nedenle hem imperium ve hem de krallık olarak örgütlenmeye çalışır ve Kilise’den öyle onay almaya ve Kilise’ye öyle katılmaya çalışır. Bu nedenle Reformasyona kadar Almanya veya Almanya olarak bilinen topraklar, imperium olma ile krallık olma arasında salınıp kalır. Ne zaman ki Reformasyon’la, Roma Katolikliğinden bağımsızlık ilan edilir, ortaya çıkan “ulus” fikri de Romalılığın eklesiastik mecmûunun yerini tutar hale gelir. Almanya Romalılığın eklesiastik fikrini devralır ve Alman “ulus” fikri de teolojik olarak başlar. Ancak Reformasyon da Almanya’yı bir “ulus” olarak birleştiremez. Böylece Almanya kendi alanlarında özerk prenslikler olarak ilerler. Almanya’nın Greklere karşı tutkusunun arkasında işte bu Romalılıktan uzaklaşma düşüncesi yatar.

Ancak ne zaman ki Fransız Devrimi olur ve sonrasında Almanya işgal edilir, Fichte’nin Alman Ulusuna Nutuk‘unda görüleceği üzere, bir Alman vatanseverliği peyda olur. Ne var ki Almanya bu vatanseverliğe uygun bir devrim (veya Batı dillerinde “revolution”un tam karşılığıyla, deveran) gerçekleştiremez. Bu nedenle Fransız birliği ile Alman birliği, Romalılığın yıkılışından sonraki aynı süreçte gelişen farklı tepkileri yansıtır. Fransa bir “devlet” (state) modeli çerçevesinde oluşurken, Almanya kendisini hep imperium olmaya yazgılı bir halde bulur.

İşte Avrupa’nın Latinliği ile Cermenlerin Avrupa’sı arasındaki farklılaşmanın arkasında bu Romalılığın farklı etkileri bulunur. Öyleyse Avrupa birleşir ya da sahiden birleşir mi? Bir sonraki yazıda bu soruya cevap arayan Husserl üzerinden bu meseleyi ele alacağız.

 

Ahmet Demirhan

Ahmet Demirhan: Ankara’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümünü bitirdi. Konya Selçuk Üniversitesi Sosyoloji bölümünde Yüksek lisans ve Doktorasını tamamladı. Modernlik ve postmodernlik ekseninde teolojinin aldığı biçimler üzerine çeşitli derlemeler hazırladı. halen batı da vatan fikrinin gelişimi ile doğu’da hakimiyet telakkilerinin teşekkülü üzerinde çalışıyor.
Bazı eserleri: Modernlik (2004), İslamcı ve Puriten (2012), Kuruluş sarmalından kurtulmak; Osmanlı ve hakimiyet telakkileri(2019), Göbeğini kaşıyan adamın psikanalizi (2019)adlı çalışmaları var.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA