Zekâ Üzerine: İnsana Özgü Olan ve Olmayan
Noam Chomsky ya da Norman Finkelstein ya da babam Herbert Marcuse ya da kardeşim Michael kadar zeki değilim. Muhtemelen başka bazı insanlardan daha zekiyim, ama bu ne anlama geliyor?
Zekâ nedir? Değeri nedir? Zekânın tek bir ölçeği mi vardır, yoksa birçok ölçeği mi? Ve zihnin yaptığı onca şey arasında, bunların ne kadar başarıyla yapıldığının bir zekâ ölçüsü olduğunu söylemek anlamlı mı? Ayakkabı bağcıklarını bağlamak? Ağlayan bir çocuğa sarılmak? Gece gökyüzünü seyre dalmak? Poposunu silmek? Bulaşık yıkamak? Sevişmek? İncir yemek? Bu etkinlikler zekâ gerektirir mi? Yüksek bir IQ? Sözde yüksek IQ gerektiren etkinliklerden daha mı az değerlidirler? İnsan ağlayan bir çocuğu iyi ya da beceriksizce teselli edebilir ve bazı insanlarda bu yeti “doğuştan” vardır; bazılarında yoktur. Ağlayan bir çocuğa becerikli sarılan kişi, beceriksiz sarılan kişiden daha mı “zeki”dir?
Avcı-toplayıcı bir kabilenin en iyi avcısı en “zeki” olan mıdır, yoksa daha ziyade çevresine en duyarlı olan, sezgisi en güçlü olan, avlanan hayvanla özdeşleşmeyi en iyi beceren, en dikkatli gözlemci olan mı? Rembrandt’ın, Vermeer’in ya da van Gogh’un bile ne kadar “zeki” olduğunu soran var mı? Kimsenin umurunda değil.
Bugünlerde “zekâ”dan, kimin zeki olup kimin olmadığından, sanki “zekâ” tek bir şeymiş ve o tek şeyin ne olduğu bir şekilde apaçıkmış gibi gelişigüzel söz ediyoruz.
Dünyayla doğrudan ve duyusal bir karşılaşmada seferber edilen zihinsel yetiyi genellikle “zekâ” olarak düşünmeyiz. “Zekâ”nın kavramlarla, verilerle ve bilgilerle hokkabazlık yapma becerisi olduğuna dair belirsiz bir fikrimiz var; kavrama dolaysızlıktan, duyusal olandan bir soyutlama süreciyle varılmıştır; veriler bir kavram temelinde seçilmiştir, bilgi ise doğrudan, dolayımsız deneyimden çıkarılmış, kavrayışlara dayanılarak seçilip bir araya toplanmıştır. Bu beceri, bir adı olsa bile, insanlar kimde olup kimde olmadığını merak etse bile, insan zihninin yetilerine biçilen değeri temsil eden bir piramidin tepesine her zaman yerleştirilmemiştir. Dünyayı kavramanın bir yöntemi olarak bilimin üstünlük iddia edip olguları ölçmek ve nicelleştirmek için matematiği kullanmaya koyulmasından ve dünyanın bilimsel yöntemle ölçülebilir, hesaplanabilir ve dolayısıyla sömürülebilir olana dönüştürülmesinden önceki yüzyıllarda, bilinenle karşılaşma ve bilinmeyen üzerine spekülasyon dinin alanıydı. Bilgi, okunan ve şarkıyla söylenen mitlerde ve hikâyelerde cisimleşmişti. Tanrı’nın sesiyle konuşan peygamberin ya da bir lirin eşliğinde kahramanları, tanrıları ve yarı tanrıları saatlerce harika biçimde şarkıyla anlatabilen şairin “en zeki” olup olmadığını sormanın ne anlamı olurdu? Bugünlerde fizik ve kimyada Nobel Ödülü kazananların, satranç şampiyonlarının ve matematik dâhilerinin “zekâ”sına hayran kalıyoruz. Hayatın erken dönemlerinden itibaren soyutlamalardaki becerimize göre notlandırılıp yargılanıyoruz; tek bir Prokrustes yatağında, en az zekiden en zekiye doğru sıraya diziliyoruz; en zekiler en iyi notları ve en iyi işleri alıyor, geri kalanımızın üstüne yükseliyor, sonra da berbat bir iş çıkarıp bizi yok oluşun eşiğine getirdiklerinde şaşırıyoruz.
“Zekâ” kavramını ayıklayıp şeyleştirdikten, onu zihinsel hayatımızın taşkın zenginliğiyle her türlü bağından kopardıktan sonra, şimdi hesaplama, düzenleme, kendilerine programlanmış algoritmalara dayanarak verilerden — devasa miktarda veriden — örüntüler çıkarsama yeteneğine sahip makinelerle karşı karşıyayız; bunu yapmakta biz sakar, beceriksiz insanlardan daha iyiler ve bu yüzden bize, onların bizden daha “zeki” hâle gelmiş olabileceklerini kabul etmemiz gerektiği, onlarla rekabet etmemizin hiçbir yolu olmadığı ve zihnimizin yaptığı şeyi yapmakta giderek daha da iyileşecekleri söyleniyor.
Bu devasa bir hata ve yanlış anlamadır. “Zekâ”nın şeyleştirilmiş kavramını alıyor, bu kavramı daha da indirgeyerek “problem çözme yeteneği”ne dönüştürüyor ve ardından, insan zihinlerinin yaptığını yaptığı, yalnızca daha iyi yaptığı sonucuna varıyor. İşte AGI diye arama yaptığımda Google’ın yapay zekâ yardımıyla ilk sırada sunduğu Yapay Genel Zekâ tanımları:
AGI’nin temel özellikleri
Geniş Genelleme: Görüntü tanıma ya da dil çevirisi gibi tek ve belirli sorunları çözmek için inşa edilen mevcut yapay zekânın (dar yapay zekâ) aksine, bir AGI sistemi göreve özgü bir eğitim olmadan bilgiyi bir alandan diğerine aktarabilir.
Otonom Uyum: Daha önce hiç görmediği ya da kendisi için programlanmadığı yeni, özgün sorunları nasıl çözeceğini bulabilir.
İnsan Düzeyinde Biliş: İnsanın akıl yürütme, sağduyu ve problem çözme yeteneklerine denk olmayı ya da onları aşmayı hedefler.
Google’ın özeti, gün boyunca zihnimizin gerçekte ne yaptığına, dünyanın bizim için nasıl olduğuna ve bilinçli olmanın nasıl bir şey olduğuna dair hiçbir kavrayış belirtisi göstermiyor. Örneğin “görme”yi ele alalım. Dünyayı görüyorum ve dünyayı gördüğümün farkındayım. Benim için her zaman “görme” ve görmenin farkındalığı vardır. Bir kamera görmenin farkındalığı olmadan “görür”; onun “gördüğünü” söylemek bile insanbiçimcilik olur; bilinç imasını gizlice ve haksız biçimde içeri sızdırır. Bir bilgisayar, bağlı bir kamera sayesinde gelen pikselleri taramak üzere programlanabilir; o piksellerin arasından “yüzleri” seçecek biçimde örüntü tanıma konusunda eğitilebilir; ardından bir “yüz” olan örüntüyü, o örüntüyü belirli bir bireye özgü örüntülere bağlayan verilerle ilişkilendirecek şekilde programlanabilir ve böylece kameradan gelen görüntüde beliren kişiyi “tanıyabilir”. Bunların hiçbiri yaptığı şeyin “farkında” olduğunu ima etmez ve farkındalığı olduğuna, bilinçli olduğuna inanmamız için hiçbir nedenimiz yok. Farkındalığın ikililiğinden ve farkındalığın farkındalığından yoksun olan bilgisayarlar, insan bilincinin temel bir özelliğinden yoksundur.
Ama böyle bir varsayım için hiçbir nedenimiz olmasa da bilgisayarların bilinçli olabileceğini varsayalım. İnsanların bilinçli olma biçimi ile bir bilgisayarın varsayımsal olarak bilinçli olacağı biçim arasında yine de bir başka büyük ve bence kesin fark kalıyor. Farkı göstermek için Is Hope Necessary?’de kullandığım, insan zihninin iş başında olduğu bir örneği alıyorum.
Arka verandamda oturmuş, aşağıdaki arka bahçeme bakıyorum ve dikkatim bir aloe bitkisinin turuncu çiçekleri üzerinde havada asılı duran bir sinekkuşuna çekiliyor. “Dikkatim çekiliyor” — bu ifade dünyada nasıl olduğumuz ve dünyanın bizim için nasıl olduğu hakkında ne söylüyor? Ona dikkat etsek de etmesek de, bilincimizin içeriği olarak bize sunulan bir dünyayı ima ediyor. Kendimiz için olduğumuz her şey ve dünyanın bizim için olduğu her şey “bize sunulan”dır. Biz dikkat etmediğimiz hâlde bize sunulan her şey, dikkatimizin odağının çevresinde bir tür yarı gölge olarak oradadır. Her zaman, kaçınılmaz olarak, bize sunulan her şeyin içindeki bir şey “dikkatimizi çeker”. Ona odaklanırız. Bu durumda “dikkatim” bir sinekkuşuna ve onun etkinliklerine, bir de çiçeğe “çekiliyor”.
“Dikkat çekilir” ifadesi, ne kadar işe yarar olsa da yine de yanıltıcıdır. Sanki balık tutuyormuş da dikkatimi oltasına takıp dikkat edilmeyenin denizinden çekip çıkarmayı başarmış gibi, dikkatimi kendine doğru sürükleyen sinekkuşu değildir. Hayır, bana sunulanı sürekli arayan ve tarayan benim. Bu durumda aramam sinekkuşunu buldu. İnsan zihninin yaptığını bilgisayarın yapıyor olabileceğinden derinden ayıran da bu aramanın doğasıdır. Değer verdiğimiz şeyi ararız; değer verdiğimiz şeyi ihtiyacımız belirler, ihtiyacımız ise her zaman, çoğu kez doğrudan, bazen daha az belirgin ve daha dolaylı biçimde, bedenimizde kök salmıştır.
İhtiyaçlarımız tenin ihtiyaçlarıdır. Acıktığımızda, tıpkı avcı-toplayıcıların av hayvanı ve yenebilir bitkiler için ormanı taraması gibi, açlığımızı giderecek şey için süpermarket raflarını tararız. Süpermarkette bir çikolata “dikkatimi kapabilir”; ormanda ise yenebilir bir bitkinin yaprakları ve yenebilir bir hayvanın izleri avcı-toplayıcının “dikkatini kapar”. Açlık, susuzluk, cinsel arzu — bunların dikkatimizi bedenin ihtiyaçlarını karşılayacak nesnelere nasıl odakladığını görmek kolaydır. Sinekkuşuna duyduğum ilgi daha az açıktır. Onu yemeye niyetim yok. Üzerine kafa yormak sorunlarımdan hiçbirini çözmeyecek. O güzel. Takdirim estetiktir ve estetik takdir, ne kadar yüceltilmiş olursa olsun, sonuçta yine de bedene aittir; bir bedenim olmasaydı güzellikten zevk aldığımı hayal edemezdim.
Bilgisayarın bedeni yoktur. Her zaman arzulu, her zaman isteyen bir teni yoktur. İhtiyaçları yoktur. İhtiyaçları karşılayan ve engelleyen bir dünyayla her zaman yüz yüze değildir. Duyguları yoktur, çünkü teni yoktur. Algoritmaları, kendi tenlerinin ihtiyaçlarıyla hareket eden programcılar tarafından bir hedefe yönlendirilir. Okuduğum hiçbir şey beni bilgisayar programlarının kendi ihtiyaçlarını ve niyetlerini geliştirdiğine inandırmadı; aksine, etten kemikten programcılarının hedefleriyle programlandıklarına, programcıların da algoritmaların bu hedeflere nasıl ulaşması gerektiği konusunda her zaman yeterli sınırlar koymadığına inandırdı. Yeterli güvenlik bariyerini programa yerleştirmiyorlar ve böylece algoritmalar körü körüne, bilinçsizce, öngörülmemiş, tedirgin eden ve bazı durumlarda tehlikeli olan sonuçlar üretiyor.
Arzuyla odaklanan ve sunulanın yarı gölgesinden neye dikkat edileceğini seçen dikkat, insan zihnini niteleyen şeydir ve bu nedenle onu, bilgisayarların algoritmik veri işlemesinden geri dönülmez biçimde ayırır; bu veri işleme yalnızca, uysalca, bazen başarıyla, bazen başarısızca, yarattıkları makinenin muazzam gücünü her zaman kontrol edemeyen, fazlasıyla insani programcıların kendisine verdiği görevi yerine getirir. Gerisi, programcılarından farklı bir şey isteyen ve kendi arzuları olan duyarlık sahibi bilgisayarlar hakkındaki bütün o laflar, bence abartı ve saçmalıktır.
Son bir not:
Dünyayı kelimelere dökeriz. Dikkat ettiğimiz şeye ad veririz. Sinekkuşunu, “sinekkuşu” diye bilmeden, düşünmeden göremem. Bir sinekkuşu kavramım var. Sözcükler, dil, deneyimimizin curcunasından dikkat ettiğimiz şeyi kesin biçimde oyup çıkarmamızı ve onun hakkında düşünmemizi sağlar. “Hakkında düşünürken” dolaysız şimdiyi çok geride bırakabilir, düşünce trenlerine binip bazen harika, bazen korkunç ve tehlikeli yerlere yolculuk edebiliriz. Bizi çok özel bir hayvan türü yapan bu yetidir. Doğayı alt etme ve onu kırılıncaya kadar bükme kapasitesine sahip tek tür olmamızın nedeni budur.
Dil bizi doğadan koparır; bedenimiz bizi ona bağlar. Yapay genel zekânın öncüsü olduğu varsayılan yapay zekâ, devasa miktarda veriyle, temelde türümüzün kayıtlı bütün diliyle eğitilen “büyük dil modellerinin” geliştirilmesiyle olağanüstü bir güç düzeyine ulaştı. Örüntüleri bulmak ve bu örüntülere dayanarak sırada ne geleceğini bilmek üzere eğitiliyorlar. Ve şimdi insanlar, insanlığın kayıtlı bütün düşüncelerini ve gözlemlerini alıp tek bir sözcüğünü bile anlamadan bunlardan yola çıkarak hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şey deneyimlemeyen ama dilin bütün gücüne sahip bir dev yaratmış olan bu büyük dil modellerinin gücünden korkuyor. Ve nasıl çalıştığından emin değiliz, onu nasıl kontrol edeceğimizden ya da kontrol edilebilir olup olmadığından da emin değiliz.
Önümüzde zorlu bir iş var.
*Osha Neumann’ın son kitabı Is Hope Necessary?: Thinking about Language Justice and Melting Glaciers in a Time of Fear and Foreboding.
Kaynak: https://www.counterpunch.org/2026/10/22/on-intelligence-human-and-otherwise/