Zeki, Çevik ve Ahlaklı: Amedspordan Etnospora    

 1970’lerin başlarında İstanbul Küçükçekmece Halkalı civarına Iğdır, Kars ve Ağrı’dan ciddi bir göç dalgası başlamıştı. Bu nüfusun ortak özelliği Şii mezhebini seçmiş Müslümanlar olmasıydı. Daha sonra medyada Türkiye Caferileri olarak anılacak bu kitle Zeynebiye Mahallesini kurmuştu. Aslında örgütlü bir yapının tüm saiklerine sahip bu ‘dini yapılanma’ orta ve üst yaşı ya da o günün konjonktüründe kadınları bir arada ve cemaate bağlı tutabilecek söylem ve eylem pratiklerine sahipti. Fakat cemaat açısından 1970’lerden sonra kent hayatının girdabı genç erkekler için ciddi tehlikeler barındırıyordu. Çalışmak için İstanbul’un değişik semtlerine giden genç erkek nüfus diğer toplumsal yapılarla karşılaşıp kültürel ve inanç boyutunda dönüşüm yaşamaya açık hale gelebilirdi. İşte bu kaygı ve örgütlenme dürtüsü 1980 yılında İFA spor kulübünü ortaya çıkarmıştı. Gençlerin hem boş zaman aktivitelerini ve yaratılmak istenen dünyada sosyal örgütlenme becerisini arttırmak amacıyla hem de o günlerin çatışmalı ortamında kendilerini koruyabilme potansiyelini geliştirmek için İFA spor kulübü gençlere ücretsiz karate eğitimi veren bir spor kulübü olarak inşa edildi.

1980’li ve 90’lı yıllarda özellikle İslamcı yapılar gençleri ‘cihad şuuru’ ile yetiştirmek adına dövüş sporları kulüplerinin salonlarının tabelası altında ciddi bir örgütlenme yoluna gitmişlerdi. Karate ve Tekvando alanında ilerlemiş ve uzmanlaşmış İslamcı gençler alttan gelen kuşağı yetiştirmek adına ciddi fedakarlıklar yapıyordu. Necmettin Erbakan’ın korumalığını üstlenen Sakarya grubu da bu yapılardan biriydi. Neredeyse her şehirde görebileceğiniz bu spor salonları her ne kadar ticari bir işletme görüntüsü verse de aslında İslamcı yapılar için sokağa inebilme ve gençleri kazanma adına işlev görüyordu. Refah Partisi geleneği hariç henüz devletin meşru gördüğü siyasal alanda etkin olmayan bu gruplar için güçlü olmak aynı zamanda sahabe hikayelerinin yarattığı mistik dünyaya girebilmenin de yolunu açıyordu. Güçlü sahabelerin hikayelerinin muhatabı olan bu salonlara gelen gençler için o yılların muhafazakâr edebiyatı da çeşitli örnekler sunuyordu. Güçlü Müslüman erkek karakteri hem fiziksel hem de zihinsel olarak bir karizmaya ve asil duruşa sahip olmalı düşüncesi hem edebi metinlerin hem de İslamcı camianın gündelik diline ve eylemlerine sinmişti. Fakat 1990’lı yılların yarattığı travmatik yorgunluk ve Millî Görüş eliyle yükselen siyasi oportünizm başka savrulmaları dip dalga gibi büyütecekti. Aynı yıllarda kent hayatının getirdiği yorgunluk cemaat yapılanmalarının çemberindeki insanların ‘eğlence’ arzusunu da ‘meşru’ çerçeve içinde sağlamasına dair yeni yollar aramaya itmişti. Kent hayatının getirdiği yeni alışkanlıklardan biri de futbol oynamak ve bir futbol takımına taraftar olmaktı. İşte bu noktada İFA spor kulübü futbol takımı da kurdu. Bu takım aslında tüm İslami oluşumları da kapsayan cihad meydanına hazırlanan iddialı/ateşli gençlerden, cemaat ve inanç dairesinin içinde tutulmak için çabalanan gençlere doğru bir seyri de temsil ediyordu. 70’lerin siyasal ortamında gençler arasında ortaya çıkan gerilim savunma sporlarını çoğu ideolojik yapılanma için önemli hale getirmişti. Kente tutunmaya çalışan yoksullar için de kendini fiziksel ve zihinsel savunabilme mekanizması geliştirmesi gerekir. O yıllarda artan yayıncılık ve savunma sporları kulüpleri benzeri bir kaygıya işaret ediyor.

Sporun konsodilasyon potansiyeli muhafazakâr camianın bazı kaygıları ile birleşmesine bir diğer örnek olarak 2017 yılında kurulan dünya etnospor federasyonu gösterilebilir. Daha çok milli irade platformu çevresindeki muhafazakâr derneklerin kendi tabanlarının kentli orta sınıf olarak yeni alışkanlıklarına yön vermek ve onları bir çerçeve içinde tutmak için kurulduğu söylenebilir. İktidarın son 10 yıllık politik vizyonunu inşa etmeye çalıştığı yerli ve milli söylemin gençlik ayağını organize etme çabası olarak görülecek bu çaba bir anlamda cumhuriyetin beden eğitimi ve terbiyesi eğitimine benziyor.  Bu konuda önemli bir kaynak olan Yiğit Akın’ın Gürbüz ve Yavuz Evlatlar: Erken Cumhuriyet’te Beden Terbiyesi ve Spor kitabı beden üzerine kurulu iktidar mekanizmasından bahseder. Spor ve özellikle de beden terbiyesinin otoriter rejimlerin insan profili oluşturmak adına modernleşme ile birlikte kurduğu bir mekanizmaya dayanır ve burada kitaba göre “rıza kültürü” kavramı önem kazanır. Akın’a göre otoriter ve totaliter rejimleri meşrulaştırma adına bir illüzyon sağlama mekanizmalarından oluşan rıza kültürü bir unutturma işlevi de görüyordu. Çünkü aktivitelerin çoğunda işçi sınıfının üyelerinin olduğu bir ortamda çeşitli ekonomik problemlerden ve sosyal baskılardan bunalan insanlar rıza kültürü ile rahatlayıp otoriter sistemi unutuyorlardı. Böylece spor bir rejimin meşru gerekçesi haline gelebiliyordu. Ama Akın için bu kavram yeterince açıklayıcı ve tatmin edici değildir.

Kitap, beden terbiyesini bir disipline etme mekanizması olarak görür. Bu süreç bedenin işe yarar kabiliyetlerini terbiye ederek geliştirmek, işe yaramayan özelliklerini ise törpüleyerek bir makine gibi rasyonel ve verimli hale getirme sürecini içeriyordu. Böylece spor otoriter bir beden tanımlaması içinde rasyonel şartların mekânı haline getiriliyordu. Burada sporu devingen bir mekanizmanın aracı olarak okuyabiliriz. Bu nokta sporcunun zeki, çevik ve ahlaklı olanına dair yapılan kurucu otoriter söyleme de benzer bir inşa süreci olarak görülebilir. Devletin kendi vatandaşına biçtiği ahlaki modelin sporcuda beden ile bütünleşerek bir somut göstergeye dönüşmesi beden terbiyesinin sonucu olarak görülebilir. Bu bağlamda Etnospor projesinin cumhuriyetin vizyonundan farklı olarak ulusal sınırların ötesinde bir Türklüğe hitap ettiğini söylemek gerekir. Özellikle Türk kavramını etnik şemsiyeden çıkararak daha geniş bir alana yaymaya çalışma çabası tarihsel olarak yeni merkezler inşa zorunluluğunu da ortaya çıkarıyor. Bu anlamda Türk sporunu Orta Asya ve İslam kültüründen esintilerle donatmaya çalışmak yeni bir otoriter beden terbiyeciliği ortaya çıkardı. Bu yönelim iktidarın Ortadoğu ve Asya’da merkezileşme çabasının bir yansıması olarak da görülebilir. Fakat daha ötede orta sınıf muhafazakârlığın yeni dönemde kentli alışkanlıklarını kontrol etme çabası da sporun futbol gibi modern alanlarına sirayeti de gerekli kılıyor. Başakşehir, Esenler veya Kasımpaşa gibi muhafazakâr orta sınıfın yaşadığı semtlerin adını taşıyan futbol kulüplerinin iddialı şekilde ortaya çıkarılması da bu iddiaya örnek verilebilir. Nitekim yakın tarihte Ankaragücü gibi 80 darbesinin toplumla barışık olma çabasının yumuşak yüzü futbol kulüpleri önemli örnek olarak önümüzde duruyor. Haliyle yeni kuşak İslamcı gençlerin “dava” iddiası olan bir takımın taraftar grubu olarak ikamesi futbolda yeni kulüpleri veya yönelimleri ortaya çıkaracaktır.

Öte yandan uluslararası birtakım örnekler sporun dönüştürücü ideolojik aygıt olarak kendini nasıl inşa ettiğini ortaya koymak açısından oldukça önemli. Örneğin spor bilimleri araştırmacısı Jacobsen’e göre 2022 Kış olimpiyatları Çin’e küresel imajını ve siyasi etkisini güçlendirmek için önemli bir fırsat sunmuştu.[1] Devletlerin 1980 sonrası otoriter yapılardan rıza imalatına doğru evrildiği şirketleşme süreci politik otoriterlik yerine Nye tarafından ortaya atılan Yumuşak Güç kavramında belirttiği şekliyle kültür, ideoloji, siyasi değerler gibi kavramlarla halkın sosyal ve siyasal dünyasını inşa ediyor. Haliyle sporun evrilmesi ya da yeniden icat edilmesi yeni devlet sistemlerini toplumsal yapının tercihlerini belirlemesinde bir etken olarak kullanılmasını ortaya çıkardı. Jacobsen, Çin gibi batı tarafından daha az demokratik veya otoriter görülen devletlerin imaj düzeltme açısından sportif organizasyonları nasıl kullandığını izah etmeye çalışıyor. Fakat hem Avrupa hem de ABD’nin sporun yarattığı toplumsal örgütlenme biçimi üzerinden inşa ettiği ekonomik ve sosyal düzen de diğerinden daha temiz bir noktada durmuyor. Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesinden sonra Rus takımlarının ya da bireysel sporcuların neredeyse tamamen bir boykota tabi tutulması bir cezalandırma biçimi olarak ortaya çıkmıştı. Ama Afganistan ve Irak’ta yaşananlar ne ABD’nin ne de askeri güç sağlayan Avrupa ülkelerinin aynı boykota uğramasına sebep olmamıştı. Haliyle spor emperyal devletlerin hegemonya araçları olarak kendilerini inşa etmelerine ve ötekini sessizleştirmelerine de imkân sağlayan bir potansiyele sahiptir. Bugün çoğu ülkede spor ve özellikle de futbol sistemin inşasında önemli bir işlev görüyor ve sosyolojinin değişimini anlamamıza yardım edecek veriler sunuyor.

2000 sonrası Türkiye toplumunun büyük kısmını oluşturan orta sınıfın, sınıf içinde yer değiştirme çabası yeni alışkanlıklar ve yorgunluklar ortaya çıkardı. İdeolojik, dini veya ekonomik yorgunluklar gerilimli siyasal söylem yerine son dönemde Amedspor örneğinde olduğu gibi yeni bir ideolojik mücadele alanı çıkarmış gibi duruyor. İstanbul’a göç eden etnik köken ayırmaksızın Anadolu halkının yaşadığı yoksulluk, hukuksuzluklar, kente daha önce gelenin kurduğu feodal mahalle oluşumlarının baskısı hem işveren hem de kentli üst sınıf olarak beyaz Türklerin yaşattığı aşağılanma duygusu ve başta Kürtler olmak üzere etnik ayrımcılıklar toplumsal gerilimleri arttırdı ve ciddi bir yorgunluk ortaya çıkardı. 2000 sonrası artan refah düzeyi ile 80 ve 90’ların yarattığı ideolojik, dini, siyasal ve sosyal yorgunluk toplumun kentli orta sınıf olarak yeni alışkanlıklar edinme ihtiyacını belirginleştirdi. Bu alışkanlıklar aynı zamanda yoksulluktan orta sınıfa terfi eden yeni kentli kitlenin şehirlere tutunmasında yardımcı bir rol de oynuyor. Son yıllarda futbol üzerinden inşa edilen politik yönelimler de bu alışkanlıkların bir sonucu diyebiliriz. Amedspor’un Kürt siyasal söyleminin en görünür karakterlerinden biri haline gelmesi öte taraftan karşı blok olarak konumlanan ve organizasyonunu büyüten Bursaspor gibi kulüplerin Türk milliyetçiliği içinde yeni bir rol elde etmesi akla gelen ilk örnekler. Spor kulüplerinin toplumun etnik veya ideolojik yöneliminin merkezi haline gelmesi politik figürler için yeni söylemler üretme zorunluluğu da doğuracaktır. Çünkü ortaya çıkan yeni ittifaklar veya kamplaşmalar politikanın rengini doğrudan etkileme potansiyeline sahip. Amedspor’u tebrik eden kulüplerin dışlanması ya da karşı taraf olanların bütünleşmesi ilginç manzaralar ortaya çıkarıyor. Örneğin Muğlaspor ile Elazığspor arasında Bursa’da oynanan maça Muğlaspor yönetiminin Amedsporu Süper Lige çıkmasından kaynaklı tebrik etmesinin yarattığı gerginlik damga vurdu. Bursaspor, Erzurumspor, Ankaragücü gibi taraftar grupları Elazığspor’u desteklerken Muğla taraftarlarının bulunduğu bölüme yönelik oldukça agresif bir tavır takındılar. Burada elbette Muğlaspor başkanının Batmanlı bir Kürt olmasının da etkisi var. Fakat hem bu durum hem de Amedsporu tebrik etmeleri onları futbol taraftarlığı bağlamında örgütlenen yeni milliyetçi rüzgârın dışına itmeye yetti. Öte yandan burada Muğlaspor’a ek bir parantez açmak gerekebilir. Amedspor Kürt halkında belirgin bir heyecan yarattı. Fakat Muğlaspor başkanının Kürt olması aslında 1980 sonrası batıya göç eden Kürtlerin kente tutunma ve değer üretebilme anlamında elde ettiği başarıyı gösterdiği için başka bir etki yaratacaktır. Futbolun Amed-Bursa, Amed-Erzurum veya Elazığ-Van gibi etnik ve kültürel kimlik üzerinde çatışma üreten örneklerini Muğla örneği tersine çevirme potansiyeli taşıyabilir. Önümüzdeki yıllarda benzer örnekler de Muğlaspor’un inşa ettiği durumun referansı ile ortaya çıkacaktır. Fakat şuan daha popüler ve etki alanı yüksek olan durum Kürt meselesinin futbol üzerinden yeni bir alan açma durumu Türk milliyetçiliği için de belirgin yeni ittifaklar ortaya çıkarıyor ve bu durum yeni siyasal söylemi ciddi manada etkileyecektir.

Türkiye’de politik zemin 1950’lerden sonra çeşitli ideolojik grupların zaman zaman çatışmaya dönen gerilimlerinden ve pragmatizmle bezenen uzlaşma arayışlarından beslenerek şekillendi. Bugün hala kısmen izlerini görmeye devam ettiğimiz bu gelenek sosyal, siyasal, ekonomik hatta dini argümanları kendi çerçevesinde kullanarak toplumun nabzını tutmakta oldukça başarılı oldu. Fakat geldiğimiz noktada özellikle son yıllarda artan gerilimler daha ziyade politika yapıcıların toplum sathındaki güven algısını yitirmesi, artan ekonomik krizlerin bir buhrana dönüşmesi ve kent hayatına özgü birey etrafında şekillenen sorunlar ideolojik aygıtların formunu değiştirdi. İşte burada futbol ya da ilginç şekilde muhafazakâr kızları da etki alanına alan voleybol sokağı organize eden bir aktör olarak yeniden politik bir özne haliyle karşımıza çıkıyor. Fakat bu defa ideolojik bir inşa edicilikten uzak daha mikro iktidar alanları yaratacak kimliksiz bir siyasal söylemi tetikliyor. Elbette bu değişen siyasi zemin klasik politik figürler yerine kendi özgün profillerini de kısa zamanda toplumda görünür kılacaktır.

 

[1] Understanding the interplay of sportswashing and soft power in the case of the Beijing 2022 Winter Olympics