Modern tarih, öylesine olağanüstü, sapkın, tiksindirici ve şaşırtıcı olaylarla doludur ki, insan “Bu nasıl olabilir!?” diye haykırmak ister. Normalde bu haykırış, yaygın bir olgu olarak, söz konusu olaylar gerçekleştiği anda değil, yıllar ya da yüzyıllar sonra ortaya çıkar: Bu nasıl mümkün olabildi? Şaşkınlık o kadar büyüktür ki, olup bitenler çoğu zaman yalnızca mümkün olanın sınırlarını değil, aynı zamanda düşünülebilir olanın sınırlarını da aşar: Düşünülemez olan nasıl olur veya nasıl oldu?
Örneğin, Büyük sanat tarihçisi E. H. Gomrich, 1935’te Viyana’da yayımlanan Genç Okuyucular için Küçük Bir Dünya Tarihi (Eine Kurze Weltgeschichte für junge Leser) adlı kitabı altı hafta içinde yazmaya koyulduğunda, amacı gençlere tarih öğretmekti. Kitap büyük bir başarı elde etti ve daha sonra birkaç kez güncellendi. Anlatının başlıca leitmotiflerinden biri, gençlere, mümkün olanın veya hatta düşünülebilir olanın ötesinde görünen şeylerin tarihte ne kadar sık gerçekleştiğini göstermektir. Ve en tuhafı, bu tür olayların çoğu kez ancak yıllar sonra bilinmesidir.
Örneğin, İkinci Dünya Savaşı sırasında ne Gomrich (1936’da İngiltere’ye göç etmiş ve BBC için çalışmış olan) ne de Almanların ya da Avrupalıların büyük çoğunluğu, Yahudilere karşı işlenen suçların dehşetini (Holokost’u) biliyordu ya da hayal edebiliyordu. Bunun gibi başka birçok örnek vardır. Nasıl kimse dindar Hıristiyanların (ister Portekizli, ister İspanyol, ister Mayflower hacısı olsun) 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar Amerika kıtasının yerli halklarının korkunç yok edilmesine katılacaklarını hayal edebilirdi? Ve o zaman, olurken neler olduğunu kim bilebilirdi? Elbette Bartolomé de las Casas gibi çok etkileyici çağdaş tanıklıklar vardı, ama onun sesi bir istisnaydı ve pek duyulmazdı. Kim hayal edebilirdi ve kaç Belçikalı bilirdi ki yüksek medeni sayılan Kral II. Leopold’un sadece yirmi yılı biraz aşan bir sürede (1885–1908) Kongo nüfusunun %50 ila %75’inin yok edilmesini örgütlediğini?
Bugün bilgi açısından her şey farklı görünüyor, ama imkânsız ya da düşünülemez sayılan olayların gerçekleşmesi açısından farklı değil. Bilgi ve iletişim teknolojilerindeki devrim sayesinde bugün dünyada olup biteni gerçek zamanlı olarak biliyoruz. Ve olanlar sık sık bize şu soruyu sordurtuyor: Bu mümkün mü? Düşünülebilir mi? Ruanda, Sudan ve Filistin’deki soykırımlar; ülkeleri satın alma teklifleri (Grönland); egemen ülkelerde görev başındaki cumhurbaşkanlarının yabancı güçlerce ele geçirilmesi (Venezuela); işgal eden ülke vatandaşlarının güvenliği için uzak yabancı ülkelerin işgali (Vietnam, Irak, Afganistan); uluslararası mahkemelerce savaş suçlusu ilan edilmiş kişilerin, uluslararası antlaşma ve kurumlara taraf ülkelerin hava sahasında özgürce seyahat etmeleri (Netanyahu, Putin); egemenliği zayıflatma stratejisi olarak ülkelerin parçalanması (Libya, Suriye, Sudan, Somali); açık denizlerde korsanlığın geri dönüşü.
Bu liste üç soruyu gündeme getiriyor. Neden imkânsız ya da düşünülemez görünen şeyler olur? İmkânsız ya da düşünülemez olarak görülen her şeyin olup bittiğini bilecek miyiz? İmkânsız ya da düşünülemez görünen şeylerin gerçekleştiğini bilebilmemiz — bu önemli mi?
Düşünülemez olan neden gerçekleşir
Düşünülemez olan gerçekleşir, çünkü her tarihsel dönemde, insan doğasına dair, düşünülemez, sapkın ya da felaket niteliğindeki olayların gerçekleşmesini hayal etmemize bir yana, önlememize dahi izin vermeyen baskın bir fikir inşa edilir; çünkü olan biten şey sapkın ya da felaket olarak görülmez. 17. yüzyıldan bu yana modern Avrupa-merkezli toplum, insan doğasının ayırt edici özelliğinin toplumun olumlu ve geri döndürülemez bir evrimine çabalamak olduğuna dair bir fikir geliştirmiştir. Bu fikre “ilerleme” adı verilmiştir. Ancak ilerlemenin bir bedeli vardır, çünkü mücadele olmadan ilerleme olmaz. Bu fikir Malthus’ta olduğu kadar Darwin ve Marx’ta da mevcuttur. İlerlemenin mücadelesi ve bedeli, ilerleme ideallerinin, bu ideallere ters düşen eylemler olmadan gerçekleşmesinin mümkün olmadığı anlamına gelir.
Bu çelişkinin politik olarak görünür olmaması için, bu mücadelede kaybeden ve karşılığında bedel ödeyen toplumsal grupların insanlıktan çıkarılması gerekir. Bu şekilde inşa edilmiş ilerleme fikrinin halkların refahıyla hiçbir ilgisi yoktur. Yalnızca bedel ödemeden bedel dayatma gücüne sahip halklar refaha layık kabul edilir. Bu halklar gitgide azınlık haline gelebilir, ama bu, ilerleme fikrini hiçbir biçimde etkilemez. Aslında ilerleme ne kadar seçici olursa, o kadar fazla ilerleme olur. Bugünün milyarderleri bunun en iyi örneğidir. İlerleme fikri, gerileme fikrini düşünemez. Yalnızca mücadelede kaybeden ve bedelini ödeyen gruplar ilerlemeyi sorgulayabilir. İmparatorluk aynaya baktığında, kendi çöküşünü asla görmez.
Örneğin, bugün “maksimum gerilemede maksimum ilerleme”nin temsilcisi olan Donald Trump’ın söylemine bakarsak, onu yönlendiren ikilemin (eğer düşünmek konuşmakla aynı şeyse) dost/düşman ya da yurttaş/yabancı ikilemi olmadığını görmek kolaydır. Bu, insan/insan altı ikilemidir. Ona katılmayan herkes, ne kadar dost ya da yurttaş olursa olsun, hemen insan altı kategorisine girer.
Düşünülemez olan gerçekleşir, çünkü onu gerçekleştirme gücüne sahip olanlar, aynı zamanda onun düşünülemez olarak görülmemesini sağlama gücüne de sahiptir. Düşünülemez olan aniden gerçekleşir, ama her zaman yavaş yavaş oluşur ve hazırlanır. Bu oluşumun birkaç bileşeni vardır.
Birinci bileşen, güçlü bir göstergebilimsel boyutu olan ideolojik çalışmadır. Bu, örneğin, belirli kelimeleri ortadan kaldırıp, onların siyasal ya da etik yükünü nötralize eden ve yeni normali doğallaştıran başka kelimelerle değiştirmek anlamına gelir. Böylece kapitalizmin yerini piyasa ekonomisi alır. “İşgücü esnekliği”, iş güvencesizliğiyle aynı şeyi ifade etse de, ideolojik olarak tam tersi bir yük taşır. Bir başka ideolojik yöntem ise tam tersi yönde işler: hedefi büyütmek ya da şeytanlaştırmak suretiyle aşırı bir tepkiyi haklı çıkarmak. Doların düşüşü bir kıyamete dönüştürülür; düşman politikacı bir diktatöre ya da teröriste çevrilir ki dost politikacı, diktatörlüğü ya da teröristliği bırakmadan onun zıttı gibi görünsün; tekrar tekrar işlenen saldırıları büyütmek için “emsalsiz” ifadesi defalarca kullanılır.
İkinci bileşen, insanların buzdağının yalnızca görünen kısmının, buzdağının bütünü olduğuna inanmalarını sağlamak için seçici bilgi sunmaktan oluşur. Bu yöntem atom enerjisi alanında uygulandı ve Hiroşima ile Nagazaki’nin düşünülemez bombalarına yol açtı. Yapay zekâ ile de aynı şekilde yapılacaktır.
Üçüncü bileşen, insan trajedilerinin istatistiklerle ikame edilmesinden oluşur. İnsan hayatı bir niteliktir; ölen ya da yaşayanların sayısı ise bir niceliktir. Ancak bu durumda belirleyici olan, niceliğin yeni bir niteliğe dönüşmesini engelleyecek güce sahip olmaktır (Hegel). İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Yahudiler, dünyadaki tüm demokratlarla işbirliği içinde, niceliği yeni bir niteliğe dönüştürmeyi başardılar: Altı milyon ölü, Holokost oldu. Buna karşılık Filistin halkı, Filistinliler ve dünyanın demokratları, kasıtlı olarak öldürülen binlerce çocuğu bir yok etme politikasına dönüştürebilecek güce sahip olmadıkları için yok edilebilirler.
Son olarak, dördüncü bileşen, barış, demokratik bir arada yaşama ya da refah beklentilerinin, bunlardan vazgeçmenin önemsiz hale geleceği noktaya kadar kademeli biçimde düşürülmesinden oluşur. Yurttaşlar yalnızca mutsuz olmakta özgür kaldıklarında, özgürlüğün mutsuzluğuyla karşı karşıyayız demektir.
Sonuç olarak, düşünülemez olanın yalnızca onun ani ortaya çıkışıyla yüz yüze gelen genel nüfus için düşünülemez olduğu sonucuna varabiliriz. Oysa bu, kademeli olarak düşünülmüştür; bu yüzden de gerçekleşmektedir.
Neden her şeyi bilmiyoruz
Her tarihsel dönemde, baskın siyasal-kültürel bağlam, insan doğasının ne olduğuna dair sınırlar dayatır. Günümüzde bu baskın bağlam bilimciliktir. Etolojiden biyolojiye, psikolojiden sinirbilime kadar çağdaş bilim, insan doğasının ne olduğunu, onun potansiyellerini ve sınırlarını belirler. Bilimin görmediği şey, görülmez. Mevcut bağlamda bilim insan doğasının ne olduğunu belirlediği için, bu bilimi mümkün kılan bağlamı — başka bir bağlamı değil — düşünmek imkânsız hale gelir. Kropotkin haklıydı: “Evet, şüphesiz, toplumsal kuramımızı biyolojik kurama dayandırmalıyız; ama o zaman biyolojik kurama yeniden bakalım.” Darwin adlı biyoloğun biyolojisinde mücadele ve rekabet vardıysa, Kropotkin adlı biyoloğun biyolojisinde işbirliği ve dayanışma vardı.
Bu göz önünde bulundurulduğunda, üniversitelerimizin ve büyük şirketlerin laboratuvarlarında, bilgimiz dışında ve bize çok yakın biçimde birçok canavarlık ortaya çıkıyor ya da çoktan ortaya çıkmış olabilir. Tanıdık canavarlar, normalliğe fazlasıyla benzer görünür.
Montaigne’in Yalancılar Üzerine başlıklı denemesinden esinle, üç kavram karıştırıldığında gizlemenin daha da arttığını öne sürüyorum: gerçek, gerçek olmayan ve yalan. Gerçek aslında gerçeği aramaktır. Birçok yol olabilir ama hedef birdir, ulaşılamasa bile. Gerçek olmayan, doğru olduğuna inanılarak söylenen yanlış ya da son derece düşük olasılıklı bir ifadedir. Bilimin bugün üretildiği siyasal ve finansal bağlam, gerçek olmayanın sık sık ortaya çıkmasına yol açar. Buna karşılık yalan, doğru olmadığını bilerek söylenen şeydir. Yalanlar bilimciliğin alanı dışında kalır; ama bilimciliğin siyasetle olan içli dışlı ilişkisi, onun yalanlara başvurmasına ve bu yalanları, gerçek ya da gerçek olmayan biçiminde inandırıcı şekilde sunmasına neden olur.
Bu yüzden bazı siyasetçileri dinlerken bilgili bir yurttaş, Montaigne’in dokuzuncu denemesinde (yalancılar hakkında) aktardığı Aziz Augustinus’un şu tavsiyesini hatırlar: “Tanıdığımız bir köpeğin yanında olmak, dilini bilmediğimiz bir adamın yanında olmaktan yeğdir.”
Neden bugün düşünülemez olanı düşünmek önemsizdir
Bilimcilik, merkezi bir fikre dayanır: bilim ne siyasaldır ne de etiktir. Bilimin uygulamaları siyasal ya da etik sonuçlar doğurabilir, ama bilimin kendisi doğurmaz. Bilimcilik için yalnızca iki tür düşünce vardır: düşünülmüş olan ve henüz düşünülmemiş olan. Düşünülemez olan önemsizdir. Çünkü bilim yalnızca bilimsel olarak formüle edilmiş sorulara cevap verebilir. Oysa düşünülemez olan kategorisi, maneviyat, mutluluk ya da aşkınlık gibi, bilimsel olarak formüle edilemez. Bu nedenle, maneviyat, mutluluk ya da aşkınlık gibi, düşünülemez olan da bir soru olarak varlık kazanamaz.
Gerçekliğe siyasal ya da etik bir perspektiften bakarsak, şimdiye dek sözünü ettiğim düşünülemez olanın – son derece sapkın, iğrenç, felaket niteliğindeki olayın – düşünülemez olanların yalnızca biri olduğunu görürüz. Aslında iki tür düşünülemez olan vardır: olumlu ve olumsuz. İlki umudu tetikler, ikincisi korkuyu. Birbirini dışlıyor gibi görünürler, ama biri öbürü olmadan var olamaz. Bu metinde beni meşgul eden, olumsuz düşünülemez olanlardır. Olumlu düşünülemez olan ise, toplumların ve bireylerin bugün karşı karşıya olduğu sorunların yerini yeni ve ciddi sorunlar almadan aştığı ideal bir toplum ya da ideal biçimde gerçekleştirilmiş bireysel yaşam fikridir. Avrupa-merkezli modernlik bağlamında, olumlu düşünülemez olan ütopyadır. Gerçekçi ütopya fikri, kendi içinde çelişik bir ifadedir (contradictio in adjecto).
Mevcut bilimcilik bağlamı, olumlu düşünülemez olanı hayal etmeyi imkânsız hale getirir. Kropotkin bu savaşı kaybetti. Savaşı bütünüyle kaybetti mi, bilmiyorum. Siyasal, kültürel ve etik düzlemde, zamanımızın olumsuz düşünülemez olanlarının (hem kamuoyunun bildiği hem de bilmediği) gerçekleşmesinin mümkün olmayacağı alternatif bir toplumu tahayyül etmek imkânsız hale gelmiştir. Hâkim bilimcilik, insan doğasını, kapitalizm, sömürgecilik ve ataerkillikle birlikte doğallaştırmıştır.
Sorun şu ki, olumlu düşünülemez olanın imkânsızlığı, olumsuz düşünülemez olanı doğallaştırır ve onun olumsuzluğunu gizler. Bu, hem daima yeni hem daima eski olan normalliktir. Gerçekçi ütopyaların ihtimali ütopya sayıldığı için, ona karşı mücadele etmek hem imkânsız hem de ütopyacı hale gelir.
Bu bir tarihsel yazgı meselesi değildir. Daha ziyade, Antonio Gramsci’nin “ara dönem” (interregnum) dediği belirli bir bağlam söz konusudur: en düşünülemez dehşetlerin gitgide daha sık ve “doğal” hale geldiği eski dünya henüz tamamen ölmemiştir, ama insanlar arasında ve insanlar ile doğa arasında dayanışma, barış ve adaletin egemen olduğu yeni dünya da henüz tam olarak doğmamıştır. Bu, özgürlüğün zorunlulukla karıştırıldığı ve gizli, yenilmez güçlerin hayatlarımızı sonsuza dek kontrol edeceğine inanmanın ölümcül bir yazgı içerdiği trajik bir bağlamdır. Eskinin mezarcılarından ve yeninin ebelerinden yoksunuz.
Kaynak: https://znetwork.org/znetarticle/does-the-unthinkable-happen/
