İsrail’in Gazze Vekil Stratejisi Çöküyor

Çete üyelerinin af dilemek üzere Hamas’a sığınması, yeni başlayan halefiyet savaşları ve Abu Shabab’ın saflarındaki içgüdüsel ihanet, yalnızca bir vekil gücün değil, bütünüyle bu alaycı stratejinin çöküşünü simgeliyor.
Aralık 19, 2025
image_print

Uyuşturucu baronu ve sabıkalı bir çete lideri olan Yasser Abu Shabab’ın, kendi adamlarından biri tarafından öldürülmesi, İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik vizyonunun iflasını ortaya koydu.

Geçtiğimiz hafta İsrail destekli “Halk Güçleri”nin — Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah bölgesinde faaliyet gösteren bir milis gücü — 32 yaşındaki lideri Yasser Abu Shabab’ın suikasta uğraması, sıradan bir çete infazı olmanın ötesinde bir anlam taşıyor. Kendi silah arkadaşlarından biri tarafından öldürülmesi, çökmekte olan bir politikanın açık bir yansımasıdır.

İsrail, aylar boyunca sabıkalı suçlular, eski IŞİD mensupları ve fırsatçı işbirlikçilerden oluşan kirli bir ittifak örerek, bu yapıyı Gazze’de Hamas’a alternatif olabilecek yerel bir yönetim çekirdeği gibi sundu; aynı zamanda bu aktörleri, İsrail adına açlık politikaları yürütmek ve saldırılar gerçekleştirmek üzere kullandı. Ancak şimdi, işgalini taşeron vekil çeteler üzerinden sürdürme girişimi, paranoya dolu iç çatışmalara ve kanlı bir kaosa dönüşmüş durumda.

Abu Shabab’ın kendisi, Sina’daki IŞİD ile belgelenmiş bağlantıları bulunan, hüküm giymiş bir uyuşturucu kaçakçısıydı. 2015 yılında Gazze’deki bir mahkeme tarafından 25 yıl hapis cezasına çarptırılmış, ancak 7 Ekim sonrası yaşanan kaos ortamında kaçmadan önce sekiz yılını cezaevinde geçirmişti. Ardından İsrail ordusunun koruması altında Gazze’de yeniden ortaya çıktı ve 120 kişilik bir savaşçı grubunun başına geçti. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun da kabul ettiği üzere bu, Hamas’a karşı koymak amacıyla Gazze’deki güçlü aşiretleri silahlandırmaya yönelik açık bir stratejinin parçasıydı.

Gazze’li araştırmacı gazeteci Mohammed Othman’a göre, Abu Shabab’ın ölümü, geçen ay İsrail ordusunun çetesine sağladığı gıda malzemelerinin Hamas’a ait bir tünelde bulunmasıyla başlayan süreçte gerçekleşti. İsrail, olayın ardından grup üyelerine hızla kısıtlamalar getirdi; Refah’taki hareket alanlarını daralttı, gıda paylarını azalttı ve en güvenilir liderlerinin İsrail’e giriş çıkışlarını engelledi.

Çete içinde gerilim tırmandı. Günler içinde yürütülen iç soruşturmanın ardından, çetenin ikinci ismi ve fiili lideri Ghassan Duhaini, kardeşi Mahmoud’un bölgedeki diğer ailelerle birlikte Abu Shabab’ın grubuna gıda dağıtımını denetlediği Jum’aa Abu Sunaima’yı, bu gıdaları Hamas militanlarına aktardığı şüphesiyle gözaltına aldı.

Mahmoud, kardeşinin serbest bırakılmasını talep etmek üzere Abu Shabab’ın evine gitti. Ancak Jum’aa’nın önünde üç seçenek olduğu söylendi: tutukluluk hâlinin devamı, İsrail ordusuna teslim edilmek ya da idam. Tartışma kısa sürede tırmandı; Mahmoud otomatik tüfeğini çıkararak ateş açtı. Ağır yaralanan Abu Shabab, iddiaya göre İsrail’in Beerşeva kentindeki Soroka Hastanesi’ne sevk edildi ancak aldığı yaralara yenik düştü. Çatışma sırasında Mahmoud ve Jum’aa da hayatını kaybetti.

Abu Shabab’ın öldürülmesinin ardından misilleme saldırılarından oluşan bir şiddet sarmalı başladı. Othman ve diğer yerel kaynaklara göre, çatışma sırasında sol bacağından yaralanan Duhaini İsrail’de tedavi gördü ve ardından bir dizi infaz gerçekleştirmek üzere geri döndü — müdahale etmedikleri gerekçesiyle Abu Shabab’ın korumalarını, saldırganı, gözaltındaki kardeşini ve birkaç kişiyi daha öldürdü. Ayrıca Abu Sunaima klanının evlerine saldırılar düzenledi; bazı sakinleri yaraladı, telefonlara el koydu, kadınlara saldırdı ve aileleri evlerinde tecrit altına aldı. Klan, daha sonra yayımladığı kamuya açık bir açıklamada Jum’aa ve Mahmoud’un ölümlerini doğruladı ve dolaylı biçimde bu iki kişinin Abu Shabab’ın ölümünden sorumlu olduğunu ima etti.

 

Bu iç çöküş, İsrail’in Gazze’deki vekil güç deneyimi hakkında derin bir gerçeği gözler önüne seriyor: Kuşatma altındaki bir topluluğun işgalini en şiddet eğilimli ve fırsatçı işbirlikçilere devrederek İsrail, Hamas yönetimine karşı istikrarlı bir alternatif inşa edemez. Tam tersine, bu tür bir strateji yalnızca minyatür bir savaş ağası ekonomisini besler ve bitmek bilmeyen intikam döngülerine zemin hazırlar.

Derinleşen İş birliği

İsrail’in Gazze’deki suç çeteleriyle ilişkisi, ordunun Mayıs 2024’te Refah’ı işgal etmesinden hemen sonra başladı. Çete üyeleri, kısa süre içinde insani yardım konvoylarını yağmalamaya ve haraç almaya başladı. Tanıkların ifadelerine göre, bu faaliyetler zaman zaman pasif, hatta aktif İsrail koruması altında gerçekleşti: Hırsızlıklar, İsrail tanklarının yalnızca 100 metre yakınında meydana gelebiliyor, askerler ise sadece yerel polis ya da gönüllüler müdahale etmeye çalıştığında ateş açıyordu.

Bu düzenleme, Gazze’deki açlığı derinleştirirken suçu yerel gruplara yükleyerek ve inandırıcı bir inkâr olanağı sağlayarak İsrail’in stratejik hedeflerine hizmet etti. Geçtiğimiz yaz, krizin en yoğun döneminde, Birleşmiş Milletler’in yardım konvoylarının neredeyse %90’ı dağıtım merkezlerine ulaşmadan durduruldu.

Kasım 2024’te, BM’nin iç yazışmalarında Abu Shabab’ın liderliğini yaptığı Halk Güçleri başlıca sorumlu olarak tanımlandı. Grup, çalınan yardımları depolamak için forkliftler ve ambarlarla donatılmış müstahkem bir askerî kompleks kurmuş ve bu yardımları karaborsada fahiş fiyatlarla satmıştı.

Aynı ayın ilerleyen günlerinde, Hamas militanları Han Yunus’taki Avrupa Hastanesi’nde Abu Shabab’a bağlı bir birime pusu kurarak, aralarında çete liderinin muhasebecisi ve kardeşi Fathi’nin de bulunduğu yaklaşık 20 savaşçıyı öldürdü. Saldırının ardından İsrail ordusu, artık Hamas’tan kişisel intikam alma motivasyonu taşıyan Abu Shabab ile iş birliğini genişletti.

İsrail, sonrasında Halk Güçleri ve diğer çeteleri casusluk, istihbarat toplama, kaçırma, suikast ve İsrail birliklerinden önce tehlikeli bölgeleri temizleme gibi görevlerde kullanmaya başladı. Doha’daki üst düzey bir Hamas yetkilisinin bana aktardığına göre, Ekim ayında Hamas’ın El Kassam Tugayları ile Dogmoush kabilesi arasında çatışma çıktığında, Hamas militanları İsrail’in kaçırılacak, sorgulanacak ve suikast düzenlenecek kişilere dair listelerini; yüklü miktarda nakit para, silah ve araçlarla birlikte ele geçirdi.

Mayıs 2025’e gelindiğinde, İsrail bu iş birliğini daha da kurumsallaştırdı. Ordu, çete üyelerine Filistin bayrağı taşıyan üniformalar vererek meşru bir güvenlik gücü izlenimi yaratmaya çalıştı ve onları, Refah’ın doğusunda, Mısır sınırına yakın bölgede büyük bir çadır kampı kurmakla görevlendirdi. İsrail Savunma Bakanı Israel Katz, iki ay sonra 600.000 Gazzeliyi bu alana yoğunlaştırarak Gazze’nin merkezi ve batı bölgelerine dönüşlerini engelleme planından söz etti; Abu Shabab da Wall Street Journal’da kendi adıyla yayımlanan bir yazıda aynı nüfus hedeflerini tekrar etti.

Kısa süre sonra çetenin “güvenli bölgesi”ni Arapça ve İngilizce tanıtan bir Facebook sayfası açıldı ve yeni üyelere aylık 1.000 ila 1.500 dolar arasında maaşlar teklif edildi. Mohammed Othman’a konuşan eski bir çete mensubuna göre, oraya taşınan siviller fiilen rehin tutuluyordu; batıya dönmeleri ya da aileleriyle iletişime geçmeleri engelleniyordu.

Birleşik Arap Emirlikleri de, Hamas’a karşı yerel rakipler oluşturmak amacıyla Abu Shabab’ı desteklemeye başladı. Arap bir diplomat, bana Abu Dabi’nin, Hamas’ın savaştan sağ çıktığı her senaryoya kıyasla “Sudan benzeri bir kaosu” tercih ettiğini söyledi. Haziran ayında, Duhaini, BAE plakalı bir aracın yanında, Orta Doğu’da yalnızca İsrail ve BAE’de bulunduğu belirtilen yepyeni bir Sırp tüfeği tutarken bir videoda görüldü (bilgi WSJ kaynağına dayandırılıyor).

Ancak yaz aylarına gelindiğinde İsrail’de pişmanlık belirtileri baş göstermeye başladı. Abu Shabab’ın safları büyümedi ve çok az sivil çete kampına taşındı. Durum, İsrailli muhalefet milletvekili ve eski Savunma Bakanı Avigdor Liberman’ın, Netanyahu’yu “Gazze’deki IŞİD eşdeğerini silahlandırmakla” eleştirmesi ve istemeden askerî sansürü ihlal etmesiyle daha da kötüleşti. Netanyahu daha sonra bu açıklamaların bazı yönlerini doğruladı. Bunun üzerine Abu Shabab ailesi ile Tarabin kabilesi, Abu Shabab’ı kamuya açık biçimde reddetti ve onu işbirlikçi ilan etti.

Çetenin tanınmış bir Hamas eleştirmeni olan Momen Al-Natour’u kadrosuna katması bile ters tepti. Onunla çekilen fotoğrafların yayınlanmasının ardından ailesi onu kınadı ve kısa süre sonra, çetenin etkisinden kurtulmak için Gazze’den kaçtı.

Doğu Gazze’deki Çeteler

Ekim ayında ilan edilen ateşkesten bu yana İsrail, sözde “Sarı Hat”ın ötesinde kalan, nüfustan arındırılmış bölgelerin kontrolünü elinde tutuyor. Bu bölgeler artık Gazze topraklarının yarısından fazlasını oluşturuyor. Yerel kaynaklara göre, İsrail burada kısa sürede Abu Shabab’ın grubuna ve beş diğer vekil çeteye yeni roller biçti; bu gruplar Refah’ta Hamas militanlarını hedef alan vur-kaç operasyonlarına ve tünel avı görevlerine katılıyor. Abu Shabab, öldürülmeden önce, İsrail’in batı Gazze’de yeniden inşa sürecine izin vermeme politikasını perdelemek amacıyla kurguladığı bir Potemkin köyü olan “Yeni Refah” projesinde de yer alıyordu.

Deneyimli bir Avrupalı gazeteciye göre, ölümünden kısa süre önce Abu Shabab, Duhaini ile birlikte “Doğu Gazze Geçici Hükümeti” kurma planı üzerine çalışıyordu. Bu model, gevşek biçimde Sudan’ın Hızlı Destek Güçlerine dayanıyordu. Aynı zamanda çete, Kasım ayı sonunda kendisini Trump’ın Barış ve Uluslararası İstikrar Gücü Kurulunun bir kolu olarak tanıtan tanıtım görüntüleri yayımladı. İsrail, çeteyi ısrarla Amerikan karar alıcılarına tanıtmaya devam etti. Hatta İsrail medyası, Abu Shabab’ın güney İsrail’deki ABD Askerî Sivil-Asker Koordinasyon Merkezinde Jared Kushner ile görüştüğünü bildirdi; ancak ABD Dışişleri Bakanlığı bu iddiayı yalanladı.

Halk Güçlerinin liderliği, o zamandan bu yana, Refah’taki radikal bir örgüt olan Jaysh Al-Islamın eski komutanı Ghassan Duhaini’ye geçti. Bu yapı, 2015’te IŞİD’e bağlılık yemini etmiş ve 2007 yılında BBC muhabiri Alan Johnston’ın kaçırılmasından sorumlu tutulmuştu. Gazze’deki kaynaklara göre Duhaini, savaş öncesinde Hamas tarafından iki kez gözaltına alınmış ve daha önce Filistin Yönetiminin güvenlik teşkilatında görev yapmıştı. Kardeşi, Filistin İslami Cihadı militanıydı ve Hamas hapishanesinde hayatını kaybetti.

Abu Shabab çetesinin bir diğer önemli ismi ise, 2010’ların sonlarında Sina’da Mısır ordusuna karşı savaşmış bir IŞİD militanı olan Essam Nabahin. 2022’de Gazze’de yeniden ortaya çıktıktan sonra bir polis memurunu öldürmekten tutuklandı; ancak 7 Ekim’de hapishaneden kaçtı. Halk Güçlerinin diğer üyeleri de benzer biçimde şiddet içeren veya kriminal geçmişlere sahip: uyuşturucu kaçakçılığı, cinayet ve cinsel saldırı gibi suçlarla ilişkilendiriliyorlar.

En büyük ikinci çete, Gazze’nin kuzeyindeki Beyt Lahya’da terk edilmiş bir okulda faaliyet gösteren Ashraf Al-Mansi tarafından yönetiliyor. Gazze merkezli bir kaynağa göre Al-Mansi, Hamas’a yakın bir aileden geliyor: Hamas’a bağlı bir caminin imamı olan amcası 2007’de Fetih tarafından öldürülmüş, babası ise bir dönem İsrail tarafından gözaltına alınmış. Al-Mansi daha sonra uyuşturucu ticaretine yönelmiş ve Hamas’tan uzaklaşmış. En tanınmış yardımcılarından biri olan Abu Anas Ziedan, bir dönem IŞİD üyesi olan eski bir Selefi cihatçıdır.

Bir diğer dikkat çeken isim ise, Filistin Yönetimi güvenlik güçlerinin eski bir mensubu olan Hussam Al-Astal. İsrail ve uluslararası medyada sık sık yer alması nedeniyle Abu Shabab’tan sonra belki de en görünür çete lideridir. Hamas, onu 2018’de Malezya’da, Mossad’ın onayladığı iddia edilen Filistinli mühendis Fadi al-Batsh’ın suikastına karıştığı gerekçesiyle hapse atmıştı. Diğer birçok kişi gibi o da 7 Ekim’de hapisten kaçtı ve şu anda Han Yunus ile Refah arasında “Terörle Mücadele Saldırı Gücü” adı verilen 100 kişilik bir milis grubuna liderlik ediyor.

Medyada görünürlüğüne rağmen Al-Astal, ailesinden uzaklaşmış durumda. Kardeşi Nidal, El Kassam Tugayları’nın üst düzey komutanlarından biri; ayrıca önde gelen Hamas liderlerinden Yunis Al-Astal ile de akraba. Eski bir komşusu bana, İsrail’in savaş sırasında bir çadırı hedef aldığı saldırıda Al-Astal’ın kızını öldürdüğünü, damadının ise Gazze İnsani Yardım Vakfından yardım istemeye çalışırken yaşamını yitirdiğini söyledi. Al-Astal’ın eşi ve sağ kalan çocukları, Han Yunus’ta kendisine katılmayı reddetti; Al-Astal ailesinin diğer üyeleri de onu resmen reddetti.

Gazze Şehri’nin doğusunda, Rami Heles adında eski bir PA (Filistin Yönetimi) güvenlik görevlisi daha küçük bir gruba liderlik ediyor. Öte yandan Han Yunus’un doğusunda beşinci çete, on yılı aşkın süre İsrail hapishanelerinde kalmış ve yakın zamanda bir Hamas mensubunun infazından sorumlu tutulduğu bildirilen emekli PA yetkilisi Shawqi Abu Nusaira tarafından yönetiliyor. Her ne kadar Abu Nusaira milis grubunu Kasım ayı sonunda kurmuş olsa da, Gazze’deki güvenlik kaynakları, Hamas’a karşı kişisel bir intikam motivasyonu taşımadığı için, Abu Shabab’ın ölümünün ardından bu grubu dağıtarak af talep etmesinin beklendiğini aktarıyor.

Abu Shabab’ın ölümünün ardından doğu Refah’ta altıncı ve çok daha küçük bir fraksiyon daha ortaya çıktı. Kendisine “Halk Savunma Gücü” adını veren bu grup, Hamas’ı tehdit eden tek bir video yayımladı; ancak liderliği hâlâ bilinmiyor.

Başarısız Bir Pazarlık

Abu Shabab’ın öldürülmesi, İsrail’in Gazze’de vekil yönetim kurma stratejisine en az üç nedenle ağır bir darbe indirdi. Birincisi, Abu Shabab, İsrail’in bazı Gazzelileri radikalleşmeden kurtardığını ve doğu Gazze’de onlar için “güvenli alternatif topluluklar” oluşturduğunu iddia eden propaganda kampanyasının yüzüydü. İsrail bu anlatıyı, Gazze’nin batı yarısında, yıkıntılar arasında yaşam mücadelesi veren tahminen iki milyon insanı hapsedilmeye ve hedef alınmaya devam etmeyi meşrulaştırmak için kullanıyordu.

İkincisi, İsrail bu çeteleri yalnızca güç, para ve gıda vaadiyle değil, aynı zamanda Hamas’tan korunma sağlayarak kendine çekmeye çalıştı; saldırılara karşı onları korumak için defalarca askerî müdahalede bulundu. Ancak bu vaat, artık çetelerin kendi içlerinden gelen şiddet tehdidi karşısında anlamını yitirmiş durumda.

Bu çete üyelerini bir arada tutan, acil maddi kazanç dışında hiçbir ideoloji ya da dava bulunmuyor. Bu da, aralarındaki herhangi bir anlaşmazlığın ölümle sonuçlanabileceği anlamına geliyor. Nitekim Abu Shabab’ın ölümünün ardından yaşanan kaos ortamında birçok çete üyesi Gazze’nin batısına kaçarak Hamas’ın güvenlik güçlerine teslim oldu ve af talebinde bulundu. Kısa süre içinde daha fazlasının da aynı yolu izlemesi bekleniyor.

Üçüncü olarak, Abu Shabab’ın ölümü, çetenin askerî kanadının başındaki Duhaini ile sivil kanadının lideri Humaid Al-Sufi arasında bir iktidar mücadelesini tetikledi. Al-Sufi’ye bağlı fraksiyon, Abu Shabab’ın ölümünün arkasında Duhaini’nin olduğu yönünde söylentiler yayıyor. Al-Duhaini ailesi, Tarabin kabilesi içindeki en küçük grubu oluşturuyor ve sayıca Al-Sufi ailesi karşısında çok daha zayıf kalıyor. Bu durum, Duhaini’nin liderliğini diğerlerinin kabul etmesini zorlaştırıyor.

Çete üyelerinin af dilemek üzere Hamas’a sığınması, yeni başlayan halefiyet savaşları ve Abu Shabab’ın saflarındaki içgüdüsel ihanet, yalnızca bir vekil gücün değil, bütünüyle bu alaycı stratejinin çöküşünü simgeliyor.

Hem Hamas’ın yönetimini hem de Filistin Yönetimi’nin dönüşünü reddeden İsrail, sonunda kendisini Gazze’nin dışlanmışlarıyla pazarlık yaparken buldu — bu adamların İsrail’le (özellikle Netanyahu ile) paylaştıkları tek ortak zemin, hesap günü gelmeden kurtulma yönündeki çaresiz arzularıydı.

Abu Shabab’ın ölümüyle birlikte, çete modeli, vizyon ve ilke yoksunu bir strateji olarak tüm açıklığıyla ortaya çıktı — bu durum, İsrail’in Gazze’nin geleceğine dair vizyonunun iflas ettiğinin açık ve ağır bir kanıtıdır.

 

Kaynak: https://www.972mag.com/israel-gaza-proxy-yasser-abu-shabab/

SOSYAL MEDYA