2013 yılıydı. Anadolu Ajansı olarak Gazze’de ofis açacaktık. Yüz yıllık ajans tarihinde daha önce ne Kudüs’te, ne Gazze’de ofis açılmıştı. Bu yüzden heyecanlıydık. O tarihte Anadolu Ajansı başkanıydım. Bizzat oraya gidip ofisi görmek, çalışanlarla tanışmak ve faaliyetlere başlamak istiyordum.
Mısır’daki Refah kapısından içeri adım atar atmaz biraz ötemde çok güçlü bir patlama oldu. Patlamanın şiddetini göğsümde hissetmiştim. Gazze yine bombalanıyordu ve İsrail’in insansız hava araçları eşek arısı vızıltısı gibi sesler çıkartarak tepemizde uçuşuyordu. Yol boyunca tepemize bomba düşecek mi, düşmeyecek mi hesabı yaparak gittik.
Gazze’nin merkezine vardığımızda bombalamalar aralıkla sürüyordu hala. Çok katlı bir binanın orta katlarından birini tutmuştuk. Orada çalışanlarımızla bir araya geldik. Hepsi Filistinli genç gazetecilerdi.
Gazze’nin sesini dünyaya duyurmak için bu ofisi açacaktık. Ne Reuters’e, ne Agance France-Presse (AFP) mahkum olmayacak ve Müslüman bir ülkenin ajansı olarak burada gördüklerimizi tüm dünyaya 7 ayrı dilde duyuracaktık.
Filistinli genç gazeteciler bu yüzden heyecanlıydı. Hem ülkelerinin yaşadığı sıkıntıyı dünyaya duyuracak, hem de uluslararası bir ajansta çalışmış olacaklardı.
Toplantı esnasında çoğunun elinde telsiz vardı ve kısık sesle onu dinliyorlardı bir yandan. Bir bomba sesi duyduğumuzda hepsi yapılacak anonsa kulak kesiliyor, burayı görüntülemek için kamerasını ya da fotoğraf makinesini kapan hemen fırlıyor, vurulan yeri görüntüleyip ofise geri dönüyordu. Ömer isimli kameramın ayağı bandajlıydı, bombardımanda yaralanmıştı ama hala çalışıyordu.
O gençlerden biri anonsu dinledikten sonra şu cümleyi kurdu, “bizim ev değil…” Aslında durum şuydu, anonsu sadece haberi yapmak için değil, aynı zamanda ailelerinin durumunu öğrenmek için de dinliyorlardı. Görevdeyken çocuklarını, anne babalarını evlerde bırakmış ve haber peşinde koşturuyorlardı.
Çok etkilenmiştim. Belki biz olsak, haberi bırakıp, ailemizin yanına gider, onlarla olurduk. Bu gençler ise haber yerinde olup, ailelerini bırakmışlardı. Ben oradan ayrıldıktan sonra İsrail Ajansın Gazze ofisinin de bulunduğu binayı bombaladı ve ofis kullanılmaz hale geldi. Başka bir binada çalışmalarını sürdürmek zorunda kaldı Ajans.
Anadolu Ajansı olarak dünyanın 70 ülkesinde muhabir bulunduruyorduk ve ben görev yaptığım süre içinde Filistinliler kadar özverili, çalışkan, cesur gazeteci görmedim dünyada. Canlarını hiçe sayarak kahramanca çalışıyorlardı.
Son Gazze saldırıları başladığında ofisin çalışanlarından Yaser el Benna’dan mesaj ve videolar almıştım. Sonra başka çalışma arkadaşlarımdan da geldi mesajlar. Bir süre sonra kesildi mesajlar, artık haber alamıyorum.
Şimdi 2013’deki o genç ve cesur gazeteciler büyüdü ve sayıları arttı. Artık Gazze’nin çektiği acıları daha fazla duyuracak gazeteci var orada. Değişmeyen şey ise İsrail’in zulmü ve bombardımanı. Fakat dünya basın tarihinde görülmemiş bir şey yaşıyoruz, iki yıl içinde İsrail 240’a yakın gazeteciyi öldürdü ve yüzlercesini yaraladı.
İkinci dünya savaşında bile bu kadar kısa süre içinde bu denli çok gazeteci öldürülmemişti.
İsrail oradaki gazetecileri öldürerek yaptığı zulmün duyulmasını, görüntülenmesini ve dünyaya yayılmasını engellemek istiyordu ama Filistinli gazetecileri ölümle korkutamayacağını bilmiyordu.
Şimdi en çok şehit olan gazetecinin çalıştığı Al Jazeera ailesinde yazar olmak benim için ayrı bir anlam ifade ediyor. Anadolu Ajansı’nda sonraki yıllarda çalışanlar şehit olmuştu ve şimdi yazı yazdığım kurumun gazetecileri şehit oluyor. Benim için ayrı bir dram…
Yere düşen her gazetecinin yerine yenisi hiç beklemeden geliyor ve yerdeki kamerayı, fotoğraf makinesini, mikrofonu alıp Gazze’nin, Filistin’in sesini dünyaya duyurmaya devam ediyor…
Büyük bir kahramanlık öyküsüdür bu. Dünya basın tarihinde görülmemiş, duyulmamış ve yazılmamış bir hikaye yazıyor bu kahraman gençler.
Şehit olan AL Jazeera muhabiri Muhammed Karika yerine hemen göreve başlayan Nur Ebu Rukba o kahramanlardan sadece biri. Onun sözleri kalpleri titretti, gözleri yaşarttı ama direncimizi, inancımızı arttırdı aynı zamanda:
“Allah’ın izniyle aynı yolun, aynı davanın yolcusuyum. Ve biliyorum: Buluşma yerimiz cennettir.”
Dünyada hangi gazeteci öldürüleceğini bilerek göreve başlar? Dünyada hangi insan vurulmuş bir gazetecinin kanlı yeleğini giyerek sahaya koşar? Dünyada hangi gazeteci şehadet nöbetini böyle cesurca devralır?
Filistinliler biz gazetecilere büyük bir ders veriyor ve dünyaya unutulmayacak bir hikaye anlatıyorlar. Hem ülkelerinin uğradığı soykırımını belgeliyor hem de kendi ölüm kalım mücadelelerinin öyküsünü yazıyorlar.
Eğer Pulitzer ve World Press Photo jürisi biraz adil olsa, her yıl verdikleri ödülü Filistinli gazetecilere verirlerdi. Eminim bu iki kurumun tarihinde böylesine gazetecilik örneği, böylesine cesur kahramanlık hikayesi yoktur. Fakat onların adaletine pek güvendiğim söylenemez.
Biz gazetecilerin savaş alanlarında, kriz bölgelerinde, çatışma sahalarında yaşadığı çok olay vardır. Fakat hiçbiri Gazze’deki gazetecilerinki kadar eşsiz ve ibretlik değildir.
Eminim, bir gün Gazze’nin kapıları açılacak ve ben bu gazetecilerin muhteşem kahramanlıklarını anlatacak yazıları Gazze’den yazacağım. Orada o kahramanların mezarlarını ziyaret edecek, hayatta kalanların alınlarından öpecek ve onların hikayesini tüm dünyaya duyuracağım.
Bunun için çalışıyorum, dua ediyorum, direniyorum…
O kahraman gazetecilerin hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.