Yaşamın Veriye, Verinin Kâra Dönüştürülmesinin Amansız Tanrısı: Algoritma
Descartes’ın ünlü “Düşünüyorum, öyleyse varım” (cogito, ergo sum) sözü modern ve çağdaş felsefede son derece yoğun tartışmalara konu olmuştur. Bu bir çıkarım mıdır yoksa bir edim midir (Jaakko Hintikka)? Felsefesinin merkezi bir ifadesi midir, yoksa yalnızca didaktik bir bağlamda mı kullanılmıştır (Ernst Cassirer)? Özgün bir fikir midir, yoksa Augustinus’ta da benzer bir düşünce var mıydı (Leon Blanchet, Etienne Gilson)? Bu eksik bir kıyas mı yoksa basit bir sezgi, bir argüman, bir önerme ya da bir totoloji midir (Alfred Jules Ayer, Jakob Sigismund Beck, Jim Stone)? Kuşku götürmez bir şey midir yoksa kanıt gerektiren bir şey mi (Immanuel Kant)? Descartes’ın nihayetinde kendi varlığından kuşku duyduğu söylenebilir mi (Donald Sievert)? Felsefi tartışmayla ilgilenmediğim için, basitçe söylemek gerekirse, Descartes’ın fikrinin ünlü olmasının nedeni, Spinoza’dan Leibniz’e, Kant’tan Hegel’e kadar modern Avrupa felsefesinde var olan üç temel fikri tutumu özetlemesi ve bu fikri tutumların Batı modernliğinin (kendini gördüğü ve diğer modernlikleri değerlendirdiği şekliyle) ortak anlayışı haline gelmesidir. Bu üç temel fikri tutum: aklın önceliği, bireysel özerklik ve hakikat arayışının içine kazınmış olan şüphedir.
Modern rasyonalizmin temeli aklın önceliğidir; bu, bizi sıklıkla rüyalarda olduğu gibi yanılsamalara sürükleyen duyulara yönelik güvensizliğin tam tersidir (Descartes). Bireysel özerklik, insanın diğer tüm varlıklarla karşılaştırılamaz oluşunun işaretidir; çünkü yalnızca insan düşünen bir varlıktır (res cogitans), doğa ise eylemsiz bir uzamdan ibarettir (res extensa). Doğa, eğer varsa, var olduğunu bilmez. Yalnızca insan var olduğunu bilir ya da var olduğu fikrine sahiptir.
Kuşku, insan yaratıcılığının temelidir; duyular yoluyla bize doğru gibi görünen her şeyi sorgulama yetisidir. Bizi bir noktada aldatmış olana güvenemeyiz. Descartes bir şüpheci değildir, ancak şüphecilikle mücadele etmek için şüpheciliğin kendisini yöntemsel olarak kullanır. Modern çağdaki kesinlik arayışı ve modern bilime egemen olan ihtimam kavramı burada yatar: mesele hakikat değil, hakikatin amansızca kovalanmasıdır.
Güneyin epistemolojilerinden eleştiri
Bu üç düşünce unsuru, Batı modernliğinin üzerine kurulduğu sütunları oluşturur. Bu üç düşünceye yönelik eleştiri, hem Batılı entelektüel dünyada hem de Batı dışı entelektüel dünyada yaygın biçimde yapılmıştır. Benim formüle ettiğim şekliyle Güneyin epistemolojileri açısından bakıldığında, modern kapitalist, sömürgeci ve ataerkil tahakküme karşı mücadele etme ihtiyacını yalnızca Avrupa-merkezci akılcılıkla temellendirmek mümkün değildir. Tahakküme karşı mücadele etme kararı, aklın olduğu kadar iradenin de bir pratiğidir. Zihinsel olduğu kadar duygusal bir pratiktir. Orlando Fals Borda’nın sentirpensar (hissetme-düşünme) olarak adlandırdığı ve benim de samimi akıl olarak adlandırdığım nedenlerin, duyguların, sevgilerin ve hislerin birleşimidir. Bu, irrasyonalizme bir çağrı değil, Descartes’ın res cogitans/res extensa düalizmini aşan, Spinoza’nın doğanın doğa olarak etkinliği (natura naturans) kavramıyla önerdiği gibi daha geniş bir rasyonalizm anlayışına yönelik bir öneridir.
Bireysel özerklik değerlidir, ancak bireyci bir biçimde kavranamaz. Bireycilik, siyasal liberalizm ve bireysel mülkiyetin önceliği yoluyla burjuvazinin zaferini teşvik etmede temel bir rol oynamıştır. Bu, insanı bir birlikte-varlık olarak, diğer insanlar ve insan olmayan varlıklarla işbirliği içinde oluşan ve gelişen varoluşsal bir proje şeklinde kavrayan dünyanın pek çok felsefi geleneğine aykırı olan Avrupa-merkezci bir istisnacılıktır. Mesele bireyi biçimsiz kolektivizmler (kitleler) içinde eritmek değildir. Daha ziyade, yeni gerçekliklerin ve her şeyden önce tahakküme karşı mücadelelerin kurucu gücünün her zaman kolektif bir proje olduğunu, bireysel katkıların ancak diğer katkılarla bir araya gelerek, parçalarının toplamını aşan bütünlükler oluşturduğunda güç kazandığını kabul etme meselesidir.
Son olarak, yöntemsel kuşku belki de Kartezyen katkıların en karmaşık olanıdır. Descartes, şüphecilerin yaptığı gibi sırf kuşku duymak için kuşku duymaz. Açık ve seçik fikirler dediği kesinliklere ulaşmak için kuşku duyar. First Meditation’da (Meditasyonlar 1&2) Descartes, bir mimar gibi filozofun da düşüncesinin temellerini atacağı sağlam kayaya ulaşana kadar toprağı kazması gerektiğini söyler. Böylece kanaatin kaygan kumları kuşku yoluyla ortadan kaldırılır. Mimar benzetmesi, Descartes’ın temel Kartezyen sınırlılığını, onun Avrupa merkezci tek-kültürcülüğünü gösterir. Oysa kum altın parçacıklarıyla dolu olabilir ve başka kültürler; kum üzerine evler, ağaçlarda evler, hatta nehirler ve göller üzerinde yüzen evler inşa ediyor. Net ve belirgin fikirler yoktur; açıklama ve ayrım süreçleri vardır. Açık ve seçik fikirlerin farklı kavrayışları üzerine, tahakküm, adaletsizlik, dışlanma ve ayrımcılıktan kurtuluş için en yüksek kültürlerarası potansiyele sahip olan ekolojiyi belirlemek amacıyla, insanlık arasında bir diyalog var veya olması gerekir.
Öğrenmeme Çağında İnkâr
Güney epistemolojilerine dayalı eleştiri, Descartes’ı yerelleştirmeyi, onun zaman ve mekânda konumlanmış katkısını tanımayı ve onu, birlikte dünyanın epistemik çeşitliliğini oluşturan diğer eşit derecede konumlanmış katkılarla diyaloğa sokmayı amaçlar. Bu eleştiri türü, Descartes’ın ortaya koyduğu sorunların önemini kabul ederken, onun içinde yer aldığı kültürel evrenin (Avrupa merkezli modernite) sınırlılıklarına ve bu evrene ün kazandıran sözde rasyonalist ve bireyci bir evrensellik üzerine kurulu, sömürgeci kapitalizmin (kolonyalizm) pekiştirilmesiyle bu tür bir kolonyalizmin küresel düzeyde çıkarlarına hizmet eden yeni burjuva devriminin tarihsel amacına da işaret eder. Amaç, burjuva devriminin yol açtığı ve şimdi burjuva karşı devrimine dönüşen, insan ve insan dışına yönelik yıkımdan sağ kurtulabilecek bir gelecek hayal edebilmek için, düşünmenin anlamını, düşünenlerin kimliğini ve var olmanın, yeniden var olmanın anlamını veya amacını genişletmek ve çeşitlendirmektir.
Bu karşı-hegemonyacı amaç yerine, Descartes’ın yükselişte olan düşüncesinin, sözde en üst düzeyde gerçekleştirilmesi adına, yapı söküme uğratıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Kartezyen düşüncenin temelini oluşturan üç merkezi fikri tutum, hegemonya karşıtı olarak kullanılmak yerine, önemsizleştirilmeleri yoluyla inkâr edilmektedir. Bu reddetme-önemsizleştirme üç ana biçimde ortaya çıkıyor.
Bilginin yerine duygu
Neoliberal kapitalist toplum, statükoya karşı inandırıcı alternatifler fikrini ortadan kaldırarak toplumsal nedenleri bireysel sonuçlardan öyle bir koparır ki, toplumsal acılar her zaman bireysel acılar olarak deneyimlenir, asla kolektif acılar olarak değil. Hasta insanlar vardır ama toplum hasta değildir; yoksul insanlar vardır ama toplum yoksul değildir; cahil insanlar vardır ama toplum cahil değildir; suçlular vardır ama toplum suçlu değildir. Kolektif nedenler yok olduğunda, farklı bireyler tarafından deneyimlenen farklı sonuçları bireysel acının nedenlerine dönüştürmek kolaylaşır. İnsan acıyı birlikte değil, birbirine karşı çeker. Dini deneyimler hariç, yakın olan her zaman uzakta olandan daha belirgindir. Ancak bu deneyim de aynı neoliberal mantığa tabi kılındığında, bu dünyadaki kolektif nedenleri kesin olarak ortadan kaldırır ve bireysel acıya karşı bir iksir işlevi görür.
Bireysel acı, aile içi veya işyeri anlaşmazlıkları, rekabet, nefret, kıskançlık, entrika veya büyü gibi bireyler arası durumları aşan, akıl yoluyla tanımlanabilir herhangi bir nedene atfedilemez. “Neden ben?” sorusuna verilebilecek cevap, “Neden o değil?” sorusuna verilebilecek muhtemel cevaptan başkası olamaz. İşte çağımızın cezalandırıcı doğası buradan kaynaklanıyor. Luis Buñuel’in yazdığı gibi, kıskançlık, mutluluğu bizi mutsuz eden bir başkasının ölümünü dilemeye kaçınılmaz olarak yol açan tek ölümcül günahtır. Uç durumlarda ise bir katil olmak (fiziksel veya manevi ölüme neden olmak) intihara tek alternatif olabilir.
Toplumsal acı olmadan bireysel acı çekmek, bireyleri sığınaktan yoksun öznelliklere dönüştürür. Çoğu zaman çaresiz bir halde olan sığınak arayışı; en yakın rahatlık alanında, benzer şekilde acı çeken, acılarına benzer nedenler atfeden veya acılarını aynı şekilde hafifletmeye çalışan bireyler topluluğunda kendisine yer bulmaya meyillidir. Haksız kolektif acı çekme (dayanışma) fikrinin ortadan kalktığı bir toplumda, yalnızca olumsuz dayanışma mümkündür: bireysel acı çekmede yalnız olmamak. Rahatlık, bu olumsuz topluluğun ortak sağduyusundan geliyor. Sağduyu, sorgulanmadan kabul edilen bilgi olduğuna göre, rahatlık da yalnız olunmadığı için haklı olunduğu duygusundan doğar. Zaten düşünülmüşse neden düşünelim? Daha önce düşünülmüş olana uyum sağlamak pasifliğin bir göstergesi değil, yalnızlığa karşı militan bir eylemdir. Sosyal ağlar bilgi çağının viyadükleridir. Onlardan geçenler, aynı zamanda o viyadüklerin altlarına sığınanlardır.
Sahte özerklik tarafından köleleştirilmiş öznellik
Neoliberalizm bugün şu temel özelliklere sahip bir varoluş felsefesidir: çağdaş toplumlar, onları denetleyen iktidar merkezlerinin karmaşıklığı ve parçalanmışlığı nedeniyle kalıcı bir kriz hâlinde var olur; devlet bu merkezlerden yalnızca biridir ve hatta en önemlisi bile değildir; bireylerin çektiği acı, kalıcı kriz içinde yaşayan toplumların normal yaşam biçimine karşılık gelir; toplumsal sorumluluk kavramının yerini suçluluk kavramının alması, zarar görmüş bireysel yaşamın zararlı bir bireysel yaşam tarzının sonucu olduğu anlamına gelir; beden, bireyin kendi istediği gibi yönetmekte özgür olduğu tek mülktür; beden metalaştırılabilir, en kârlı biçimde kullanılabilir ya da takıntılı bir şekilde dokunulmaz halde tutulabilir; bedenin kullanım ve değişim değeri fitness ya da kozmetik endüstrisi tarafından azami düzeye çıkarılabilir; bireyler, bazen çalışmak, bazen kutlamak, bazen de linç etmek veya yıkmak için bir araya gelen anonim bir kalabalığın parçaları olarak işlev görebilmeleri için özerk varlıklar olarak tasavvur edilirler.
Neoliberalizm açısından tek geçerli özgürlük ekonomik özgürlüktür ve bireylerin neoliberal toplumdaki başarısı, bu ilkeyi ne kadar iyi içselleştirdikleriyle ölçülür. Bireysel acının öteki yüzü, özerkliğin bireysel hazzı ve güvencesizliğin sürekli belirsizliğidir. Neoliberal özerklik, özerk olmanın koşullarından yoksun bir özerkliktir; yani özerkliğin ne anlama geldiğine ve hangi amaçlara hizmet edeceğine karar verme imkânından yoksundur. Hiçbir riske karşı sigortanız olmadığı için risk alamamaktır. Eve yemek teslim eden şirketlerin “işbirlikçileri” özerktir, ama hiçbirinin bir restoranı yoktur; yemek teslim etmezlerse, kendileri ve aileleri aç kalır. Ücretli emek günlük ekmeği kazanmanın baskın yolu olduğu sürece, özerk olma zorunluluğu yeni köleliktir.
Kuşkunun Mekanik Çöküşü
Metodik şüphe ve titiz hakikat arayışı, edinilen bilginin sürekli sorgulanmasına, kolayca gözlemlenemeyen şeylerin belirlenmesine, farklı görüşlerin karşılaştırılmasına ve bilgilerin çapraz kontrolüne olanak tanıyan yavaş bir zamansallığı gerektirir. Her şeyden önce, bilme sürecinin bizzat içinde bilginin öznesini sürekli sorgulama pratiğini gerektirir. Alman terminolojisini kullanacak olursak, “Erkenntnis nach innen” (içe doğru bilgi) “Erkenntnis nach aussen” (dışa doğru bilgi) ile paralel ilerlemelidir; iç gözlem ve öz-yansıtıcılık, dış dünyanın deneysel gözlemi ve nesnelerin deneyimiyle birlikte ilerlemelidir. Dahası, düşünme, düşünülmemeyi de içerir. Son yüz yıl boyunca eleştirel düşünme, farklı düşünebilmek için yerleşik düşünceleri düşünmemeye yönelik güçlü bir araç olmuştur.
Bugün, düşünmeden düşünmenin yerini düşünmeyi tamamen ortadan kaldırmaya bıraktığı bir döneme giriyoruz. Derin ve kolektif nedenlerle ilgilenmeyen, kolayca gözlemlenebilir sonuçlarla sınırlı kalan ve var olan her şeyi metaya ve kâr kaynağına dönüştürme zorunluluğuyla beslenen bir çağ; hızlı bir zamansallık, zihinsel ve duygusal fast food talep ediyor. İdeal olarak anlık bir zamansallık, bilmeden bildiğimizi ve hissetmeden hissettiğimizi düşünmemize olanak tanıyor; böylece her şey uysal tüketiciler için hazır ve erişilebilir hale geliyor. Bu durumda düşünmek zaman kaybıdır. Sorgulamak, gerçeği doğrulamak, yetkililerin fikirlerinin küçük çevresinin dışında alternatifler önermek, en iyi ihtimalle oyalama ve işleri aksatma, en kötü ihtimalle ise ihanet etme, tarihin yanlış tarafında yer alma ve susturulma anlamına gelir.
Ortega y Gasset’i özetleyecek olursak, inançlar hızlı ve şüpheye yer vermezken, fikirler yavaştır ve şüpheye yer verir. 20. yüzyıl boyunca düşünme hem inançlar hem de önyargılı fikirler tarafından dışlanmışsa da günümüzün hazır düşüncesi benzeri görülmemiş bir düzeye ulaşmıştır: yapay zekâ.
Analitik, diyalektik ya da retorik olsun, kuşku yapay zekânın mekanik kesinliği tarafından ortadan kaldırılmıştır. Batı modernliğinin, araçlar ve amaçlar arasındaki yeterliliğe dayanan ve etik değerlerden uzak duran pragmatik rasyonelliği, kendi kendini yok etmenin doruk noktasına ulaşmıştır. Komünistlerin ve faşistlerin eşit ölçüde arzuladığı Yeni İnsan ve Nietzsche’nin düşlediği Übermensch, nihayet Yeni Makine biçiminde ortaya çıkıyor: algoritmalar tarafından yönetilen ve onlara dayanarak derinlemesine öğrenen zeki makine. Üretken yapay zekâ. Homo sapiens yerini homo artificialis’e bırakıyor. Etimolojik olarak artificialis Latince kökenlidir ve doğadan elde edilmeyip insanlar tarafından yapılmış olan anlamına gelir. Yapay zekâ çağında homo artificialis, üreten insan değil, üretilen insandır.
Burada yapay zekânın erdemlerini ya da tehlikelerini tartışmayacağım. Yalnızca devam eden kuşku ve öğrenmenin büyük ölçekli dışsallaştırılmasının sonuçlarını analiz etmekle ilgileniyorum. Bir süreliğine bu dışsallaştırma, kesinlik üretmenin yeni yollarının ortaya çıkması ve gereksiz hale gelen becerilerin unutulması anlamına gelir ki bu yeni bir şey değildir (ilk sanayi devriminden beri mevcuttur). Yeni olan, kuşku kavramının ve deneyiminin ortadan kaybolma ihtimalidir. Nikolaus Cusanus’un deyimiyle yeni bir cahil cehalet ortaya çıkmaktadır. Yeni olan şey, öğrenmeyi bırakmanın yavaş yavaş öğrenmemeye ya da en azından, akıllı makineler ve onlarla nasıl iş birliği yapılacağı ile ilgili olmayan herhangi bir şeyi öğrenmemeye kayma olasılığıdır. Yapay zekânın aracılık etmediği insan ilişkilerindeki beceriler ortadan kaybolacak. Sözlü iletişim, kişinin kendi kendine konuşma patolojisi haline gelecek. Yapay zekâ bittiği an, insanlık, aniden donup kalan otomatik pilotlu bir uçak gibi boşluğa düşer.
Kuşkunun mekanik çöküşü kuşkuyu ortadan kaldırmaz. Onu yalnızca bilinçdışına iter ve bundan en çok gençler zarar görür. Mekanik ve insanüstü kesinlik toplumunun onlar için yarattığı sınırsız beklentiler ile kırılgan ve belirsiz insanlıklarının sınırlamaları karşısında hissettikleri derin hayal kırıklığı arasındaki çelişkiyi özellikle yoğun bir şekilde deneyimlerler. Dışa dönük davranışlarındaki otoriterlik, mekanik kesinlik toplumun ifade etmelerine izin vermediği içsel belirsizlik ve kırılganlık şeytanlarıyla başa çıkma yollarıdır. Kaybolmuşlardır ve kendilerini ancak dijital topluluklarında bulurlar; bu topluluk, sürekli değişen biçimlerde bazen putları yüceltir, bazen de düşman olarak seçtiklerini radikal biçimde şeytanlaştırır. Tapınma ve nefret, onları kemiren daha derin bir kayıtsızlığı gizler. Psikologlar toplumu değiştirmek için değil onları değiştirmek için çabalıyorlar.
Büyük Silahsızlanma
Algoritmaların talep ettiği aralıksız veri madenciliğinin egemen olduğu ve kuşku hermenötiğinin artık var olmadığı bir dünyada, yeni itaatkârlık biçimleri ortaya çıkmakta ve onlarla birlikte yeni silahsızlanmalar yaşanmaktadır.
Yalanlar karşısında itaatkârlık
Sahte haberler yayılıyor çünkü bilgiye karşı duygu, fikirlere karşı inanç üstün geliyor. Bir inançta yalnız olmamanın sağladığı konfor, hakikati arayışta yalnız olmanın rahatsızlığından katbekat daha üstün hâle geldi. Somut bir örnek verelim. Aşırı sağın küresel söylemi, güvenlik, yolsuzluk ve göç olmak üzere üç temel tema üzerinden tetiklenen korku ve nefret olmak üzere iki duyguyu körüklemeye odaklanmıştır. Bunların tümü neo-liberal yönetişimin sonuçlarıdır. Bunlar; nedenleri, çağımızın büyük yokluk sosyolojisini gizlemenin tercih edilen yollarıdır. Bu gizleme, yalanlara büyük bir yatırım ve medya suç ortaklığını gerektirir. Üç örnek.
- Portekiz, suç oranı çok düşük olan Avrupa ülkelerinden biridir. Ancak siyasi propaganda Portekizlilerin karşı karşıya olduğu en büyük sorunun güvensizlik olduğunu ilan ederse, vatandaşlar bir gecede sahip oldukları şeylerin (fiziksel güvenlik) eksikliğini hissederler ve böylece gerçekte eksik olan şeyleri (iyi bir kamu sağlığı ve eğitim sistemi, sağlam bir sosyal güvenlik) “unuturlar”.
- Hiçbir Avrupalı yurttaş Rusya’nın Avrupa için oluşturduğu “korkunç tehdidi” görmez. Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş çok uzun bir geçmişi olan bir sorundur ve her iki ülkenin çözmesi gereken bir meseledir. Nisan 2022’de çözülmemesinin tek nedeni, ABD ile onun Britanyalı uşaklarının buna karşı çıkmış olmasıdır. Ama birdenbire Avrupa “büyük bir savaşın” eşiğindedir. Felaketlerden kâr sağlayanların hizmetindeki sefil bir felaket üreticisi NATO Genel Sekreteri Mark Rutte böyle söylüyor.
- Vatandaşlar hâlâ çalışma zamanı ile boş zaman arasında ayrım yapmaktadır. Turizm, boş zamanın seyahat acenteleri ve tur rehberlerinin hizmetinde sinsi bir çalışma zamanına dönüşebileceği ihtimaline onları çoktan alıştırmıştı. Ancak henüz, televizyon izlemenin ya da bilgisayar başında oyalanmanın, büyük teknoloji şirketlerinin sermayesi için bir televizyon ya da bilgisayar üretmek kadar verimli olduğunu fark etmiş değiller. Algoritma, tüm yaşamı veriye, veriyi de kâra dönüştürmenin amansız tanrısıdır. Uyurken bile veri üretiriz; üstelik uyku da giderek bir kâr kaynağı hâline gelmektedir.
Zulüm karşısında itaatkârlık
Varoluşsal bir yöntem olarak düşünmemek, insan hayatına ve onuruna karşı yapılan en vahim saldırılar karşısında tam bir silahsızlanma anlamına gelir. Bu tür saldırganlıklar, içsel dönüşümlerinde (bazen anlık olarak, başkalaşım, vahiy, aydınlanma veya psikolojik müdahale yoluyla) mağdur-saldırıya uğrayan kişiden saldırgan-intikamcıya dönüşenlerin doğruluğunu teyit edenlerin sadık bir aynası haline gelir. Toplum, her biri sosyal medyada kendi küçük takipçi kitlesine sahip ve bu kitleyi yatak odalarının oto-erotik yalnızlığında diledikleri gibi manipüle eden, devasa bir mikro-diktatörler kitlesine dönüşme riskiyle karşı karşıya. İnsanlar siyasal faşizmi, kendi içsel, entelektüel, duygusal ve ilişkisel faşizmlerinin sadık aynası olarak gördüklerinde, faşizm boş bir göstergeye dönüşecektir. Kabullenme, sosyalleşme ve onarımın yavaş ilerleyen süreci yerini yok etme ve cezalandırmanın hızlı ilerleyen sürecine bırakır. Demokratik sistemler cansızlaştıkça, cezalandırıcı/baskıcı sabırsızlık iklimi tüm toplumsal alanlara sirayet eder. Bu, Hobbes’un homo lupus homini ’sinin (insan insanın kurdudur) çağdaş neo-liberal versiyonudur.
Ayrıca, gerçek bir alternatif olmadığında, kötü yönetenler her zaman kendilerini kötü yönetilmiş hissedenlerin suç ortaklığına güvenirler.
Sonuç
Öğrenmeme çağında sorun bilmemek değildir. Sorun, her şey hakkında her şeyi bildiğini hissetmektir; çünkü bilmek için kime başvuracağını bildiğini sanmaktır. Düşünce sanayileşip serbestçe erişilebilir hale gelmediği sürece düşünmek gerekliydi. Düşünce artık ücretsiz dağıtılmaktadır; böylece düşünmemek, diğer her şeyi mümkün kılar: kader olarak acı çekmeyi ve anlamsız, öngörülemez bir kesinti olarak haz almayı; gerçek efendilerini bilmediği için kendini özerk sanarak kölelik içinde yaşamayı; insan yaşamının bunun bir parçası olduğunu düşünmeden, gezegendeki insan dışı yaşamı tüketerek veya tüketme dürtüsüyle hareket ederek onu yok etmeyi.
Bu koşullar altında düşünmek, varoluşun kesinliği olmaktan çıkmış, direnişin kesinliği hâline gelmiştir. Sorun şudur ki, öğrenmemenin hüküm sürdüğü bir toplumda, direnenler, direnç yalnızca bir düşünme biçimi olduğunda kolayca vazgeçerler. Kalabalığın akıntısı her zaman yalnızlığın akıntısından daha güçlüdür. Etkili biçimde direnmek için düşünmek yetmez. İnsanlara, makineleri akıllandırmak için insanlardan zekâyı alan bir topluma karşı mücadeleyi paylaşma imkânı veren yeni bir var olma ve hissetme biçimine ihtiyaç vardır. Artık direnmek yeterli değildir. Yeniden var olmamız gerekir.
*Boaventura de Sousa Santos, Portekiz’deki Coimbra Üniversitesi’nde emekli sosyoloji profesörüdür.
Kaynak: https://savageminds.substack.com/p/i-do-not-think-therefore-i-am
Tercüme: Ali Karakuş
