Ekonominin, kaderden, ilahi takdirden bağımsız, kendinde bir rasyonalitesi var mıdır?
Kaderle ekonomi arasında bir ilişki kurulduğunda genellikle fakirliğin bir kader olup olmadığı tartışılır. Tartışılır ifadesini çok önemsemeyin, aslında fakirliğin bir kader meselesi olmadığı, kırk taklalar atılarak, birbirinden çeşitli, kimi zaman sempatik, kimi zaman hayal gücü yüksek argümanlarla güya ispat edilmeye çalışılır. Burada soruyu tersinden sormak istiyorum. Zannedilenin aksine fakirliğin yanı sıra zenginlik de kader olabilir mi? Bu soruya cevap verebilmek başka sorular sormayı gerektiriyor: Modern ekonominin zenginlikle doğrudan korelasyon kurduğu bir etken var mıdır? Modern ekonomide zenginliğin bir rasyonalitesinden söz edilebilir mi? Kapitalizm eğer bir zenginlik ölçütü ise kapitalizmin neden Doğu’da değil de Batı’da ortaya çıktığına yönelik rasyonel bir ölçütten söz edilebilir mi? Literatürde bu yönde yazılmış pek çok metnin rasyonel ve anlamlı bir dayanağından söz edilebilir mi? İktisadın bir rasyonalitesi var mı? (Bu konuda Feridun Yılmaz’ın bence hala aşılamamış Rasyonalite: İktisat Özelinde Bir Tartışma kitabına bakılabilir) Zenginlikle çalışkanlık arasında bir korelasyon var mı? Bütün çalışkanlar zengin, bütün zenginler çalışkan mı? Zenginlikle ahlak arasında bir korelasyon var mı? Bütün ahlaklılar zengin, bütün zenginler ahlaklı mı? Zenginlikle bilgi arasında bir ilişki var mı? Bütün bilgililer zengin, bütün zenginler bilgili mi? Dünyanın veya farklı ülkelerin en zenginleri arasında neden bir tane iktisat profesörü yok? İnanç ile zenginlik arasında bir ilişki var mı? Bütün inançlılar zengin, bütün zenginler inançlı mı? Zekâ ile zenginlik arasında bir ilişki var mı? Bütün zenginler zeki, bütün zekiler de zengin mi? Ekonominin rasyonalitesi ne? Yoksa ekonomi veya zenginlik tamamen bir kader mi? Ekonomik başarı yakalamış kişilerin geçmişe dönük başarı hikâyeleri, neden ve nasıl başarılı olduklarına dair bütün anlatıları, bugünden geçmişe dönük inşa edilen anlatılar mı? Ekonominin, kaderden, ilahi takdirden bağımsız, kendinde bir rasyonalitesi var mı? (Bu konu nedense Türkiye’de değil de başka coğrafyalarda tartışılıyor, mesela Joost Heingstmengel’in İktisat ve Tanrı: Erken Modern İktisadi Düşüncede İlahi Takdir kitabı mevcut iktisat biliminin gündeminde dahi olmayan çok ilginç tartışmalar ve eleştiriler ihtiva ediyor)
Kader ile ekonomi arasında bir ilişki kurulduğunda tartışmanın neredeyse apolojik biçimde fakirlik etrafında dönmesini, ben artık masum bir entelektüel alışkanlık olarak değil, modern zihnin hem ahlâkî hem de epistemolojik bir savunma refleksi olarak görüyorum; zira fakirliğin kader olmadığına dair ısrarlı söylemler, çoğu zaman gerçekten fakirlerin hayatını anlamaya değil, modern iktisadın normatif iddialarını, yani “doğru işlerse sistem herkes için çalışır” öncülünü korumaya ve ispatlamaya yöneliktir. Çalışma, eğitim, girişimcilik, doğru politikalar ve bitmeyen bir iyimserlik vurgusuyla örülen bu anlatılar, ilk bakışta insani ve hatta ahlâkî bir duyarlılık izlenimi verse de, yakından ve eleştirel bakıldığında, özünde yoksulluğu açıklamaktan çok zenginliği temize çıkaran bir söylem işlevi görür.
Bu nedenle soruyu bilerek tersinden soruyorum. Acaba fakirlikten ziyade asıl zenginlik bir kader meselesi olabilir mi? Zenginlik meselesi, modern dünyanın kendine en çok güvendiği alanlardan biri olan iktisadın kalbinde yer almasına rağmen, belki de en az düşünülen, en çok varsayılan, en fazla da doğallaştırılan olgulardan biridir. (Öyle ya modern iktisadın kurucu babası Adam Smith’in kitabının adı tevekkeli Milletlerin Zenginliği değildi) Öyle ki zenginlik çoğu zaman ya çalışkanlığın doğal sonucu, ya aklın ve zekânın ödülü, ya bilginin getirisi ya da seküler dilde söylersek “doğru zamanda doğru yerde olmanın” talihi olarak sunulur. Oysa bu anlatıların her biri, ilk bakışta makul görünen fakat derinlemesine incelendiğinde ciddi mantıksal, sosyolojik ve metafizik boşluklar barındıran, çoğu zaman da sonuçtan sebebe doğru kurulmuş anlatılardır.
Modern iktisat, zenginlik ile doğrudan korelasyon kurduğu iddia edilen çok sayıda değişken üretmiştir. Çalışkanlık, rasyonel bireysel tercihler, serbest piyasa, kurumsal yapı, hukukun üstünlüğü, girişimcilik kültürü, yenilik (innovation), hatta kültürel kodlar ve farklılıklar. (2024 yılında Nobel ekonomi ödülü alan Daron Acemoğlu’nun Ulusların Düşüşü ile Dar Koridor’u tam da bu faktörlere dikkat çekiyordu) Ancak ben, bu değişkenlerin hiçbirinin —tek tek ya da birlikte ele alındığında— zenginliğin neden belirli toplumlarda yoğunlaştığını, neden tarihsel süreklilik arz ettiğini ve neden istisnaların kuralı bozmadığını tatmin edici biçimde açıklayabildiği kanaatinde değilim. Eğer zenginliğin modern iktisadın iddia ettiği gibi kendinde bir rasyonalitesi olsaydı, bu rasyonalitenin zamandan, mekândan ve güç ilişkilerinden görece bağımsız işlemesi gerekirdi; oysa tarihsel tecrübe bize, zenginliğin son derece tesadüfi (ya da ilahi takdir) bağlamsal, politik ve güçle iç içe bir biçimde zuhur ettiğini göstermektedir.
Modern iktisadın merkezinde yer alan rasyonalite anlayışı, homo economicus figürü üzerinden insan davranışlarını öngörülebilir, hesaplanabilir ve optimize edilebilir kabul eder. Ne var ki homo economicus, ne tarihsel insanı temsil eder ne de yaşanmış zenginlik tecrübelerini açıklamakta yeterlidir. Mesela dünyanın en zenginleri arasında neredeyse hiç iktisat profesörünün bulunmaması bana son derece ironik görünmektedir. İktisat, zenginliği üreten bir bilgi alanı olmaktan çok, üretilmiş zenginliği sonradan rasyonelleştiren bir söylem üretmektedir.
Çalışkanlık ile zenginlik arasındaki ilişki de bu bağlamda ciddi biçimde sorunludur. Bütün çalışkanlar zengin değildir; bütün zenginler de çalışkan değildir. Eğer çalışkanlık zenginliğin zorunlu ve yeterli şartı olsaydı, dünyanın en fakir kesimlerinin aynı zamanda en tembel kesimler olması gerekirdi. Oysa Pierre Bourdieu’nün gösterdiği üzere, ekonomik başarı çoğu zaman bireysel emekten ziyade, ekonomik, kültürel ve sosyal sermayenin (capital économique, culturel, social) tarihsel olarak birikmiş biçimlerine erişimle ilgilidir. Bir anlamda hangi aileye doğacağımıza özgür irademizle karar vermediğimiz için, çalışmadan ve emek sarf etmeden büyük bir servetin içine doğabiliriz. Tabii ki bunun tersi de söz konusudur. Çok çalıştığınız halde içinde bulunduğunuz ekonomik, kültürel ve sosyal sermaye sizin fakirlikten çıkmanıza engel olabilir.
Diğer yandan ahlâk ile zenginlik arasında da doğrudan bir korelasyon kurmak mümkün değildir. Bütün ahlâklılar zengin değildir; bütün zenginler de ahlâklı değildir. Adam Smith’in sıkça yanlış okunan invisible hand (görünmez el) metaforu, piyasanın ahlâk ürettiğini değil, bireysel çıkarların öngörülmeyen toplumsal sonuçlar doğurabileceğini ifade eder. Bu sonuçların adil ya da erdemli olduğu iddiası ise ne felsefi ne de teolojik olarak savunulabilir. Hatta bugünün reel ekonomi diliyle söyleyecek olursak ahlak zenginlik önündeki en büyük engellerden birisi olarak algılanmaktadır.
Bilgi, zekâ ve inanç da zenginlikle ilişkilendirildiğinde benzer bir yanılgı ortaya çıkar. Tarih, son derece bilgili, zeki ve inançlı olup mütevazı hayatlar süren insanlarla doludur; buna mukabil ciddi bir entelektüel derinlikten yoksun olduğu hâlde büyük servetler biriktiren sayısız örnek vardır. Bu durum bana, bilginin ancak piyasanın tanıdığı biçimde —yani instrumental reason çerçevesinde— dolaşıma girdiğinde zenginlik ürettiğini, aksi hâlde hakikat değerinin ekonomik değere tahvil edilmediğini göstermektedir.
Modern iktisadın zenginlikle insan iradesi arasında kurduğu en büyük yanılsamalarından biri de, başarı hikâyelerini geriye dönük nedensel anlatılar hâline getirmesidir. Nassim Nicholas Taleb’in narrative fallacy dediği şey tam da budur. (Bkz. Aldatıcı Rastlantısallık Hayatta ve Piyasalarda Şansın Gizli Rolü, Varlık Yayınları) Başarı gerçekleştikten sonra, şans (fortuna), rastlantı, yapısal avantajlar ve tarihsel bağlam sistematik biçimde görünmez kılınır; geriye “çalıştım, risk aldım, akıllı davrandım” gibi sloganik olarak satılabilir bir hikâye kalır. Bu hikâyeler geleceği açıklamaz; yalnızca geçmişi güya anlamlıymış gibi yeniden kurgular. Zira hikâyenin sonu başarısızlıkla sonuçlansa geçmişin anlatısı bambaşka olacaktır.
Kapitalizmin neden Doğu’da değil de Batı’da ortaya çıktığı sorusu da bana göre bu bağlamda yeterince dürüst biçimde ele alınmamıştır. Max Weber’in Protestan ahlâkı tezi, önemli içgörüler sunsa da, kapitalizmin arkasındaki kolonyal genişleme, askerî güç, köle ticareti ve küresel kaynak transferini ikincil unsurlar hâline indirger. (Protestanlığın kurucusu Martin Luther’in Erasmus’la girdiği tartışmadan pür kaderciliği savunması Weber’in Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu kitabının bütün tezlerinin altını oyar mı? Buna siz karar verin) Oysa kapitalizm yalnızca bir üretim tarzı değil, aynı zamanda küresel bir kader dağıtım rejimidir; belirli coğrafyalara zenginlik, diğerlerine ise yapısal yoksulluk tahsis eder. Bu nedenle ben, iktisadın kendinde, kaderden ve ilahi takdirden tamamen bağımsız, kapalı bir rasyonalitesi olduğu iddiasını ikna edici bulmuyorum. İktisat, çoğu zaman bir bilim/science olmaktan ziyade, seküler bir kötülük meselesi/theodicy olarak okunabilir aslında. Servetin eşitsiz dağılımını, başarının adaletsizliğini ve yoksulluğun sürekliliğini rasyonel ve kaçınılmaz gösteren bir sahte kader anlatısı üretir. Tanrı’yı dışarıda bırakır; fakat kaderi ortadan kaldırmaz, yalnızca piyasa adıyla yeniden üretir.
Ben, Mu‘tezile’nin özgür iradeyi (ihtiyār) en güçlü biçimde savunan İslâmî ekol olmasına rağmen, neden zenginlik tecrübesi ve buna eşlik eden bir iktisat teorisi üretmediği sorusunu düşündükçe, meselenin yüzeyde görünen “iktisadî eksiklik”ten ziyade, çok daha derin bir ontolojik ve teolojik tercih meselesi olduğunu görüyorum. Zira Mu‘tezile’nin özgürlük anlayışı, modern dünyanın özgürlük tasavvuruyla biçimsel benzerlikler taşısa da, içerik ve amaç bakımından ondan kökten farklıdır; bu fark, tam da zenginliğin neden teorileştirilmediğini açıklayan anahtardır. (Öyle olmasa kapitalizmin kökenlerini Mu’tezile’de aramamız icap ederdi)
Mu‘tezile için özgür irade, insanın dünyayı dönüştürme kudretinin değil, Allah’ın adaletini (ʿadl) savunmanın zorunlu bir öncülüdür. Onların temel sorusu, “İnsan nasıl zengin olur?” sorusu değildir; bilakis “İnsan fiillerinden nasıl sorumlu tutulur?” sorusudur. Bu nedenle Mu‘tezilî özgürlük, iktisadî başarıyı açıklayan bir ajanda kavramı değil, uhrevî hesap (ḥisāb) ve ahlâkî yükümlülük (taklīf) zemininde inşa edilmiş bir sorumluluk teorisidir. İnsan, fiilinin faili olmak zorundadır ki, ilahî mükâfat ve ceza adil (ʿādil) olsun; fakat fiil ile dünyevî netice arasında zorunlu bir korelasyon kurmak, Mu‘tezilî aklın bilinçli olarak kaçındığı bir hamledir. Ben burada şu kritik noktayı önemsiyorum. Mu‘tezile, özgür iradeyi sonuç üretme kudreti olarak değil, ahlâkî yükümlülüğün şartı olarak düşünmüştür. Bu nedenle Mu‘tezilî düşüncede insan çalışır, çabalar, doğruyu seçer; fakat bu çabanın dünyevî karşılığının zenginlik olması gerektiği fikri, ne teolojik ne de felsefî olarak meşru kabul edilir. Zenginliğin hak edilmişliğini savunmak, kaçınılmaz olarak ilahî takdiri ikincil hâle getirmek anlamına gelecektir ki, bu Mu‘tezile’nin adalet anlayışıyla çelişir. Zira eğer zenginlik, özgür iradenin doğal sonucu olarak görülürse, fakirlik de dolaylı biçimde iradenin kusuru olarak okunacaktır; Mu‘tezile, tam da bu ahlâkî felaketten kaçınır.
Bu noktada kader meselesi belirleyici hâle gelir. Ben kaderi, Mu‘tezilî çerçevede, nedenselliğin inkârı olarak değil; nedenselliğin mutlaklaştırılmasına karşı ontolojik bir itiraz olarak okuyorum. Mu‘tezile, insan fiillerini Allah’a izafe etmeyi reddeder; fakat sonuçları bütünüyle insanın kontrolüne teslim etmez. Rızık, çalışmanın matematiksel çıktısı değil; ilahî hikmetin ve kozmik düzenin bir parçasıdır. Bu nedenle Mu‘tezile’de zenginlik, ne ahlâkın ödülü ne aklın zaferi ne de emeğin zorunlu neticesi olarak kavramsallaştırılır. Zenginlik, açıklanması gereken bir başarı değil; imtihanın sessiz bir hâli olarak kabul edilir. Sosyolojik düzlemde baktığımda da benzer bir tablo görüyorum. Mu‘tezile’nin tarihsel taşıyıcıları, ticaret burjuvazisi ya da sermaye sınıfı değil; daha ziyade kadılar, mütekellimler, bürokratlar ve entelektüellerdir. Bu sınıfsal konum, zenginliğin teorileştirilmesini teşvik eden bir toplumsal pratik üretmez. Max Weber’in Protestan etik bağlamında işaret ettiği innerweltliche Askese (dünyevî asketizm), Mu‘tezile’de karşılığını bulmaz; çünkü Mu‘tezilî akıl, birikimi ve serveti rasyonelleştiren bir iktisadî ethos değil, itidali (iʿtidāl) ve ahlâkî ölçüyü merkeze alan bir normatif bilinç üretir. Burada Mu‘tezile’nin akıl anlayışı ile modern iktisadın akıl anlayışı arasındaki fark belirleyicidir. Mu‘tezilî ʿaql, Aristotelesçi phronesise (φρόνησις) daha yakındır; yani iyiyi ve kötüyü ayırt eden, doğruyu temellendiren bir akıldır. Modern iktisadın aklı ise instrumental reason’dır; Latince ifadesiyle ratio calculans, yani hesaplayan, maksimize eden, optimize eden bir akıl. Benim kanaatimce, zenginlik teorisi ancak bu ikinci akıl biçimiyle mümkündür. Mu‘tezile, aklı ahlâkın hizmetinde tuttuğu için, onu zenginliğin hizmetine sunmamıştır.
Batı iktisat düşüncesine baktığımda ise ironik bir tablo görüyorum. Zenginlik teorileri, özgür iradeyi yüksek sesle savunan teolojik geleneklerden değil, kaderi sekülerleştirerek piyasaya devreden düşünce çizgilerinden doğmuştur. Adam Smith’in invisible hand’i, Weber’in rasyonelleşme (Rationalisierung) süreci, Polanyi’nin piyasanın toplumsaldan kopuşu (disembedded economy) dediği şey, bana göre modern dünyanın seküler kader rejimidir. Burada Tanrı geri çekilir; fakat kader ortadan kalkmaz, yalnızca “piyasa”, “rekabet” ve “yapısal zorunluluklar” adı altında yeniden üretilir. Tam da bu yüzden ben, Mu‘tezile içinde bir zenginlik teorisinin çıkmamasını bir eksiklik değil, bilinçli bir teolojik ve ahlâkî duruş olarak okuyorum. Mu‘tezile, özgür iradeyi savunmuştur; fakat bu savunu, dünyayı fetheden, serveti biriktiren, başarıyı kutsayan bir özgürlük anlayışı değildir. Bu özgürlük, insanı Allah karşısında sorumlu kılan, fakat dünyadaki payını mutlaklaştırmayan bir özgürlüktür. Zenginliğin kaderle, ilahî takdirle ve imtihanla ilişkisini koparmayı reddettiği için, Mu‘tezile zenginliği teorileştirmemiştir. Neticede Mu‘tezile içinde zenginlik tecrübesi ve teorisi çıkmadıysa, bu özgür iradenin zayıflığından değil; özgür iradenin ahlâkî sınırlarının son derece güçlü çizilmiş olmasındandır. Zira Mu‘tezile için özgürlük, zenginliğin anahtarı değil; adaletin şartıdır. İktisadî başarıyı metafizik bir hakikat hâline getirmeyi reddeden bu düşünce, belki de modern dünyanın en çok unuttuğu şeyi hatırlatır: İnsan fiillerinde özgür olabilir; fakat rızık, nihayetinde, insanın değil, Allah’ın takdiridir.
Sorumuza tekrar dönecek olursak, ekonominin, kaderden, ilahi takdirden bağımsız, kendinde bir rasyonalitesi var mıdır? Zenginlik ile insan iradesi arasında doğrudan bir korelasyon kurulabilir mi? Bu soruya ben şöyle bir açıklama getirmenin daha doğru olacağını düşünüyorum. Tembellik, bilgisizlik, ahlaksızlık, akılsızlık ve inançsızlık fakirliği zorunlu olarak gerektirmediği gibi çalışkan, bilgili, ahlaklı, akıllı ve inançlı olmak da zenginliği garanti etmemektedir. Ama tembeller, bilgisizler, ahlaksızlar, akılsızlar ve inançsızlar arasında fakir, zenginler arasında da çalışkanlar, bilgililer, ahlaklılar ve inançlılar olabilir. Modern iktisat zenginler arasında pozitif özelliklere sahip bazı insanlardan yola çıkarak ekonomik zenginleşmenin rasyonalitesini inşa etmeye çalışmaktadır. Ama bence faktör ile aktörü birbirine karıştırmaktadır. Yukarıda sayılan pozitif özellikler ancak faktör olabilir, aktör sadece ilahi takdir veya kaderdir.
Fakirliğin kader olmadığı tezini ileri sürmek suretiyle zenginliğin de bir kader olmadığını iddia edilmektedir. Bununla beraber ekonominin ilahi takdirden ve kaderden bağımsız bir rasyonalitesi olduğunu da bir türlü temellendirememektedir. Zira zenginliğin, doğrudan insan çabasıyla ilişkili bir nedenselliği yoktur. Çalışkanlık, bilgi, ahlak, inanç ve akıl zenginliğin nedenselliğini oluşturacak, genel geçer bir ilke statüsüne asla kavuşmamıştır ve kavuşamayacaktır. Tarihsel sahne bu ilkenin yokluğunun en sağlam kanıtıdır. Buradan çıkarılabilecek ahlaki sonuç ise maddi/kapital zenginliğin ahlaki ve insani bir amaç olamayacağı hakikatidir. İnsanın iradesinde olmayan bir durum ahlaki ve insani bir amaç olamaz.
