Benjamin Netanyahu’nun hükümeti, İsrail’i ve Siyonizm’i kendi ahlaki, siyasi ve hukuki uçurumunun eşiğine getiren bir vahşet düzeyine ulaşmıştır.
On yıllardır Siyonist proje, sömürgeci, üstünlükçü ve şiddet dolu karakteri nedeniyle kınanmaktadır. Günümüzde, Netanyahu ve aşırı sağcı koalisyonu yönetiminde bu şiddet, artık yalnızca yapısal ve derinlemesine yıkıcı olarak tanımlanabilecek bir düzeye ulaşmış; tahakküm, etnik temizlik ve toplu cezalandırma gerçekliğini yaratmıştır.
Siyonist rejim, tüm sivil altyapıyı yok etmenin, bütün aileleri öldürmenin ve yerli bir halkı kendi topraklarından sürmenin askeri bir zafer anlamına geldiğine inanmaktadır. Ancak onların “başarı” olarak adlandırdıkları şey, soykırımın devlet politikası olarak kutsanmasından başka bir şey değildir.
Aklı başında olan hiç kimse bunu bir zafer olarak görmez: Bu bir savaş suçudur, insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur; tüm dünyanın tanıklık ettiği ve istemeden suç ortağı haline geldiği, canlı yayınlanan bir soykırımdır.
İsrail Gazze’de kazanmadı. Ve kazanamayacak. Filistin direnişi varlığını sürdürmeye devam ediyor; çünkü bu direniş, ahlaki, tarihsel ve siyasi bir meşruiyete dayanıyor. Buna karşılık, Siyonist proje ise yalnızca Filistin’in fiziksel ve sembolik yıkımıyla ayakta kalabiliyor.
Zafer ilan etmek için çocukları öldürmek zorunda kalan bir devlet, ahlaki olarak zaten yenilmiştir. Sahip olduğu tüm askeri güç, paradoksal biçimde, tarihsel kırılganlığını ve kalıcı şiddetten başka bir ufuk sunamama yetersizliğini açığa vurmaktadır.
Peki, bu terör sisteminin ayakta kalmasını sağlayan nedir? Neden, tartışmaya yer bırakmayan görüntülere rağmen, küresel güçler İsrail’in bu soykırımcı rejimine dokunulmazlık garantisi vermeyi sürdürüyor?
Cevap basit: Söz konusu olan adalet değil, güçtür.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası sistem, dünyaya barışın, uluslararası dengenin ve insan onurunun koruyucusu olarak sunuldu. Katliamları önlemek ve zorbalıkları cezalandırmak amacıyla antlaşmalar, sözleşmeler, mahkemeler ve kararlarla bir hukuk mimarisi inşa edildi.
Ancak bu ihlallerin faili İsrail gibi Batı’nın stratejik bir müttefiki olduğunda, bütün bu yapı boş laflara ve otomatik vetolara dönüşmektedir.
Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Netanyahu ve Savaş Bakanı İsrael Katz hakkında çıkardığı tutuklama emirleri, İsrail’in tarihsel dokunulmazlığını kısmen de olsa aşındıran bir adımdır. Ancak bu hâlâ yetersizdir.
Netanyahu ve aşırı sağcı koalisyonu, yaptıklarından ötürü intikam amacıyla değil, temel bir ilke gereği hukuki olarak sorumlu tutulmalıdır: Hiçbir ülkenin lideri yasaların üstünde olamaz.
Gazze’de onun sorumluluğu altında işlenen suçlar için, bu barbarlığın boyutuna orantılı tek ceza; Benjamin Netanyahu’ya ve Siyonist rejimin suçlu liderlerine verilecek ölüm cezasıdır.
Dünya benzer vahşetlerin tekrar yaşanmasını gerçekten engellemek istiyorsa, Filistin halkına karşı işlenen suçların, dünyanın başka yerlerinde işlenen suçlarla aynı ahlaki ve hukuki ağırlığa sahip olması şarttır.
Bu sırada Gazze bombalanmaya devam ediyor, hastaneler saldırıya uğruyor, üniversiteler yerle bir ediliyor ve ölü sayısı binlerle ifade ediliyor. 2023’ten bu yana Gazze’ye yöneltilen yıkım, savaş olarak adlandırılamaz; bu, bir toplumu bütünüyle silmeye yönelik kasıtlı bir girişimdir.
Açlığı bir silah olarak kullanmak, insani yardımı engellemek, gazetecileri ve insani yardım çalışanlarını öldürmek — bütün bunlar, akla gelebilecek her türlü etik sınırı aşan bir tabloyu ortaya koymaktadır.
Yine de direniş sürüyor ve çok daha belirleyici bir olgunun karşısında büyüyor: İsrail’in uluslararası alandaki izolasyonu. Dünya kamuoyu değişti. Kalabalıklar, soykırımı kınamak üzere büyük başkentlerin sokaklarına dökülüyor. Avrupa ülkeleri Filistin Devleti’ni tanıyor. Üniversiteler, sendikalar, sanatçılar ve toplumsal hareketler tarihsel sessizliği bozarak boykota katılıyor.
On yıllardır ilk kez, İsrail ebedi bir kurban olarak değil, işgalci ve saldırgan bir güç olarak görülüyor. Küresel imajı çöküyor ve bir zamanlar baskın olan Siyonist anlatı, tüm kıtalarda güvenilirliğini yitiriyor.
Gazze’yi enkaza çevirmenin zafer getireceğine inanan Siyonizm’in en uç kesimlerinin kibrine karşılık, bu durum onların sömürgecilik karşıtı mücadelelerin doğasını anlamadığını açıkça ortaya koyuyor: Hayatta kalmaya kararlı halklar, her zaman direnmenin bir yolunu bulur. Siyonist şiddet, gücün değil, çaresizliğin bir işaretidir.
Gerçek zafer yıkımdan değil; Filistin halkının insanlığının tam olarak tanınmasından, haklarının iade edilmesinden ve işgalin sona ermesinden doğacaktır. Filistin hayatta kalacaktır. Ancak Netanyahu ve suç ortakları, tarihle yüzleşmek zorunda kalacaklardır.
Siyonizmin ahlaki yenilgisi çoktan başlamıştır. Geriye kalan, dünyanın bunu siyasi ve hukuki bir yenilgiye de dönüştürmesidir.
Kaynak: https://www.middleeastmonitor.com/20251212-the-moral-and-political-crisis-of-zionism/
