Yoksulluk Nafakasında Yeni Dönem
Nafakanın Süresi Değil Hakkaniyetli Olup Olmadığı Gözetilmeli
Anayasa Mahkemesi’nin 4 Haziran 2026 tarihli, E.2025/156, K.2026/131 sayılı kararı, boşanma hukukunun en çok tartışılan konularından biri olan yoksulluk nafakasının süresine ilişkin önemli bir anayasal değerlendirme ortaya koymaktadır. Mahkeme, Türk Medeni Kanunu’nun 175. m.sinde düzenlenen “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan malî gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz.” hükmündeki “süresiz olarak” ibaresini iptal etmiş, iptal hükmünün yürürlüğe girmesini Resmî Gazete’de yayımlanmasından itibaren dokuz ay sonrasına ertelemiştir. Karar 30 Eylül 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandığından iptal hükmünün yürürlük tarihi 30 Haziran 2027’dir.
Kararın önemi, yalnızca nafakanın kaç yıl ödeneceği sorusundan ibaret olmayıp boşanma sonrasında ekonomik bakımdan güçsüz duruma düşen tarafın korunması ile nafaka yükümlüsünün maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı arasında nasıl adil bir denge kurulacağıdır. Karar, bu iki menfaatten birini bütünüyle diğerine üstün tutmak yerine, somut koşulları gözeten bir sistem kurulması ihtiyacını gündeme getirmektedir.
TOPLUMSAL DÖNÜŞÜM VE HUKUKUN DEĞİŞEN KOŞULLARA UYUMU
Son 25–30 yılda toplum hayatında, aile yapısında ve ekonomik ilişkilerde ciddi bir dönüşüm yaşanmıştır. Eğitim olanaklarının genişlemesi, kentleşme, çalışma hayatındaki değişimler ve ekonomik koşullar, eşlerin evlilik içindeki rollerini ve boşanma sonrasındaki durumlarını etkilemiştir. Kadınların eğitim ve istihdama katılım imkânları artmış, daha fazla kadın ekonomik özgürlük kazanmıştır. Ancak bu gelişme, bütün kadınların aynı ölçüde ekonomik bağımsızlığa sahip olduğu anlamına gelmemektedir.
Evlilik boyunca çocukların bakımını ve ev içi sorumlulukları üstlendiği için iş hayatından uzak kalan, mesleki deneyimini kaybeden veya yaş ve sağlık koşulları nedeniyle yeniden çalışması güçleşen kişiler bulunmaktadır. Buna karşılık, boşanma sonrasında gelir elde etme ve kendi geçimini sağlama imkânı bulunan kişiler de vardır. Dolayısıyla toplumsal değişim herkesi aynı biçimde etkilememekte, şüphesiz farklı ihtiyaç ve sorunları da beraberinde getirmektedir.
Hukuk, canlı bir organizma gibi değişen toplumsal koşullara uyum sağlamalı, ortaya çıkan yeni sorunlara çözüm üretmelidir. Bununla birlikte değişime uyum, hukuki güvenliği ve kazanılmış hakları göz ardı etmek anlamına gelmeyeceği gibi amaç, temel evrensel hukuk ilkelerini korurken toplumsal gerçekliği dikkate alan, öngörülebilir ve hakkaniyetli bir düzen kurmak olmalıdır. Yoksulluk nafakası tartışması da bu çerçevede değerlendirilmelidir.
İPTAL KARARININ HUKUKİ ANLAMI
Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesine göre boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla diğer taraftan mali gücü oranında yoksulluk nafakası isteyebilir. Görüldüğü üzere nafaka yükümlüsünün kusurlu olması şart değildir. Anayasa Mahkemesinin incelemesine konu olan husus, nafaka kurumunun kendisi değil, maddede geçen “süresiz olarak” ibaresidir.
Bu nedenle karar, yoksulluk nafakasını ortadan kaldırmamış ve bütün nafakaların belirli bir tarihte sona ermesini emretmemiştir. Karar, nafakanın süresinin somut olayın özelliklerinden bağımsız biçimde ve yeterli ölçütler olmaksızın belirlenmesi sorununa odaklanmaktadır. Uzun süreli veya süresiz nafakanın her durumda hukuka aykırı olduğu sonucu da çıkarılamaz. Bazı durumlarda uzun süreli, hatta yaşam boyu nafaka ihtiyacı devam edebilir / etmelidir ki, önemli olan bunun somut gerekçelerle değerlendirilerek hüküm verilmiş olmasıdır.
Burada şu hususun netleştirilmesi gerekir, nafaka yükümlüsünün kusurunun aranmaması ile nafakanın süresinin belirlenmesi birbirinden farklı meselelerdir. Boşanma sonrasında yoksulluğa düşen tarafın korunma ihtiyacı sürerken, diğer tarafın belirsiz ve ölçüsüz bir yük altında bırakılmaması da gerekir. Hukuki çözüm, taraflardan birinin hakkını diğerine üstün tutmak değil bilakis her iki tarafın korunmaya değer menfaatlerini birlikte gözetmektir.
NAFAKANIN SÜRESİ HANGİ ÖLÇÜTLERE GÖRE BELİRLENMELİ?
Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararından sonra, karadaki gerekçeler ve toplumsal talep gözetilerek TBMM’nin TMK’nın 175.m.si’nde yeni bir düzenleme yapma zorunluluğu doğmuştur. TBMM’nin yapacağı yeni düzenlemede yoksulluk nafakasına ilişkin hüküm kurulurken hâkimin dikkate alacağı ölçütler açık ve öngörülebilir biçimde belirlenmelidir. Evliliğin süresi, tarafların gelir getirici çalışma ve bakım sorumluluklarını nasıl paylaştığı, nafaka alacaklısının yaşı, eğitimi, mesleği ve sağlık durumu, çocukların bakım ihtiyacı, tarafların gelirleri, mal varlıkları ve zorunlu giderleri birlikte değerlendirilmelidir.
Taraflardan birinin (ki bu genelde kadındır) çalışabilecek yaşta olması, mutlaka iş bulunabileceği veya elde edilecek gelirin geçim için yeterli olacağı anlamına gelmez. Bu nedenle boşanma sonrasında nafaka alacaklısının ekonomik bağımsızlığı için öngörülen geçiş süresi soyut varsayımlara dayanmamalı, gerçek istihdam imkânları, eğitim durumu, sağlık koşulları ve bakım yükümlülükleri dikkate alınmalıdır. Aynı şekilde nafaka yükümlüsünün geliri, zorunlu giderleri, sağlık durumu ve bakmakla yükümlü olduğu diğer kişilerin ihtiyaçları da göz ardı edilmemelidir.
Kısa süreli evlilikten sonra mesleğini sürdürebilecek ve düzenli gelir elde edebilecek bir kişiyle, uzun yıllar çocukların bakımını üstlenmiş, mesleğinden uzak kalmış ve ileri yaş nedeniyle iş hayatına dönmesi güçleşmiş kişinin aynı ölçütlerle değerlendirilmesi tabii ki hakkaniyetli olmaz. Nafaka süresi yalnızca evliliğin kaç yıl sürdüğüne bağlanmamalı, her olayın kişisel ve ekonomik koşulları ayrıca incelenmelidir.
Hâkim, nafakayı belirli bir süreyle sınırlandırıyorsa bunun nedenlerini, uzun süreli veya süresiz nafakaya hükmediyorsa bu tercihin somut dayanaklarını kararında açıklamalıdır. Süre aralıkları veya kademeli bir sistem Türkiye genelinde mahkemeler arasında uygulama birliğine katkı sağlayabilir. Ancak bu durumda da, farklı evliliklerin doğurduğu her boşanmanın aynı sonuca bağlandığı katı bir formüle dönüşmemesi gerekir.
SÜRELİ NAFAKADA UZATMA İMKÂNI VE SÜRESİZ NAFAKANIN YERİ
Başlangıçta kişinin boşanma sonrasında belirli bir süre içinde iş bulabileceği veya ekonomik bağımsızlığını kazanabileceği öngörülebilir. Ancak sağlık sorunları, çocukların bakım ihtiyacının devam etmesi ya da kişinin çabasına rağmen iş bulamaması bu beklentiyi boşa çıkarabilir. Bu nedenle, süreli olarak yoksulluk nafakasına hükmedilmesi halinde belirlenen sürenin sonunda yoksulluğu devam eden ve ekonomik bağımsızlığını kazanamamasının somut nedenlerini ortaya koyan kişiye nafaka süresinin uzatılmasını isteme imkânı tanınmalıdır. Başvuru zamanı, inceleme ölçütleri ve ispat kuralları da yasada açıkça düzenlenmelidir.
İleri yaş, kalıcı çalışma gücü kaybı, ağır sağlık sorunları veya uzun evlilik boyunca üstlenilen bakım sorumluluklarının yol açtığı kalıcı gelir kaybı gibi durumlarda süresiz nafaka gerekebileceği göz ardı edilmememlidir. Ancak bu koşullar otomatik sonuç doğurmamalı, kişinin ekonomik bağımsızlık kazanmasının neden gerçekçi olmadığı somut olay üzerinden incelenmelidir. Süresiz nafakaya hükmedilmesi halinde de koşulların hiçbir zaman değişmeyeceği anlamına gelmez. Türk Medeni Kanunu’nun 176. maddesinde yer alan nafakanın artırılması, azaltılması ve kaldırılmasına ilişkin mekanizmalar yasada yapılacak yeni düzenlemeyle uyumlu olmalıdır.
ESKİ KARARLAR VE HUKUKİ GÜVENLİK
İptal kararının yürürlüğe gireceği 30 Haziran 2027 tarihine kadar kanun koyucunun yeni düzenlemeyi hazırlaması ve olası belirsizlikleri gidermesi gerekir. Yeni düzenleme, kesinleşmiş nafaka kararlarının durumunu, devam eden davalara uygulanacak kuralları, yeni davalarda süre belirleme esaslarını ve sürenin uzatılabileceği koşulları açıkça ortaya koymalıdır.
Anayasa’nın 153. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesi kararları geriye yürümez. İptal kararından, daha önce verilmiş bütün süresiz nafaka kararlarının kendiliğinden sona ereceği veya geçmişte yapılan ödemelerin iade edileceği sonucu çıkarılamaz. Kesinleşmiş kararların etkisi hukuki güvenlik ilkesi ve uygulanabilir mevzuat çerçevesinde ele alınmalıdır. Yeni sistem, sosyal bir hukuk devletinden bekleneceği üzere hem nafaka yükümlüsünün hem de geçimini nafakaya göre planlayan kişinin hukuki güvenlik ilkesi çerçevesinde öngörülebilirliğini korumak zorundadır.
NAFAKA REFORMU SOSYAL POLİTİKADAN AYRI DÜŞÜNÜLEMEZ
Nafakanın süresini belirlemek, boşanma sonrasında ortaya çıkan yoksulluğu tek başına ortadan kaldırmaz. Uzun yıllar bakım sorumluluğu nedeniyle iş hayatından uzak kalan kişilerin yeniden gelir elde edebilmesi için mesleki eğitim, işe dönüş programları, çocuk bakım hizmetleri ve ihtiyaç temelli sosyal yardımlar da gereklidir. Ekonomik bağımsızlık kazanması fiilen mümkün olmayan kişilerin korunması bütünüyle boşandığı eşinin üzerine bırakılmamalı, devletin boşanmış taraflara yönelik sosyal destek mekanizmaları güçlendirilmelidir.
Bununla birlikte sosyal yardımlar, nafaka alacaklısının korunma ihtiyacını kendiliğinden ortadan kaldıran araçlar olarak görülmemeli, amaç, kişilerin kendi hayatlarını sürdürebilme kapasitesini artırırken gerçek ihtiyaçların karşılıksız kalmasını önlemek olmalıdır.
SONUÇ: ADALET, TARAFLARDAN BİRİNİ KORUMASIZ BIRAKMAK DEĞİLDİR
Anayasa Mahkemesinin kararı, yoksulluk nafakasının kaldırılması olarak değil, nafakanın süresini belirlerken açık, öngörülebilir ve somut koşullara duyarlı ölçütler geliştirilmesi gereği olarak okunmalıdır. Bundan sonra konuya ilişkin yapılacak yeni yasal düzenleme, gerekçeli yargısal takdiri, ihtiyaç devam ettiğinde süre uzatımı imkânını, ekonomik bağımsızlığın mümkün olmadığı hâllerde süresiz korumayı ve geçmiş kararlar bakımından hukuki güvenliği birlikte içermelidir.
Boşanma sonrasında ekonomik bağımsızlığını kazanabilecek durumda olan kişinin belirsiz bir süre nafaka ilişkisi içinde kalmak istememesi anlaşılabilir. Aynı şekilde, yıllar boyunca ailevi sorumluluklar üstlendiği için çalışma hayatından uzaklaşmış ve kendi geçimini sağlamakta zorlanan kişinin korunma ihtiyacı da göz ardı edilemez. Hukuk, bu kişilerden birini peşinen haklı, diğerini haksız ilan etmek yerine, her iki tarafın gerçek koşullarını değerlendirmelidir.
Adalet, nafaka yükümlüsünün yükünü azaltırken nafaka alacaklısını yoksulluğa terk etmek olmadığı gibi nafaka alacaklısını korumak adına yükümlünün ödeme gücünü ve değişen koşullarını görmezden gelmek de âdil değildir. Asıl amaç, her iki tarafın insan onuruna uygun bir yaşam sürdürebilmesini sağlayan dengeli, uygulanabilir ve öngörülebilir bir hukuk düzeni kurmak olmalıdır. TBMM’nin yoksulluk nafakasına ilişkin yeni düzenlemeyi hayata geçirmesine kadar konuya ilişkin tartışmayı, “süresiz nafaka kalksın mı, kalkmasın mı?” ikilemine sıkıştırmak yerine “somut ihtiyaçları gözeten ve sosyal desteklerle tamamlanan âdil bir nafaka sistemi nasıl kurulabilir?” eksenine oturtmak mecburiyetinde olduğumuz âşikârdır. Tabii ki, en büyük dileğimiz yeni yasal düzenlemenin toplumsal beklentiyi karşılayarak ve Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararına uygun olarak yürürlüğe girmesiyle birlikte yoksulluk nafakasına ilişkin tartışmaların gündemimizden tamamen kalkmasıdır.