Liberalizmi Kurtarmaya Çalışan Bankacı

2016 yılında, lisans öğrencisiyken, doğup büyüdüğüm Kentucky’den ayrılarak Kanada Parlamentosu’nda yaklaşık iki ay staj yapma fırsatım oldu. Stajım, genç ve yakışıklı başbakan Justin Trudeau’nun tüm dünyayı büyülediği, hükümetinin ilk yıllarına denk geldi. Kanada’da bulunduğum süre boyunca karşılaştığım çok sayıda özverili kamu görevlisine büyük saygı duymaya başladım ancak Trudeau’nun kendisine karşı giderek daha temkinli bir tutum geliştirdim. Tanıdığım en çekici insan olmaya devam etse de, aynı zamanda pek çok kişinin genel anlamda liberalizmle özdeşleştirdiği o içi boş, düşüncesiz ve ezbere dayalı ilerlemecilik anlayışının tam bir temsilcisiydi. Sonunda Trudeau’nun karizması popülizm dalgasına karşı koyamadı ve hükümeti skandalların ve hızla kötüleşen ekonomik durumun ağırlığı altında çöktü.

Sonrasında yaşananlar, bu hikâyenin normalde izlemesi beklenen seyir değildi. Son on yıldır dünyanın dört bir yanındaki, kamuoyu yoklamalarına göre dikkatle biçimlendirilmiş liberal liderler sağcı milliyetçi hareketlerin kurbanı oldu. Kanada da bu eğilimi izleseydi Trudeau görevden süpürülüp yerini Donald Trump’ın daha kibar, daha Kanadalı bir versiyonuna bırakmalıydı. İlk başta tam da bunun gerçekleşeceği izlenimi vardı. Liberal Parti, daha önce hiçbir seçimle gelinen görevde bulunmamış bir ekonomist ve eski bir bankacı olan Mark Carney’yi, halk arasında popüler olan genç bir Muhafazakâr rakiple karşı karşıya gelmesi için aday gösterdi.

Ancak Carney, herkesin öngörebileceğinden çok daha yetenekli bir siyasetçi olduğunu kanıtladı. Dahası, liberal projeyi, seçmenlerin birçok ülkede ciddi biçimde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu düşündüğü bir ideolojinin arkasında insanları toplamaya yardımcı olan, içerikli ahlaki temeller üzerinden yeniden çerçeveleme konusunda olağanüstü bir yetenek sergiledi. Yetkinlik ile ahlaki berraklığı bir araya getiren kendine has karışımı sayesinde Carney, Kanada tarihindeki en popüler başbakan haline geldi ve özgür dünyanın fiili lideri olma eşiğinde görünüyor. Dünya genelinde liberallerin, Carney’i bu denli başarılı kılan gizli formülü ve aynı zamanda onun olası kör noktalarını incelemeleri yerinde olacaktır.

Eğer bir laboratuarda, liberalizm lehine ikna edici bir ahlaki argüman sunacak ideal siyasetçiyi tasarlamanız istenseydi, muhtemelen ortaya, Mark Carney’ninkinden oldukça farklı bir özgeçmişe sahip biri çıkardı. Oxford Üniversitesi’nde ekonomi alanında doktora yaptıktan sonra Carney, bankacılık sektöründe başarılı bir kariyer sürdürdü. Öyle ki 2008 yılında Kanada Merkez Bankası başkanlığına atandı ve ülkesinin başlıca finans kuruluşunu 2008 ekonomik krizinde yöneten kişi oldu. 2013’te İngiltere Merkez Bankası’nın başına geçen ilk Britanya vatandaşı olmayan kişi olarak seçildi ve nihayetinde Birleşik Krallık ekonomisini Brexit sürecinde yöneten isim oldu.

Şüphesiz bir finans dehası olsa da, geçmiş yaşamındaki hiçbir şey, Carney’nin liberal biri olarak sergilediği en büyük yeteneğinin habercisi değildi. Liberallerin kendi görüşlerini açıklarken teknik ve karmaşık politika izahlarının ötesine geçmekte zorlandığı bir çağda Carney, liberalizmi ekonomik, siyasi ve ahlaki temeller üzerinde güçlü biçimde savunabildiğini kanıtladı.

Carney, kendi uzmanlık alanı olan ekonomide enflasyonla mücadele etmek amacıyla düzenlemeleri ve vergileri hızla azaltmak için çalıştı. Gerçek bir liberal anlayışla bu politikaları Kanada’nın sosyal yardım programlarına verdiği güçlü destekle birleştirdi. Liberallerin, teknokratik bir dil dışında başka bir biçimde savunmakta aciz kaldıkları şey, tam da bu tür bir “üçüncü yol”dur. Carney için ise bu bir sorun teşkil etmemiştir. Seçmenlere, güçlü bir ekonominin “adil bir toplum”a ulaşma yollarından biri olduğunu sık sık hatırlatıyor. Carney’ye göre, ekonomik büyümenin sağladığı geniş çaplı maddi refah, tüm Kanadalıların yaşamlarını iyileştiriyor. Üstelik birçok neoliberalden farklı olarak Carney, ekonomik refahın adil bir toplum yaratmak açısından önemli olabileceğini ancak gerçekten adil bir düzenin kalbini asla oluşturamayacağını açıkça belirtiyor. Bu bağlamda, vatandaşların kendi yaşamlarını devlet müdahalesi olmaksızın tanımlama yani kendi ahlaki varoluş biçimlerini geliştirme imkânını yine benzer bir ahlaki dille savunuyor.

Carney’nin ahlaki ciddiyeti, onu Trudeau hükümetinin ilerici aşırılıklarının birçoğuna karşı korumuştur. Bunun bir kısmı, vurgu farkından kaynaklanmaktadır. Carney toplumsal cinsiyet konusundan çok daha az söz ediyor ve selefine kıyasla, saygın liberal çevrelerin grup düşüncesine uyma dürtüsüyle hareket etmediği açıkça görülüyor. Ayrıca bazı temel meselelerde Trudeau’dan ve geçmişteki liberal ortodoksiden esaslı biçimde ayrılıyor. Kanada’ya yönelik göçü ciddi ölçüde azalttı ve kolluk kuvvetlerinin uygulamalarını yumuşatan ceza adaleti reformlarını geçersiz kıldı.

Carney’nin en çok öne çıktığı alan uluslararası siyaset. Günümüz siyasetinde giderek daha az rastlanan yalın bir pragmatizmle, Kanada gibi “orta ölçekli güçlerin” küresel sahnede işgal ettikleri konum konusunda gerçekçi ve berrak bir bakışa sahip olmaları gerektiğini savunuyor. Bu yılın başlarında Dünya Ekonomik Forumu’nda yaptığı meşhur olan konuşmasında ifade ettiği üzere, liberal uluslararası düzenin kuralları büyük güçler için hiçbir zaman tam anlamıyla geçerli olmamıştır. Gerçekte olan, güçlülerin istediklerini yapmasıdır. Ancak Carney’ye göre zayıflar, mutlaka katlanmak zorunda oldukları şeylere boyun eğmek zorunda değildir. Liberal uluslararası düzeni yalnızca tüm ülkelere eşit biçimde uygulanan kurallar dayatmanın bir yolu olarak görmek yerine, onun başka bir amaca da hizmet edebileceğini savunuyor: orta ölçekli devletlere, büyük güçlerin baskın otoritesine karşı durabilmeleri için bir alan sağlamak. Özünde liberal uluslararası düzen, orta ölçekli güçlerin yararlanabileceği, ticaret, yatırım ve kültür alanlarında “yoğun bir bağlantılar ağı” oluşturuyor. Bu da orta ölçekli güçlere, büyük güçlerle boy ölçüşebilmek için ekonomik ve askerî güçlerini birleştirme olanağı veriyor.

Bu tutumda, ilkeli liberalizm kılığına girmiş bir tür katı gerçekçilik görmek işten bile değil. Ancak Carney’nin “değer temelli gerçekçilik” olarak adlandırdığı yaklaşım, Henry Kissinger’ın reelpolitik anlayışının ve bunun milliyetçi sağdaki güncel tezahürlerinin çok daha ötesine geçiyor. Carney’nin mesajı, ona çok farklı bir nitelik kazandıran ahlakçı bir yaklaşım içeriyor çünkü Carney’ye göre uluslararası iş birliği, salt kişisel çıkarın ötesine geçiyor. Avrupa Birliği’ne yaptığı yakın tarihli konuşmasında: “Biz, başkalarına tahakküm etmek için güç arayışında değiliz; aksine, açık piyasalarımızın kimse tarafından kontrol edilememesi, egemenliğimizin zedelenmemesi, toprak bütünlüğümüzün tehdit altına girmemesi; özgürlüklerimizin, demokrasilerimizin ve hukukun üstünlüğünün sarsılmaması için dayanıklılık arayışındayız” dedi. Bu doğrultuda enternasyonalizm, daha barışçıl bir dünyanın temel yapı taşını oluşturuyor. Başka hiçbir ortak noktaları olmayabilecek insanları bir araya getiriyor ve ulusların kendi bireysel yazgılarını yaşamalarına imkân tanıyor. Bu açıdan uluslararası alan, gündelik insan yaşamından pek de farklı değil.

Carney, siyasetini ahlaki bir temel üzerine oturtarak çok az liberalin başarabileceği bir şeyi başardı. Uluslararası toplumun gönlünü neredeyse hiçbir içerik sunmadan gösterişle kazanan selefinin aksine, Carney’nin düşünceliliği, zekâsı ve ciddiyeti, liberalizmi bir siyasi hareket olarak gerçekten cazip biçimde savunmasını sağladı.

Yine de Carney, tarihin büyük akışı içinde nihayetinde başarısız biri olarak görülebilir. İçgüdüsel düzeyde, liberalizmin hem soldaki hem de sağdaki popülizm güçlerine karşı zafer kazanabilmesi için, kendisini teknokratik materyalizmin ötesine geçen bir ahlak anlayışına dayandırması gerektiğini kavramış durumda. Ancak Carney’nin Çin ile olan ilişkisinin de gösterdiği üzere buna uygun yaşamak daha zordur. Ahlaki düzlemde Çin sistemi, Kanada’nın benimsediği liberal demokratik değerlerle neredeyse hiçbir ortak noktası bulunmayan, açık bir despotizmdir. Buna rağmen Carney, daha iyi ticari ilişkiler karşılığında Çin’le yakınlaşmak için adımlar attı. Carney’nin kendi ahlaki hedefleri açısından bakıldığında, demokrasiye ve hatta orta ölçekli devletlere hiçbir saygısı olmayan bir süper gücün yörüngesine fazlasıyla sıkı bir şekilde girmenin, kuşkusuz olumsuz yanları vardır.

Dahası Carney, ahlaki söylemi kendi ülkesinde ahlaki eyleme dönüştürebileceğini kanıtlamak zorundadır. Liberalizm, çok uzun bir süredir kapitalist ekonomide küçük değişiklikler yaparak ve sivil özgürlükleri genişleterek varlığını sürdürdü. Bu çalışmalar hayati önem taşısa da liberalizmin kendisini sağlam bir ahlaki temele oturtan tutarlı bir anlayış olmadan insanlara gerçekten ilham verme şansı yok. Dahası, Kanada’nın tıbbi destekli ölüm gibi örneklerde açıkça gösterdiği üzere, liberalizmin hakları genişletme arayışı aşırıya kaçabilir ve insani nezaket sınırlarını aşabilir.

Başbakan Mark Carney, kendisinden önceki birçok umut vadeden liberal siyasetçinin kariyerini sekteye uğratan bu iki tuzaktan da kaçınma yolunda önemli mesafe kat etti. Bunu ne kadar süre sürdürebileceği ise tamamen ayrı bir soru.

 

*İlgilenenler için:

https://kritikbakis.com/batinin-son-sansi/

https://kritikbakis.com/cok-kutuplulugun-geri-donusu/

https://kritikbakis.com/kanada-amerikaya-komsu-olmak/

https://kritikbakis.com/mark-carneyin-orta-gucleri-nerede/

https://kritikbakis.com/orta-guc-dunya-duzenini-insa-etmek/

https://kritikbakis.com/kurallara-dayali-bir-dunyanin-ikiyuzlulugu/

https://kritikbakis.com/kanadanin-abdyi-birakip-cinle-yola-devam-etme-zamani/

https://kritikbakis.com/kanadanin-cin-hamlesi-stratejik-fantezi-jeopolitik-gerceklikle-bulusuyor/

 

*Jeffery Tyler Syck, Pikeville Üniversitesi’nde siyaset alanında yardımcı doçent ve Kamu Hizmeti Merkezi’nin kurucu direktörüdür.

 

Kaynak: https://www.persuasion.community/p/what-mark-carney-gets-about-liberalism

 

Tercüme: Ali Karakuş